Mücadele Birliği Web Sitesi -Güncel Haberler- İşçi Sendika Haberleri ve Eylemleri Mücadele Birligi web sitesi http://mucadelebirligi.com/soylesi/blog.html Sun, 05 Feb 2012 11:56:06 +0000 Joomla! 1.5 - Open Source Content Management tr-tr "İnsanca Koşullarca Çalışmak, İnsanca Yaşamak İçin" http://mucadelebirligi.com/soylesi/insanca-kosullarca-calismak-insanca-yasamak-icin.html http://mucadelebirligi.com/soylesi/insanca-kosullarca-calismak-insanca-yasamak-icin.html Yoğun çalışma koşulları, düzenli ödenmeyen ücretleri ve zorunlu mesaileri nedeniyle bu kölece çalışma koşullarına karşı sesini yükselten ve zorunlu Cumartesi mesaisini reddettiği için işten atılan Moda Stil Giyim işçisi Yavuz Güneş işyeri önünde direnişe başlayacağı duyurusunda bulundu. 5 Aralık Pazartesi günü yaptığı basın açıklaması sonrasında kendisiyle kısa bir konuşma yaptık:

Mücadele Birligi: Merhaba, işyeri koşullarını kısaca az önce aktardınız, ama çalışma koşullarınızı ve bu eyleme karar veriş sürecinize ilişkin biraz daha bilgi alabilir miyiz?

Yavuz Güneş: Burada iki yıldır çalışıyorum, makineci olarak... İçeride tam bir kölelik düzeni var. Gerçi bu semtte yüzlerce atölye var, hemen hepsi de aynı şartlarda çalıştırıyor işçileri... Uzun zamandır ücretlerimizi doğru düzgün alamaz olduk.. Daha önce de bu konuda sorunlarımız oldu, çalışma koşullarımız çok ağır... Saat 08.00-08.15 işbaşı yapıyoruz, akşam 19.30 da ancak paydos ediyoruz, o da mesailer olmazsa, bu arada ancak 45 dakikalık bir yemek molamız var onun dışında dinlenme zamanımız yok... Bir de son zamanlarda iyice artan zorunlu mesailer başladı. Bu kadar çalışmanın üstüne bir de Cumartesileri zorunlu mesai başlatıldı. Bizim zaten gün içinde hızlı bir çalışma temposunda tüm gücümüz tükeniyor. Ben zorunlu mesaiyi reddettim.

Mücadele Birligi: Cumartesi günü zorunlu mesai dendiğinde işi mi gelmediniz?

Yavuz Güneş: Evet, önceden söyledim, ben çalışamam diye, servisimiz, yok, yemekler berbat, bir çay, bir sigara içecek vaktimiz dahi olmuyor, yorgun, uzun çalışma saatlerinden bitkin düşüyoruz, paramızı da düzgün alamıyoruz. Bu şartlara daha ne kadar katlanacağım diye düşündüm.... Cumartesi işe gelmedim. Pazartesi mesai saatinde içeriye girdim, bana işime son verildiğini söylediler. Ben de patronun yanına gittim, benim maaşımı, mesailerimi vs. alacaklarımı ödesin diye, tek bir kelime söylemedi.

Mücadele Birligi: Sadece işten atıldığınızı mı söyledi?

Yavuz Güneş: Sabah ben işbaşı yapıyorum diye içeri girdim, sonra bana işten çıkarıldığım söylendi. Patronla konuşmaya gittiğimde de. 'Ben bu koşullarda seninle çalışamam' dedi. Benim içerde param var onu öde deyince de paramız yok diyor. Tamam şimdi parası yok diyelim, şu zaman öderim, şu kadar alacağın var demiyor. İşten çıkartılıyorsam, alacağım hesaplanır, hepsi ödenmiyorsa da işçinin eline bir kısım alacağı ödenir, gerisi için de bir zaman söylenir, ama patron hiçbir açıklama yapmadı. Ben de eyleme geçmeye karar verdim. Bu kölece çalışma koşullarına karşı bir şeyler yapmaya başlamak gerekir.

Bu arada işten daha önce ayrılmış bir Moda Stil işçisi söze giriyor.

İşten Ayrılan İşçi: Burada biz çok sorunlar yaşadık, içeride kölece bir çalışma var... En ufak bir ses çıkardığınızda bir şeye itiraz ettiğinizde ya gelip birileri sizinle konuşuyor, ikna ediyor ya da biraz para verip susturmaya çalışıyor, sesinizi kısmazsanız da işten atıyorlar. Daha önce burada bu para ödenmeyişine, yemeklerin kötü olmasına, zorunlu mesailere karşı itirazı olan arkadaşlar oldu, onlardan yedi kişiyi işten çıkardılar bayramdan bir süre önce...

Mücadele Birligi: İşten atılanların, dışında itiraz edenler de var, onları kısmen ödeme yaparak mı susturuyorlar?alt

İşten Ayrılan işçi: Bunlar genelde biraz patron yanlısı olmaya hazır insanlar, ya da çok ihtiyacı olan, işten atılma kaygısını daha çok duyanlar bir bir şekilde bunlarla konuşup ikna ettiler, kimilerine biraz ödeme yaptılar, bir şekilde susturdular. Burada koşullar çok zor gerçekten, dayanılacak koşullar değil... Ben de defalarca konuştum patronla baktım ki olmuyor, bıraktım işi...

Mücadele Birligi: Biraz yaşam koşullarınızdan da bahseder misiniz?

Yavuz Güneş: Ben iki yıldır burada çalışıyorum, arkadaşımın dediği gibi servis yok, maaşlarımızı düzenli alamıyoruz, bayramdan sonra para alamadık, normalde her ayın yirmisinde avans verilmesi gerekiyor, ama onu da alamıyoruz bir süredir.

Mücadele Birliği: İşe gidip gelebilmeniz için bile para gerekli... Avans da alamazsanız nasıl olacak...

Yavuz Güneş: Evet, servisimiz yok, yol parası gerekir benim bir ailem var ihtiyaçlarnı karşılamam gereken... Bu şekilde nasıl geçineceğiz, benim üç tane çocuğum var ve ikisini okula gönderiyorum... Bu şartlarda bir aile olarak yaşamımızı sürdürmemiz imkansız...

Mücadele Birligi: Ağır çalışma koşulları, zorunlu mesai.... ödenmeyen ücretler... nereye kadar devam edecek dediniz sonunda...

Yavuz Güneş: Evet, buralarda hep böyle ama, atölyelerde çok kötü koşullarda çalışıyoruz, doğru dürüst yemek çıkmıyor, her taraf pis, bir çay bir sıgara içecek zamanımız yok... Sadece öğlenleri 45 dakika yemek molamız var. Bu kölece çalışma koşullarını değiştirmek için bir yerlerden başlamak gerekir. Bir insan ne kadar dayanabilir ki oniki saat çalışmaya... Ardından zorunlu mesailer...

Mücadele Birligi: Yoğun ve uzun çalışma sonunda iş kazaları da artıyor, fazla çalışmanın bir yönü de bunu getiriyor...

Yavuz Güneş: Patrona anlatabilsek bir de... Hızlı bir çalışma temposu var, çalışma saatleri uzun, böyle çalışınca bir süre sonra iş de kötü çıkar, hatalar çoğalır, iş kazaları artar, bir bakmışsın elini dikmişsin makinede... Ama anlatamıyoruz. Hep elimizi taşın altına sokmamız gerekiyor...

