Sunday, Feb 05th

Güncelleme:06:42:26 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Taylan Işık “BU MEMLEKET BİZİM” Mİ?

“BU MEMLEKET BİZİM” Mİ?

 

Ortalama sol hareketin ulusalcılık damarı IMF ve Dünya Bankası'nın İstanbul toplantıları sürecinde yeniden kabardı. Ortalama sol hareket her zaman olduğu gibi anti-emperyalizmle ulusalcılık arasındaki ince çizgiyi yine gözden kaçırdı ve “IMF ve Dünya Bankası Defol”, “Bu Memleket Bizim” sloganını önerirken aynı çamura saplandı.

Bundan 15 yıl kadar önce “Bu Memleket Bizim Platformu” oluşturulurken de benzer tartışmalar yaşanmıştı; ama o zaman tartışmalar daha çok bugünün TKP'si olan SİP'in platformda yer almasına ilişkindi. Sosyal reformist bir çevreyle devrimci bir platform oluşturulamayacağını savunan Devrimci Emek platformdan çekilmişti. Devrimci gördüğümüz diğer siyasetler ise bunda bir sakınca görmemişler ve “Bu Memleket Bizim Platformu”nu sürdürmeye çalışmışlardı.

O zaman da bu platformu oluşturanlarla anti-emperyalizme bakış konusunda ideolojik farklılıklar vardı, bugün de var. Bu her olayla, her gelişmeyle bir kez daha doğrulanıyor.

 

Ortalama sol hareketin geneline hâkim olan anlayış “bağımsızlıkçılık”tır. Bunun en önemli nedeni gerek “milli demokratik devrim” (MDD) gerek Türkiye İşçi Partisi (TİP) geleneğinden gelmiş olsun, ortalama sol hareketin kemalizmin etkisinden kopamamış oluşudur. Ortalama sol hareket devrim stratejisini oluştururken adına “demokratik devrim” ya da “sosyalist devrim” desin fark etmez, kendi mücadelesini öz olarak ikinci bir “kurtuluş savaşı” olarak ifade etmiştir. Kurtuluş savaşı ile başlayan sürecin sonradan kesintiye uğradığını düşünen ortalama sol hareket kendisini bu süreci tamamlamakla yükümlü görmüştür. Türkiye'de kapitalizmin tamamen dışa bağımlı geliştiğini düşünen, Türkiye'nin kendi sermaye birikimini küçümseyen ortalama sol hareket salt emperyalizm karşıtlığı ile kendisini sınırlandırmış ve bu nedenle de ulusalcı bir çizgiye sapmaktan kurtulamamıştır.

“Tam Bağımsız Türkiye” sloganı, belki bir süre için belli bir tarihsel kesitte doğruydu. Emperyalizmin açık işgalinin olduğu koşullarda bu işgale son verebilmek için tüm güçlerin bir araya getirilmesi bağlamında bir anlama sahipti; ama günümüzde artık sermayenin uluslararası alanda entegre olduğu, iç içe geçtiği koşullarda “bağımsızlık” çizgisi, salt anti-emperyalizm vurgusu geçerliliğini yitirmiştir. Emperyalist devletlerle bağımlı kapitalist ülkeler arasındaki ilişkilerin düzeyi ve geçirdiği evrim nedeniyle bu öyledir. Kapitalist üretim biçiminin geldiği düzey nedeniyle bu böyledir. Emperyalist mali sermayenin bağımlı kapitalist ülkelerin sermayesiyle iç içe olan durumu nedeniyle bu böyledir vb. vb..

Dolayısıyla bugün artık anti-emperyalizmden bahsedilen her yerde anti-kapitalizmden de bahsetmek zorundasınız. Artık kapitalizme karşı çıkmadan, emperyalizme karşı çıkmak mümkün değildir. Anti-emperyalizm vurgusunun daha fazla sayıda insanı bir araya getireceğini, emperyalizme karşı olan tüm insanları bir bayrak altında toplayacağını, bağımsızlık yanlısı olan tüm güçleri birleştireceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz; çünkü salt emperyalizm karşıtlığı, bir araya gelmek için artık yeterli değildir. Çünkü Türkiye'de esas belirleyici olan emek-sermaye çelişkisi ve bunun yanı sıra ulusal sorun, faşizm sorunu ve emperyalizme bağımlılık sorunudur. Bunlardan birini diğerinden kopararak ele alacak olursanız, niyetiniz ne olursa olsun, bir anda sosyal-şoven, ulusalcı konuma düşebilirsiniz.

Kürt ulusal sorununun olduğu bir yerde siz “Bu Memleket Bizim” sloganıyla ortaya çıkarsanız, her şeyden önce size “bu memleket”in neresi olduğunu sorarlar. Kürdistan'ı yok sayarak Misak-ı Milli'yi temel alıp almadığınızı ortaya koymak zorunda kalırsınız. “Bu memleket” ile kast edilen Misak-ı Milli ise o zaman her şeyden önce ilhak edilmiş bir ülke ve ezilen bir ulus gerçekliğiyle karşılaşırsınız. Bu durumda ezilen ulus konumunda olan Kürt ulusundan hangi memleketi sahiplenmesini istiyorsunuz?

Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını özgürce sağlayabilmesi şu anda devrimimizin en öncelikli sorunlarından biridir. Elbette emperyalizme karşı olmak Kürt halkının özgürlük hakkı için de olmazsa olmazdır; ama bunu ezen ulusun komünist ve devrimcileriyle birlikte kapitalizme, faşizme, emperyalizme ve şovenizme karşı bir mücadele birliği içinde başarabilirler. Bunlardan birini diğerlerinden kopararak salt anti-emperyalist bir mücadeleyle değil. Kürt halkı için özgürlüğünü kazanma, kendi kaderini özgürce tayin etme en öncelikli sorunlardan biridir ve bunun için onyıllardır mücadele ediyor. Bu koşulların sağlanması için Türk işçi ve emekçilerinin, onların mücadelesine sahip çıkması, halkların mücadele birliğinin sağlanması acil bir görev olarak önümüzde durmaktadır.

Emperyalizme karşı çıkarken, kapitalizm karşıtlığını ikinci plana itmek, ister istemez kişiyi ya da hareketi, “anayurt savunması”na götürür. Bir savaşta kendi hükümetinin yenilgisi için savaşmayıp, savaşın taraflarından birinin yani kendi hükümetinin, dolayısıyla ordunun, devletin yanında yer almaya kadar götürebilir. Emperyalist-kapitalist devletler arasındaki bir savaşta aslolan, savaşın iç savaşa çevrilmesi, kendi hükümetimizin yenilgisini istemek ve böylece doğacak bunalımdan, iktidarın işçi sınıfı ve emekçilerin eline geçmesi için yararlanmaktır. Bu devrimci politika unutulursa, Lenin'in Sosyalizm ve Savaş kitabında belirttiği duruma düşülür. Orada Lenin, “...ama böyle bir durumu gözünüzün önüne getirin: 100 kölesi olan bir köle sahibi, kölelerin daha 'adil' bir dağılımı için 200 kölesi olan bir köle sahibine karşı savaşa girişiyor. (ya da bunun tam tersini de düşünebiliriz -bn). Açıktır ki, bu durumda 'savunma' savaşı ya da 'anayurdun savunulması için' savaş deyimlerinin kullanılması, tarihsel bakımdan yanlış ve uygulamada halkın işin inceliğini aramayan ve bilisiz kimselerin, kurnaz köle sahiplerince aldatılması olur; işte bugünkü emperyalist burjuvazi, köleliği sağlamlaştırmak ve güçlendirmek için köle sahipleri arasındaki savaşı 'ulusal' ideoloji ve 'anayurdun savunulması' gibi sözlerle halka yutturmak istemektedir” diyordu. Buradan çıkarılması gereken en önemli sonuç, savaşı kimin önce başlattığına bakmadan, böyle bir savaş durumunda “vatan savunması” adı altında ulusalcı, burjuvazinin çıkarına bir politikaya saplanmamaktır. Bugün böyle bir savaş durumu söz konusu değildir ama bu uyarıyı bugünden yapmanın önemli olduğunu düşünüyoruz; çünkü “Bu Memleket Bizim” anlayışının varacağı yer burasıdır.

“Bu Memleket Bizim” anlayışı aslında kelimenin gerçek anlamında ve katışıksız küçük burjuva bir anlayışı ifade ediyor. Küçük burjuvazinin mülkiyet aşkı, onu “vatan savunması”na kadar götürmüştür. Proletarya bu slogana sahip çıkamaz; çünkü “proletaryanın vatanı yoktur”; çünkü proletarya mülksüzdür; çünkü proletarya özel mülkiyeti toplumsal mülkiyete çevirmek için mücadele ediyor. Kendisinin olmayan memleketi kendisinin yapmak için savaşım veriyor. “Bu Memleket Bizim” şiarını proletaryanın sahiplenmesi mümkün değildir, çünkü proletaryanın, bu topraklar üzerinde en küçük bir mülkiyeti yoktur. “Bu Memleket” işçilerin, emekçilerin değil, tam tersine burjuvazinindir, sermaye sınıfınındır; çünkü bütün yeraltı ve yerüstü zenginliklerine o sahiptir. Ve sermaye sınıfı da artık sınırlarla ilgilenmiyor. Şimdi sınırlarla ilgilenen, ufku kendi küçük mülkiyetiyle sınırlı olan küçük-burjuvazidir. Küçük-burjuvazi “vatan”ını savunurken, kendi küçük mülkiyetini hayal ediyor.

Proletaryanın şiarı, “Bu Memleket (aynı anlama gelmek üzere “bu ülke”) Bizim” olamaz. Ve hatta “Bu Dünya Bizim” de olamaz. Proletarya, dünyayı ele geçirmek, emeğin dünyası haline getirmek için uğraşıyor. Bu nedenle proletaryanın şiarı, “Dünya Emeğin Olacak” şeklindedir. Bir olguyu tespit etmiyor, gelecekte olacak, olması gereken bir şeyi söylüyor.

Bir kez daha vurgulayarak bitirelim; günümüzde artık kapitalizme karşı olmadan emperyalizme karşı olmak mümkün değildir. Salt emperyalizm karşıtlığı, kapitalizm karşıtlığı anlamına gelmez. Salt kapitalizm karşıtlığının emperyalizm karşıtlığı anlamına gelmeyeceği gibi.