Mücadele Birligi: Nasıl?.. Anlamadım...

Y.G. ve Diğer İşçi: Ücretlerimizi almak istediğimizde, mesailerin ödenmesini söylediğimizde patron böyle diyor, burası işyeri, hepimiz ekmek yiyoruz, herkes elini taşın altına sokacak biraz diyor.

Mücadele Birligi: Bunlar genellikle işçiler oluyor anlaşılan...

Y.G. ve Diğer İşçi: Hep işçi elini taşın altına sokuyor zaten nedense... Patronun parası olmaz, işçi elini taşın altına sokar, ne yapar para almak için biraz daha bekler... Patron alacaklarını tahsil edememiştir, yine işçi elini taşın altına sokar.... yeni sipariş gelmiştir yetişmesi lazım yine işçi elini taşın altına sokar... Daha çok çalışıp işleri yetiştirir... Hep işçinin eli taşın altında gördüğünüz gibi....

Mücadele Birligi: İşten çıkarıldıktan sonra yasal anlamda bir işlem yaptınız mı?

Yavuz Güneş: Bölge Çalışma Müdürlüğü'ne başvuruda bulundum... Oradaki işlemler tamamlanınca sanırım iş mahkemelerine devrolacak... Takip edeceğiz... Bu işler de çok uzun sürer ama...

Mücadele Birligi: Genelde bir ay içinde Bölge Çalşma Müdürlüğü'nden bir yanıt gelir... Ama mahkemeyle uğraşmanız gerekirse önce paranızı hazırlamınız gerekli.

Yavuz Güneş: İş Mahkemesi için mi? Bölge Çalışma Müdürlüğü gerekli görürse sanırım oraya iş mahkemesinde işlemler başlayacak...

Mücadele Birliği: Mahkeme harçlarını düzenleyen yasa maddeleri değişti... Eskisi gibi dava açamıyorsunuz.... Paranızı almak için de dava açsanız, yüklü bir miktar para harç yatırmanız gerekiyor işlemleri başlatabilmeniz için... Sonra çıkacak masraflar olursa o da ayrı...

Yavuz Güneş: Öyleymiş... öğrendim bende....

Mücadele Birligi: Teşekkür ederim, sohbetiniz için, söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Yavuz Güneş: Sağolun, ben buradan çevredeki ve duyarlı işçi arkadaşlara çağrıda bulundum, bu kölece çalışma koşullarına bir şekilde dur demek, bir yerlerden başlamak gerekir İnsanca koşullarda çalışmak, insanca yaşamak için birlikte birşeyler yapmak, birlikte mücadele etmek zorundayız.

Mücadele Birligi: Bu çevrede bir çok tekstil atölyesi var, yüzlerce binlerce de sizin koşullarınızda çalışan işçi... Belki bir süre sonra sizin gibi koşullarını değşitirmek isteyen işçiler çıkar, birlikte mücadele edenler çıkar. Bir gelişme olursa haberdar olmak isteriz. Umarım eyleminiz kazanımla sonuçlanır.

Yavuz Güneş: Sağolun...

 

 

]]>
info@mucadelebirligi.com (serpil) Söyleşi Mon, 05 Dec 2011 17:12:23 +0000
Kürt Halkı Hem Deprem Hem Savaş Yaralarını Sarmaya Çalışıyor http://mucadelebirligi.com/soylesi/kurt-halki-hem-deprem-hem-savas-yaralarini-sarmaya-calisiyor.html http://mucadelebirligi.com/soylesi/kurt-halki-hem-deprem-hem-savas-yaralarini-sarmaya-calisiyor.html Mücadele Birliği okurları olarak depremin vurduğu Van ve Erciş'e elimizden geldiğince toplamış olduğumuz malzemeleri götürmek ve onların acısını paylaşmak, dayanışma içinde olmak için gittik. 5-6 gün kadar Van'da kaldıktan sonra Erciş'lileri de ziyaret ettik. Burada bulunduğumuz süre içinde Çelebibağı'na da uğradık burada Çelebibağı Belde Belediye Başkanı Veysel Keser depremin sonuçları ve sonrasında yardımların ulaşımı konusunda sohbet etme imkanı bulduk. Bu söyleşiyi oradaki durumu aktarmak için sizlerle paylaşmak istedik.

Mücadele Birliği: Öncelikle Kürt halkına geçmiş ve başınız sağolsun, diyelim. Büyük boyutlarda yıkım, ölüm var, yaralılarımız var.Van ve Erciş'te ve burada bu konuda da ciddi zorluklar yaşandığını görüyoruz. Bu konuda sizin sıkıntılarınız nelerdir?altalt

Veysel Keser: Teşekkür ederiz size Türkiye'ki kamuoyu, sivil toplum örgütleri, demokratik kitle örgütleri, sol kesim demokratik kesim oldukça duyarlı davrandılar. Bizim acımızı bir nebze olsun onların ilgisi, alakası giderdi.

Burada büyük bir trajedi yaşandı. Ve en büyük trajedilerden birisi de şu andaki ölüm haberleridir. Bu ülkede belki depremden daha fazla ölü sayısı var, bu ülkede yaşanan bu iç çatışmalardan dolayı insanlarımızı kaybediyoruz. Çok gençecik yaşlarda insanlar bu kirli savaştan dolayı toprağa düşüyor. Böylesi bir bakış açısından dolayı, kendiniz de yaşıyorsunuz, Erciş herşeyi iç içe yaşıyor. Deprem yetmiyormuş gibi bir de kendi evlatlarını çatışmalarda kayıp vererek cenazesiyle uğraşmak durumunda kalıyor. Bu bakış açısı bile hükümetin, AKP'nin bu bölgeye ne şekilde baktığı, ne şekilde algıladığı, nasıl bir çerçevede değerlendirdiğini gösteriyor.

Depremin olduğu gün, ilk dakikalarda genel kentin bütün caddelerinde sokaklarında dolaşmış, incelemiş nerede nasıl hasar var bilen ve neler olduğunu görmüş birisi olarak söyleyelim, ilk arayanlar örneğin Genel Başkanım,Osman Baydemir, sonra bölge milletvekilleriydi. Ve sizi temin ederim ki, onlar kente vardıklarında kentin üstünde hala toz bulutları vardı. Başbakan daha sonraki saatlerde buraya teşrif ettiler. Sayın Başbakan gelirken de buradaki tüm resmi kurum ve kuruluşlar ve güvenlik güçleri onun gelişiyle ilgilenmek zorunda kaldılar ve ağırlama merasimiyle ilgilendiler. Ve o sırada insanlar moloz yığınları altında can çekişiyorlardı. Ben şahsen çocuk sesleri ve kadın seslerini duydum.

İlk gün ciddi bir kurtarma çalışması yapılamadı. Hemen hemen hiç profesyonel kurtarma ekibi gelemedi, ancak sabaha doğru AKUT yetişti. Diyarbakır Büyükşehir Belediyemizin kurtarma ekipleri ilk olarak yetişti. Zaten sağ kurtarma başarılarını da ilk olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kurtarma Ekipleri gösterdiler. Şu anda kentin 5,6,7,8 katlı binalarının % 80-90'ını yıkılmış durumda. İmar mevzuatına uygun olarak yapılmış olan 3,4,5 katlı binaların çoğu da ayaktadır. Bu bize bir şey gösteriyor. Sırasıyla belediye başkanı şu anda istifa etti. Genel seçimlerde milletvekili oldu, iki dönem yaptı bir önceki dönem de babası yaptı. Kendi dönemlerinde yapılmış olan imar mevzuatına aykırı olan binaların bütün hepsi yıkıldı. Ve 4 sene önce yıkım kararı olan binalara bile kendileri tarafından müsaade edildi, rant paylaşımı üzerine. Başka bir izahı da artık yoktur bunun. Çok katlı binalar bu şekilde ruhsatlandırıldı, ya da ruhsatsız yapımına müsaade edildi. Yani insanlar diyebilirler ki, 'Ruhsat vermedim'diye ama, yapımına izin verilmesinden dolayı da suç işlemiş durumdalar. Ve bu binalarda şu anda elimizdeki verilere göre 600'e yakın insan ölmüştür. 1200'ü aşkın yaralı var. 600 ev yıkılmış ve halen kurtarma ekibinin hiç işbaşı yapmadığı onlarca binayı size gösterebilirim ve bunda bile öncelikli davrandılar. Öncelikle kendi bildikleri, kamu çalışanı, askerin, polisin kaldığı binalardan başladılar. Ve dolayısıyla kendi deprem kriz yönetimini, idare edemediler, sistematize edemediler, altında kaldıkları ne? İlk günlerde Başbakan söyledi örneğin, ilk başta biz yapamadık ama sonra düzelttik dedi örneğin. Yine Hüseyin Çelik söyledi 'Biz bu işin altında kaldık' diye. Bu sefer sözü döndürüp dolaştırıp bize saldırmaya çalışıyorlar. BDP'li belediyelere, partiye saldırmaya çalışıyor. 'Taş atmak için organize olanlar şimdi nerede?' diyor.Şimdi şunu söyleyeyim arkadaşlar. Şu anda BDP belediyelerinin kurmuş olduğu çadırlarda her öğün 13 bin sıcak yemek dağıtılıyor. Genel merkezimiz burada bir koordinasyon kurdu. Bunu bilmemin nedeni de o koordinasyon içinde sözcülük yapıyor olmamdan dolayıdır. 13 bin sıcak yemek dağıtılıyor yalnızca Erciş'te her öğün. Biz 25' yi aşkın gıda tır ve kamyon cinsinden gıda yardımı dağıtmışız, seyyar hastane hizmeti veriliyor. Hemen Başbakan'ın adını taşıyan Tayyip Erdoğan parkı caminin arkasında, bizim Silvan Belediyesi, kentin en büyük parkı olan Zilan Parkı, merkez park diye geçiyor, orada Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, eski otogar mıntıkasında, Kışla mahallesinde bizim Nusaybin Belediyesi, Solahan mahallesinde Patnos Belediyesi, Latifiye mahallesinde Batman Belediyesi ve yine Yeşilova mahallesinde olmak üzere Batman Belediyesi, burada iki noktada olmak üzere biz toplam 8 önemli noktada gda yardımı, kriz destek üniteleri kurmuşuz ve 5 noktada sıcak yemek dağıtılıyor. Kentin suyu olmadığı için su ekmek sıkıntılarını biz gideriyoruz.

Onlar depreme yönelik ilgi ve alakalarını çadır sayısına endekslemişler. Biz bakanla da görüştüğümüzde 'İşte biz 10 bin tane çadır dağıttık' diyorlar. Bu da doğru değildir bu yine yanlış bir rakamdır. Kendisine de bunu belirttik. 100 bin tane de çadır dağıtsa deprem açısından bu çözüm değil. Siz Düzce'de, Kocaeli'nde, Sakarya'da, İzmit'te nasıl hemen tez elden prefabrik evler kurdunuz. İnsanları ilk etapda hiç olmazsa bu deprem şartlarından çıkardınız, sonrasında kalıcı konutlar yapıldı, kent yeniden inşa edildi. Bizzat o kent yapımında görev de almış birisiyim. Dolayısıyla onların bakış açısı çifte standartlıdır, Erciş çok büyük dram yaşıyor, trajedi yaşıyor. Bugün burada yine evlatlarının cenazesiyle uğraşıyor. Sadece depremden dolayı değil, çatışmalı ortamdan dolayı iki tane gencini toprağa verecek. Acımız büyüktür, büyük bir acı bu... Bu bakış açısı AKP'nin, Erdoğan'nın bu bölge halkına, Kürt halkına nasıl baktığının da bir göstergesidir.

Mücadele Birliği: Bir yandan operasyonlar devam ediyor. Biz daha önce Van'da gördük, 5-6 gündür Van'daydık. Burada böyle midir bilmiyoruz ama, orada iki tane ayrı kriz masası var, biri Valiliğin biri Belediyenin. Belediyenin çalışmalarının -ki bu süre içinde şahit olduğumuz için rahatlıkla söyleyebiliyoruz- çalışmaları bir nevi engelleniyor çeşitli yollarla, işte tırlarına el konuyor mesela. Veya valiliğe herhangi bir şey için giden Kürt vatandaşa deniliyor ki 'Git kime oy verdinse ondan iste'.

Veysel Keser: Size temin ederimki eğer biz BDP'li belediyeler, sivil toplum örgütleri, demokratik kamuoyu bu hizmeti yapmamış olsaydı, onlar çadır da vermezdi. Onlar siyaseten baktığı için -çünkü Erciş AKP'nin elindedir, AKP belediyesidir- şu anda incelense, şu boyutuyla incelenmesi de lazımdır. Şu anda imar mevzuatına aykırı yapılanmaya izin verdikleri için ölü sayısı bu kadar artmıştır. Yani 6,7,8 katlı binalar yıkılmış, burada en yüksek kat sayısı imar mevzuatında 5 kattır. Şimdi kendileri yerel yönetim tarzları, yerel yönetim anlayışları çökmüş, devletin burada ne kadar çürük çıktığını da gördük. Yani devlet olmalarına, iktidar olmalarına rağmen insanların sıkıntılarını gideremiyorlar. Kaldı ki, verdikleri çadır sayısı doğru olsa bile bu kış şartlarında o çadırlar işe yaramıyor. Naylondan farkı yok, izole etme özelliği yok, insanlar çok büyük sıkıntı yaşıyor. Şunu diyorlar 'Eee, ama 600 ev yıkılmış'. Evet doğrudur, 600 ev yıkılmış ama depremdem etkilenen insan sayısı 600- 1000 kişi, 3 bin kişi 10 bin kişi değil. Çoğu binalar da hasarlıdır ve kent yıkıldığı, şehir yıkıldığı için insanlar aç, susuzdur. Gıda yardımı yapmak lazım, insanlar dışarıda kalıyor ve bu akşam bile 5,6 şiddetinde sarsıntı oldu ve sarsıntılar devam etmektedir. Gün içinde onlarca sarsıntı oluyor, insanlar evlerine çekilemiyor. Dolayısıyla hükümetin bu işin üzerinden siyaset yapacağına, bizleri, BDP'yi suçlayacağına, bu insanların mağduriyetini gidermek için kesin çözümler getirmesi lazımdır. Çadır vermek, gıda yardımı vermek değil hükümetin görevi, bu kızılayın görevidir. Mağduriyeti giderecek kesin çözümler yaratması, prefabrik evler yapması lazım. Ve gıda yardımını, dağıtımını da sistemli bir şekilde yapması lazımdır. Bunu BDP belediyeleri üzerinden geliştirilen Çelebibağı Belediyesi de koordine etmiş olduğundan dolayı sanki birbirinden farklı, alternatif şeylermiş gibi gösteriliyor ve devlet de bunun altında kalmamak açısından o da bir şeyler yapmaya başladı. Ve sebebi buydu.

İlk deprem olduğunda Kaymakam beyin yanın gittim bizzat kendim. Ve benim de kendi soyadımdan 5 kişi için taziyemiz var. Buna rağmen kendim gidip görüştüm. Belediye Başkanı'na da gittim ve dedim ki, 'Osman Baydemir aramış, biz 5000 kişilik sıcak yemek çıkaracak bir yemek ünitesi kuracağız, bize yer tespiti bildirin' diye bunu kendilerine ilettiğimde verilen cevap şuydu: 'Yahu gerek yok ki, zaten Kızılay çadır kuracak'. Halka bakış açısı budur. Bu meseleyi çözemedikleri için, altında kaldıkları için orayı sadece polise ve askere havale etmişler. Şu anda onlar sadece güvenliklerini sağlamakla meşguller. Ve Bakan 'Şu kadar çadır verdim' diyebiliyor. Verdiği rakam da doğru değil işin ilginç yanı. İki tane halı sahanın alabileceği çadır sayısı ne kadardır? Yani bu bölge 200 bin nüfuslu bir bölgedir köyleriyle birlikte. 76 bin Erciş, 20 bin burası yani köyleriyle birlikte 170 bin ve etkilenen bölge 200 bin nüfuslu bir bölgedir. Bu 200 bin nüfusa göre ne yaptı, hükümet ne yaptı, ne yapıyor? Kaç kişiyi kurtardı, kime ne verdi? Yani dolayısıyla bu depremin altında kalan hükümet ve AKP'dir.

Mücadele Birliği: Biz haberlerde şunu seyrediyoruz; Van'ın içinde bütün sorunların çözüm beklediğini bildiğimiz halde, kendimiz gözlemlediğimiz halde,sanki buradaki her türlü sorun çözülmüş, Erciş'te de her türlü sorun çözülmüş gıda yardımı,barınma ihtiyaçları giderilmiş böyle bir manipülasyon var.

Veysel Keser: Hepsi manüpile ediliyor. Bizzat biz mesela gazetelerde, dergilerde okurduk onların basın yoluyla kendileri hakkında nasıl yanlış bilgi verdiklerini... Burada bizzat içinde çok canlı ve acı bir şekilde yaşadık. Geldi bir 10-15 dakika bir binanın üzerine çıkıp güya işte görüntü verdi. Kamuoyuna 'İşte biz, buradayız, herşeye hakimiz, her şey tamam' denildi bu görüntüyle. Tamam dediği şey Sağlık Bakanlığı'nın birkaç tane ambulansı dönüp duruyor, budur. Birkaç sivil savunma ekibi kurtarma yapıyor, hiç başarı elde edemediler. Bazı yerlerden gelen kurtarma ekipleri üzerinden 200'e yakın insan kurtarıldı. Başta Diyarbakır Belediyesi, İstanbul Belediyesi, Erzincan Belediyesi, AKUT ve Azerbeycan Kurtarma Birimleri bu kadar insanı kurtarabildiler, doğrusu kendilerine minnetarız bu başarı için. Ama bunun -kurtarma çalışmasının- içinde hükümetin bir şeyi, bir çabası enerjisi yok. Onların endişesi şurada zaten. Siz güzel bir noktaya değindiniz. İki farklı kriz masası var, iki farklı çaba var. İlk önce ben gidip 'Bakın burada bu kadar güç var, bu belediyelerin gücünü buraya aktarabiliriz, getirebiliriz, yönetebiliriz bunu, bir kriz masasına dahil olalım, çalışalım insanları kurtaralım'. Ama bana deniyor ki, 'Buna gerek yok'. Kendileri nasıl bu çözümsüzlük durumuna düşmüşler, bize de sanki bir Kızılay'ın elemanıymışız gibi davrandılar. 'Kızılay zaten kuruyor' diyerek. Ama tüm beledeyelerimiz araçlarıyla, imkanlarıyla, gıda destekleriyle aynı gün buradaydı. Sizi temin ederim, belediye başkanlarımız, milletvekillerimiz, genel başkanlarımız aynı gün buradaydı. Bizimle birlikte sabahladılar ve ben, milletvekillerimiz, genel merkez çalışanlarımız, ya burada yatarız, ya şehirdeki çadırda yatarız, ya da başka bir yerdeki çadırda yatarız halen.

Mücadele Birliği: Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bilemiyorum ama, bizce savaş deprem üzerinden de yürütülüyor. Hüseyin Çelik'in bir açıklaması vardı: “Bölgede iki gerçekliğimiz var, biri savaştır, terörle mücadeledir, biri depremdir.' Bu deprem ortamında ciddi bir travma yaşıyor halk, ölü sayısı çok, yaralı sayısı çok... Ama onlar 'terörle mücadele' konusunda, Kürt halkıyla savaş konusunda her türlü yöntemi deniyorlars diye düşünüyoruz. Bu konuda sizin görüşünüz nedir?

Veysel Keser: Onların gündeminde, bugün eğer Erciş'e iki tane cenaze geliyorsa, bu deprem yetmiyyormuş gibi, kimyasallarla insanlar katlediliyorsa, Erciş'e bu cenazeler geliyorsa, onların burayı, bu bölge halkını nasıl gördüğünün en bariz örneğidir. Onların gündeminde moloz yığınları altında kalmış insanları kurtarmak değil, onların gündeminde sınır ötesi operasyonlar var, Kürtleri siyaseten bitirmek var, bu alanı bitirmek var. Ama halkın desteği bu siyasete, bu halka gönül vermiş insanların ilgisi, alakası, devrimci damar onun üstesinden gelecek. Biz buna inanıyoruz. Bu Kürt halkı için de böyledir. Bizim o devrimci damarımız olmasaydı, inan ki, ben de, o da, şu da onlardan belki de makarna dileniyor olacaktık şu an. Ama biz onlara, onlar olmadan da, kriz hangi şiddette olursa olsun, deprem hangi şiddette olursa olsun ayakta kalabileceğimizi gösteriyoruz bugün. Bu onların ağırına gidiyor. Onların ağırına giden, bizim onlar olmadan, onlara rağmen de depremin üstesinde geliyor olabilmemizdir.

Mücadele Birliği:Burada bir güç olmanız yani...

Veysel Keser: Evet, doğrudur burada bir güç olmamızdır. Bu belki de onların 5 bin yıldır kurulmuş olan hiyerarşisini bozuyor. Devlet yapısını bozuyor. Onlar da böyle görüyor, değerlendiriyor. Biz şimdi böyle geceli gündüzlü depremde zarar görenler için çalışıyoruz diye yarın birgün, bir ay sonra veya iki ay sonra sırf depremde insanlara destek vermişim diye 'Depremde KCK'lılar çalıştı diye gözaltına alınmayacağımızın garantisi yoktur. Yani belki beni alırlar yarın bir gün derler ki 'Bu deprem de KCK'li olarak çalışıyor.' belediye başkanını yani. Bu kadar da çirkin bir saldırı var. Arkadaşlarımızı alıyorlar ve nitekim her gece de alınıyorlar 30 kişi, 40 kişi, 60 kişi... Yani bunlar gözlerini koymuşlar, halkın iktidarını, halkın yönetimini istemiyorlar, halkın kendi kendisini yönetmesini istemezler.

Dediğiniz gibi onların deprem üzerindeki gidişatı budur. Ama sizi temin ederim ki, biz depremi böyle değerlendirmiyoruz. Bu şekilde görmüyoruz. Doğal felakettir, doğrudur, hangi eğilimde olursa olsun, hangi siyasi partiden olursa olsun, hangi din ya da etnik yapıya ait olursa olsun, herkes için, bunu insanlar en az hasarla nasıl atlatabilir diye bunun mücadelesi içinde olmalıyız. Deprem sadece binaları yıkmıyor toplumun kendisini de yıkıyor, kişiliğini bozuyor. İzmit'te konutlar yapılırken 270 konutluk bir yapımın koordinatörlüğü bendeydi. Ben o dönemde gördüm ki , çok insan orada ahlaki çöküntü içindeydi ve bazı şeylere tenezzül edebiliyordu. Bunun aynısını biz de şimdi yaşıyoruz. Yani deprem sadece yapıları bozmuyor, yıkmıyor bu tür felaketler, toplumun kendisini de bozuyor. Alt üst ediyor, bu açıdan da dreğerlendiriyoruz. Ama şu bir gerçek ki, bu halk kendi yarasını sarmayı biliyor, bilecektir de. Biz bu inançtayız. Burada teknik olarak nerede ne kadar ne yapılmış bunların da bilgisini verebiliriz, açıklayabiliriz isterseniz. Ama genel olarak şunu belirtmeliyiz ki, devlet bunun altında kalmıştır. Türkiye'nin demokratik kitle cephesi bu işin üstesinden gelmiştir biz bunu görüyoruz. Gelen yardımlarımız, İstanbul'dan, Avrupa'dan beni arıyorlar, Mersin'den, Antalya'dan arıyorlar. BDP'li belediyeler, iktidar, güç olduğu için aracıyla, imkanlarıyla katkıda bulunmuşlardır. Gıda desteği açısından söyleyeyim birçok kurumumuz doğrudan beni aramışlardır ve biz başka bir yere göndermeden direk oraya yardım size ulaştırmak istiyoruz demişlerdir. Ve bu bize bu şekilde özellikle belirtilmiştir 'Doğrudan size göndermek istiyoruz' diye belirtmişlerdir ve doğrudan buraya geliyor açık söylemek gerekirse. KESK, Ataşehir Belediyesi örneğin, yalnızca BDP'li belediyeler değil, bu açıdan söylüyorum, Çankaya Belediyesi örneğin ve birçok sol eğilimli kurum ve kuruluşlar desteğini bizim üzerimizden buraya aktarıyor.

Mücadele Birliği: Şunu biliyoruz ki, devletin kendi kanallarından getirirken, o şoven değeri de buraya getireceğini bildiğimiz için biz de yardımlarımızı BDP üzerinden ulaştırmaya çalıştık. Bunu da önemli buluyoruz, birlikte davranabilmek çok önemli.

Veysel Keser: Kesinlikle, doğrudur.

Mücadele Birliği: Özellikle böyle günlerde birlikte davranabilmek önemli. Dayanışmaya daha çok ihtiyaç var. Türkiye'li emekçiler cephesinden halklarla birlikte davranılmaya çok ihtiyaç var. Bir de devlet kanadının bunun altında kalması, yapmak isteyip de başaramadığı bir nokta değil,bilinçli olarak depremin ilk anından itibaren, işte 6,5 demesi ya da 7 demesinin tesadüf ya da yanlışlık olduğunu düşünmüyoruz. Dış yardımların reddedilmesinin tesadüfi ya da düşündükleri için olduğunu düşünmüyoruz aksine, tamamen Kürt halkının buradaki iktidarını, buradaki yönetimini dağıtmaya, bölmeye çalışmak ve bunu bir tarihi fırsat olarak gördüğünü düşünüyoruz ve bu amaçla düşünülüp planlandığını düşünüyoruz. Keşke şöyle olsaydı. Yapmak isteselerdi de başaramasalardı, ama bu böyle değil...

Veysel Keser: Kendilerini bilerek geri çektiler...

Mücadele Birliği: Evet, kendilerini geri çektiler ve asıl amaç buradaki örgütlü yapıyı, buradaki iktidar erkini yıpratmak, buradaki mücadeleyi düşürmek. İşte depremle birlikte sınırdışı operasyonun daha hızlandırılması, bunun katliamlara varan boyutlara ulaşması, hatta savaş kurallarının ihlal edilerek ya da Avrupa Birliği'nin uyulması gereken yasalarını çiğneyerek yaptıklarını tesadüf olmadığını aksine bu depremi TC'nin bir fırsata dönüştürmek istediğini düşünüyoruz. Bütün yaptıklarının bilinçli, planlı programın bir parçası olarak düşünüyoruz. Siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir de biz kriz masasını ortaklaştırmak istedik demiştiniz. Bu konuyu biraz daha açar mısınız? İçişleri Bakanı 'Biz yardımları şunun için kabul etmedik. Önce ülkemizin kapasitesini görmek istedik.' Yani biz denedik yapabilicek miyiz, yapamayacak mıyız gibi bir şey söyledi. Bir de ona bir yorum getirebilir misiniz?

Veysel Keser: Şimdi arkadaşlar, mesela bizim parti genel merkezinden gelen arkadaşlarımız, başkanlarımız, belediyelerimiz, milletvekillerimiz aradığında biz daha bu çadırı kurmamıştık. Ve belediyede değildik. Ben hükümet konağındaydım. Onları da oraya çağırdık ve onları da o sırada gelen bakanla, Vali beyle de, Kaymakam beyle de görüştürdük sırasıyla. Bizim istediğimiz birlikte ne yapılabilir? Çünkü çok hasar gören yer orasıydı. Belediye Başkanı'nın bağlandığı yerlerden birinden deniyordu ki 8-10 tane blok yıkılmış. Oysa ki her caddede 30-40 tane bina yıkılmış. Yani ilk önce sahiplenen bölgeler, yerler böyle bir durum vardı. Ve orada Başbakan geldiğinde örneğin bizim Van milletvekilimiz, Özdal Üçeri kendi korumularıyla itelemeye kalkıştı. Soru sormak için elini kaldırdı, bırakmadılar konuşsun örneğin. Korumalar engellemeye çalıştı. Yani Van ve Erçiş milletvekilini dinlemek istemiyor. Dolayısıyla biz buralıyız. Örneğin ben buranın belediye başkanıyım ve benim soyadımdan 5 kişi kayıp vermişim. Milletvekili halen evine gitmemiş, depremzede olan biziz. Mademki gelmişse, siyasi olarak bakmıyorsa, kendilerinin bizi arayıp sorması, sahiplenmesi gerekirken, biz kendi imkanlarımızı nasıl sunabiliriz diye soruyoruz. Kayıplar vermemize, depremzede olmamıza rağmen. Konuşmak için gidiyoruz ona bile müsaade edilmiyor. Dolayısıyla ilk başta o seti onlar çekti. Örneğin buraya bir tane çadır verilmemiş, kimse geçmiş olsun dememiş. Onlar zannediyorlar ki, burada bizim yaptıklarımız onların iktidarını ellerinden almaya yönelik bir şey, onlarda böyle bir algılayış var. Öyle değil, onlar zaten burada yok. Ve bizim gelen tırlarımızı konvoy şeklinde bir tane araç arkada, bir araç önde şu anda kendi depolama bölgelerine gönderiyorlar. Şeker fabrikasına götürüyorlar. Orada kategorize edip, istifleyip güya kendileri dağıtmaya çalışıyorlar. Doğrusu o kadar uğraşa rağmen halen daha niye dağıtamıyorlar bunu da anlayamıyoruz. Bizim tırlarımıza da niye el konuluyor? Sonra da deniliyor ki, herşey talan ediliyor. Öyle bir şey yoktur kesinlikle. Erciş'in içine gidin bakın, dükkanların hepsi açıktır, kimse bir şey almıyor. Bu halk o kadar düşkün değil. Ama kendilerinin dışarıdan göndermiş olduğu birkaç tane araçlık insanla provoke etme çalışmaları var. Biz de buna müsaade etmiyoruz. Yani şu algıyı da değiştirmek lazım. Sanıyorlar ki sadece burada mağdur olan molozların altında kalanlar ve kurtulanlardır. Ama öyle değil... Deprem olmuş şehir yıkılmış... Sen şu anda et almak istesen alamazsın, su almak istesen alamazsın, nohut almak istesen alamazsın... Kentin yıkılmış olmasından dolayı tüm bölge gıda ve destek bulmak zorunda... Bu da nüfus olarak 200 bin nüfusa tekabül ediyor. Şu anda mezralarla birlikte 138 nokta köy var. 100 tane muhtarlık var köy var. Bizim ulaşamadığımız 20-25 tanesi kalmış. O civarda kaldı. Yaklaşık 80 köye biz gıda yardımı götürmüş durumdayız.13 Erciş ve 3 burası olmak üzere 16 mahallemiz var. altaltaltaltOnlarca tır ve kamyon böyle mahallelere malzeme götürüp dağıtmış durumda ve 8 noktada da bizim yardım ve destek çadırlarımız var. Oralardaki komisyonlarımız o yardım desteklerini dağıtıyor. Yine üniversite öğrencilerimiz kendileri gönüllü olarak, bu dağıtımda görev aldılar, kendilerine de çok teşekkür ediyoruz.alt Durum böyledir. Biz şimdi 8.-9. günlerdeyiz. Ne olacak peki? Çarşın yok, bu insanlar nereden neyi alabilecek? Bunu sen vereceksin. Dükkanlar açıktır ama halen hiçbir dükkandan hiçbir şey alınmamıştır. Bu çok yanlış, çok geri, çarpık bir mantıktan geliyor. İşte bunlar böyledir. Kürtler deprem de vursa böyledir, hırsızdır, çapulcudur, soyguncudur düşüncesini yayıyorlar. Bunun iki sebebi var, Birincisi bizi alçak göstermek, düşkün göstermek. İkincisi, bizim tırlarımıza güvenlik gerekçesini yaratarak el koymak. Yani işte 'Biz talan edilmesin diye bunu yapıyoruz. Konvoya sokuyoruz' deniliyor. Konvoy yapıyorsan da getir bize teslim et... ama bu yapılmıyor. Konvoyla alınıp kendi depolarına götürüyorlar. Ve gelen arkadaşları da çok bilemediğimiz için çıkaramıyoruz o konvoydan. Yani gerekçe bu. İki üç tane böyle kendi dışarıdan getirdikleri burada ben örneğin Çelebibağ'da herkesin ismini bilmem, ama Çelebibağlı'yı bilirim. Kim Çelebibağ'lı kim değil bunu bilirim. Burada hemen hemen her eve girmişim. Hangisi buralıdır simaen bilirim. Bir adam geliyor buralı değil örneğin, taksisiyle takip edip, gelip oradan 3-5 torba alabiliyor yani. Bu nasıl bir şey bunu gerekçe yaparak, -ki bu organize bir şeydir, biz bunu biliyoruz ve farkındayız da- bunu gerekçe yaparak hem bizi düşkün göstermek, Kürt halkını düşkün göstermek, ikincisi bizim yardım tırlarımıza, konvoylarımıza el koymak. Güvenlik gerekçesiyle. Yani biz ne kadar dağıtmışsak siz emin olun ki bir o kadarına da onlar el koymuştur. Her gün 10-15 trımıza el konuluyor. Adamlar bizi arıyor, malzeme gönderiyoruz diye, ama bunlar bize ulaşmıyor. Yetkilileri arıyoruz, telefonlara çıkmıyorlar, kendilerine söylüyoruz, çözemiyoruz. Yani olay budur. Yarın öbürgün bizim buraraya gelen yardımları paketleyip -onu da eğer yaparlarsa, dağıtmayabilirler de yani- dağıtırlarsa bizim desteğimizle kendi siyasetlerini yapacaklar. Bize gelen yardımlarla kendilerine siyaset yapmış olacaklar. Yani durum burada böylesine çok çirkin bir tarzda işliyor. Eğer isterseniz hemen götüreyim sizi, burada Erciş'e girişte sağ kol üzerinde halen hiçbir kutarma çalışması yapılmamış olan bina var örneğin. Böyle onlarca bina gösterebilirim size, hiçbir kurtarma çalışmasının yapılamadığı onlarca bina var. Zaten artık binalara yaklaşıldığı zaman cenazelerin kokusu geliyor, kent kokmaya başlıyor. Biraz havanın soğuk olmasından dolayı biraz daha bu koku azdır. Nasıl oluyor da bu kadar büyük bir eksikliğin, suçun içindeyken basında çıkıp kamuoyu önünde kendilerini temize çıkarabiliyorlar. Bu konuda hakikaten çok maharetli, yetenekliler. Demek bunlar başka işlerde de böyledirler. Yani hükümet, iktidar olmak demek onların gözünde böyle bir şeydir.

Mücadele Birliği: Görüşleriniz, ve anlattıklarınız bizim de düşüncelerimizi gözlemlerimizi destekliyor. Sizi oldukça uzun süre alıkoyduk. Sohbetiniz ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Bu zor günlerin hep birlikte dayanışma içinde üstesinden gelineceğine inancımızı bir kez daha belirtelim.

Veysel Keser: Biz de buna inanıyoruz. Sizin de gözlemlediğiniz gibi burada durum böyle kısaca. Ben size teşekkür ederim, arkadaşlar.


altalt

]]>
info@mucadelebirligi.com (serpil) Söyleşi Tue, 01 Nov 2011 09:57:24 +0000
Aynı Duyguları, Aynı Değerleri Ve Aynı Bakışı Sahipleniyoruz -foto- http://mucadelebirligi.com/soylesi/ayni-duygulari-ayni-degerleri-ve-ayni-bakisi-sahipleniyoruz-foto.html http://mucadelebirligi.com/soylesi/ayni-duygulari-ayni-degerleri-ve-ayni-bakisi-sahipleniyoruz-foto.html altMezopotamya Sosyal Forumu'na Tunus'tan katılan Moez El Hamdi ile yaptığımız röportajı yayınlıyoruz:

altMücadele Birliği: Merhaba sevgili El Hamdi, Mezopotamya Sosyal Forumu'na Tunus'tan katılan birisini görmek bizleri mutlu etti.

Moez El Hamdi: Ben de burada olmaktan dolayı mutluyum.

Mücadele Birliği: İlk sorumuzla başlayalım: “Arap Baharı”nı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu gelişmeleri “devrim” olarak değerlendirebilir miyiz?

Moez El Hamdi: “Arap Baharı”nın devrimci hareketinin ortasına olduğunu düşünüyorum. Gelecekte daha da güçlü olacağını düşünüyorum. Arap Ayaklanması aynı zamanda gelecekte Arap devletlerini kimin yöneteceğine de etkide bulunacak. Politik rejimler Arap Dünyasında değişimlere neden olduğunda aynı zamanda Ortadoğu'daki rejimleri de etkileyecek. Arap Devrimleri, bölgede bir kapı açacak ve aynı zamanda evrensel değerlere de bir kapı açacak. Ulusal ideolojilerin ve ülkelerin çöküşünden sonra tüm dünyada yeniden bir çok insanın üzerinde hemfikir olduğu değerler, örneğin Barış, insan olmanın temel öğeleri, onur vb yükselecek. Tunus şimdi herkesin üzerinde yoğunlaştığı, barış ve adaleti yükseltecek,ve bazı insanların marjinalleştirilmesini, ötekileştirilmesini engelleyecek. Tunus Devrimi, yeniden özgürlüğü, onuru (Arapçada “karama”) sağlayacak.

Mücadele Birliği: Bu devrimler, bize dünya tarihinde yeni bir döneme girildiğini gösteriyor mu? Buna “Yeni Evre” diyebilir miyiz?

Moez El Hamdi: Tabii ki, devrimle birlikte gelişmeler Arap dünyasına yayıldı. Protestolar, burayla da sınırlı kalmadı, Asya ve Latin Amerika'ya da yayıldı. Bu bize mutluluk veriyor. Bilinçli insanlar tüm dünyada günden güne artıyor; çünkü kaderleri kendi ellerinde. Tunus iktidarı halkın kendi kaderini tayin hakkını tanıyor. Tunuslu bir şairin (Ebu Kasım Şebbi) dediği gibi:

Eğer bir gün insanlar hayat isterse

Kader ona yardım edecektir

Mücadele Birliği: Tunus Devrimi şu an hangi aşamada?

Moez El Hamdi: Tunus Devrimi şimdi geçiş dönemini inşa ediyor. Yeni bir dönem. Gerçek demokrasi ve eşitlik ve ulusal kaynakların adil dağıtımı. Aynı zamanda tüm her yerde düşünme ve açıklama özgürlüğü, ekonomik, sosyal, kültürel değişimler... Şu andaki dönüşüm, yeni gerçekleri ortaya çıkaracak. Sosyalizm tarihte başarısız oldu ama Tunus Devrimi, yeni ekonomik sosyal alternatifler yaratacak.

Mücadele Birliği: Tunus Devrimi'nin bundan sonra izleyeceği yol nasıl olabilir?

Moez El Hamdi: Şu anda seçimler için, ulusal konsey için hazırlanılıyor. Yeni Anayasa hazırlıkları var. Bu yeni anayasa Tunus Halkı tarafından seçimle ve genel oyla, referandumla yapılacak. Bu yeni anayasa politik ayrılma hakkını koruyacak; sivil toplumdaki örgütlenmeler aracılığıyla, örneğin sendikalar vb ile sivil eylemleri geliştirecek.

Mücadele Birliği: Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimcilere vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Moez El Hamdi: Kürt ve Türk devrimcileri özgürlük istiyor. Sadece devrimle insanlar onurlarını ve geleceklerini koruyabilirler.

Aynı duyguları, aynı değerleri ve aynı bakışı sahipleniyoruz. Kapitalizmin yıkıldığı günlerde yaşıyoruz. Alternatif bir sistem bir gün mutlaka kurulacak.

Mücadele Birliği: Bu duygu ve düşünceleriniz için ve bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Moez El Hamdi: Ben teşekkür ederim.

]]>
info@mucadelebirligi.com (ozz) Söyleşi Thu, 29 Sep 2011 14:41:09 +0000
Komünistler Halka Adaletsizliğe Ve Eşitsizliğe Karşı Çıkma Gücü Veriyor -foto- http://mucadelebirligi.com/soylesi/komunistler-halka-adaletsizlige-ve-esitsizlige-karsi-cikma-gucu-veriyor-foto.html http://mucadelebirligi.com/soylesi/komunistler-halka-adaletsizlige-ve-esitsizlige-karsi-cikma-gucu-veriyor-foto.html altLübnan Komünist Partisi Gençlik Federasyonu'ndan Raed ATuya ile MSF'de son yaşananlar üzerine kısa bir söyleşi yaptık.

altMücadele Birliği: İlk sorumuz “Arap Baharı” hakkında olsun. “Arap Baharı”nı nasıl değerlendiriyorsunuz? Gelişmeleri bir devrim olarak adlandırabilir miyiz?

Raed Atuya: Arap Devrimi; ama Arap Baharı ile ilgili problem var; çünkü bu Arap Devrimi organize değil ve pragmatik. Tüm insanlar Arap Baharı'na katılıyorlar, kendi renkleriyle katılıyorlar. Homojen değil.

Mücadele Birliği: Bu gelişmelerin Lübnan'a, Filistin'e yansımaları nasıl olacak sizce?

Raed Atuya: İyi bir etkisi var. bu devrimlerin Lübnan ve Filistin halkıyla ilişkisi var. ilk defa Mısır halkı İsrail büyükelçiliğine saldırdı. Lübnan'da bu devrim, gençliği olumlu yönde etkiliyor. Fakat diğer insanlar için aynı şeyi söyleyemeyiz.

Mücadele Birliği: Türk hükümetinin Ortadoğu'da daha aktif rol alma isteğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Raed Atuya: Kesinlikle negatif bir rol oynuyor. Çünkü Türk hükümeti iyi bir geçmişe sahip değil. Türk hükümetinin ilgisi, buradaki kendi çıkarlarıyla ilgili. Ortadoğu'daki sünnileri destekliyorlar ve kendilerine Ortadoğu'da daha büyük bir rol istiyorlar. Özellikle uluslararası emperyalizmler olan ilişkilerine dayanıyorlar. Ve ABD ile olan anlaşmalarına dayanarak bölgeye müdahale etmek istiyorlar. Örneğin Füze kalkanı... Örneğin Suriye'deki Halk Hareketine müdahale ediyorlar. Aynı anlayış emperyalist ülkelerin Ortadoğu'daki hegemonyalarının yeniden tesisi için çalışıyor.

Mücadele Birliği: Türkiye-İsrail arasında görünürde yaşanan gerginlik hakkında ne düşünüyorsunuz?

Raed Atuya: Tam bir yalan. Arap halkında yanlış bir imaj yaratmaya çalışıyor. Bu planları İsrail hükümeti ile yapmaları mümkün değil. Türk hükümetiyle gerçekleştirmek istiyorlar. Erdoğan tüm Arap halkına bir kurtarıcı gibi gösterilmek isteniyor. Fakat tam bir yalancı

Mücadele Birliği: Gelişmelerin, dünyada yeni bir devrimci durum ve kapitalizmin sıçramalı çöküş evresine denk geldiğini söyleyebilir miyiz?

Raed Atuya: Evet, kesinlikle. Bundan sonra sosyalizm yeniden gündeme gelecek. Arap Baharı'na ilişkin en önemli değerlendirmelerimizden biri, komünistlerin rolünün bu süreçte artacağı, insanlar tarafından yeniden onurlandıracağımız günler gelecek. Çünkü onlar halka adaletsizliğe ve eşitsizliğe karşı çıkma gücü veriyor ve kendilerine olan güveni biriktiriyorlar, değişim istiyorlar.

]]>
info@mucadelebirligi.com (ozz) Söyleşi Thu, 29 Sep 2011 12:21:21 +0000
“Asıl Umudu Veren Gerçeği Bulma İsteği” http://mucadelebirligi.com/soylesi/asil-umudu-veren-gercegi-bulma-istegi.html http://mucadelebirligi.com/soylesi/asil-umudu-veren-gercegi-bulma-istegi.html altMSF'nin birinci gününde Arjantin'den gelen ve yaptıkları eylemlerle bütün dünyada tanınan, insanların yüreğinde ve bilincinde yer edinmiş, Plazo de Mayo annelerinden biriyle, Nora De Cortinas ile bir röportaj gerçekleştirdik;

altMücadele Birliği: Sizi burada görmekten ve sizinle tanışmaktan mutlu olduk. Bize biraz oğlunuzdan, nasıl ve ne zaman kaybedildiğinden bahseder misiniz?

Nora De Cortinas: Oğlumun adı Carlos Gustavo Cortinas. 1977'den beri kayıp. Kaybedildiğinde 24 yaşındaydı. Bu tarihten beri hiç kimse bir açıklama yapmadı. 1977'den 1983'e kadar (Arjantin'de Askeri Dikta dönemi) 30 bine yakın insan kayboldu. Buna ilişkin ne bir özür dileme ne de bir yargılama yapıldı.

Mücadele Birliği: Hikayesini biraz anlatır mısınız.

Nora De Cortinas: Oğlum, politik bir militandı. Peronistti. Kapitalizm ve diktatörlüğe karşı önemli mücadeleler verdi. Oğlum, önce Ulusal Hükümet Enstitüsü'nde çalışıyordu. Sonra özel bir kurumda çalışmaya başladı. Sabah. işe gitmek için evden ayrıldı ve bir daha geri dönmedi

Mücadele Birliği: Siz kaç yaşındasınız?

Nora De Cortinas: Şimdi 81 yaşındayım. Oğlum kaybedildiğinde 47 yaşındaydım. 34 senedir arıyorum oğlumu. 24. yılında bir arama çalışması yapıldı. Nehirde ya da toplu mezarlarda olabileceği söylendi; ama bir kimlik araştırmasına girmediler. Çok kayıp olduğunu kimin kim olduğunu tespit etmenin mümkün olmadığını söylediler. Bunun üzerine kampanyalar yaptık. Katolik olduğum için kiliseye de başvurdum; polise, askeriyeye, siyasetçilere, hepsine başvurdum. Kilise diktatörlüğü tanıyor. Onların toplama kamplarında olduğunu bildikleri halde kıllarını bile kıpırdatmadılar. Kilise de iki türlü: Fakirlerin ve zenginlerin kilisesi. Destek veren kiliseler daha çok yoksullara ait olanlar.

Mücadele Birliği: Hiç umutsuzluğa düştüğünüz oldu mu? Umudunuzu ne ayakta tuttu?

Nora De Cortinas: Asıl umudu veren gerçeği bulma isteği... Bu, 30 bin insan nerede? Gerçeği bulma, hesap sorma, adalet bulma isteği...

Mücadele Birliği: Plazo de Mayo Anneleri tüm dünyaya örnek oldular. En çok da Kürt ve Türk analarına... Cumartesi Annelerini tanıyorlar değil mi?

Nora De Cortinas: Daha önceki yıllardan tanışıyoruz. Bizim acılarımız, kayıplarımız birbirine o kadar çok benziyor ki! Bizi birbirimize yakınlaştıran bu acılarımız. Ben burada olmasam da onların acılarını içimde taşıyorum. Biz de her Perşembe eylem yapıyoruz.

Mücadele Birliği: Son bir soru: Gerçeği aramaya devam edecek misiniz?

Nora De Cortinas: Bütün gerçekler, bütün doğrular ortaya çıkana kadar devam. Tüm çocuklar için devam edeceğim. Sadece Arjantin'dekiler için değil, bütün dünyadaki bu kırımlar bitene kadar. Tüm çocuklar için, tüm analar için...

Kısmi adalet istemiyorum. Herkese adalet istiyorum!

Oğullarımın hayalini gerçekleştirene kadar mücadele edeceğim, yoksulluk, adaletsizlik, ayrımcılık son bulana kadar..

Yaşam hakkı,sağlık hakkı,toprak hakkı(kendi kaderini tayin hakkı) elde edilene kadar...

Çocuklar sokaklarda el açıp dilenmeyene kadar...

Mücadele Birliği: Teşekkür ederiz. Sizi çok seviyoruz. Muços Grassias

Nora De Cortinas: Ben de sizleri çok seviyorum. Oh! Muços Grassias.

]]>
info@mucadelebirligi.com (ozz) Söyleşi Sat, 24 Sep 2011 09:47:41 +0000
Savranoğlu İşçileri İle Söyleşi http://mucadelebirligi.com/soylesi/savranoglu-iscileri-ile-soylesi.html http://mucadelebirligi.com/soylesi/savranoglu-iscileri-ile-soylesi.html alt27 Ağustos Cumartesi günü İzmir Mücadele Birliği Platformu olarak Savranoğlu işçilerinin Cumartesi eylemlerine destek vermek için fabrikanın önündeki eylem yerine “Savranoğlu İşçisi Yalnız Değildir”, “Yaşasın İşçilerin Mücadele Birliği”, “Zafer Savaşan İşçilerin Olacak” sloganlarıyla geldik ve işçilerin alkışları ve güler yüzüyle karşılandık.

Daha sonra eylemlerin vazgeçilmezi olan halaylar çekilip sohbetlere geçildi. Patron işçilerin eylemlerini kırmak için, işçilerin Cumartesi saat 13.00’e kadar çalıştıkları saatleri hafta içine yayarak Cumartesi günü iş çıkışı yaptıkları eyleme olan ilgiyi azaltacağını düşündü. Oysa işçiler, iş çıkışı olmamasına rağmen tam takım fabrika önündeydi. Devrimci İşçi Komiteleri işçileri selamlayan bir konuşma yaptıktan sonra işçilerle sohbetler devam etti. Saat 13.00’te yeniden buluşmak üzere eylem yerinden ayrılındı.

Savranoğlu Deri fabrikasının önünde 27 gündür eylemde olan 3 işçi ile bir röportaj yaptık.

 

Mücadele Birliği: Bize kendinizi tanıtabilir misiniz?

Yusuf Nalban: Merhabalar ben Yusuf Nalban, 1993 yılından beri Savranoğlu Deri Fabrikasında çalışıyorum. Üç çocuk babasıyım. Sendikaya üye olduğum için bahaneler bulunarak tazminatsız bir şekilde işten çıkartıldım.

Mücadele Birliği: Çalışma koşullarınızdan bahseder misiniz?

Yusuf Nalban: Kötü koşullarda çalışıyoruz. Arkadaşlarımızın çoğu bronşit ve astım hastası. Şu anda çoğu arkadaşımız raporlu zaten. Yaş bölümlerinde çalışan arkadaşlarımız bel fıtığı, kaslarından ameliyat olan arkadaşlarımız var. İki arkadaşımızdan biri çalışamaz raporu aldı. Bir diğer arkadaşımız ise 15 gündür hastanede yatıyor. 15 arkadaşımız da nefes almakta zorlandıkları için şu an hepsi raporlu, içerdeki şartlar kötü. Sağlıklı koşullarda çalışılmıyor. Makinelerden yayılan kimyasallar havalandırma olmadığı için insanlara etkide bulunuyor. Bunun içinde hastalıklar ortaya çıkıyor.

Mücadele Birliği: Eylemle ilgili neler söylemek istersiniz?

Yusuf Nalban: Direnişimizin 27. günündeyiz. Sendikayı kabul ettirinceye kadar buradayız, bu 6 ay olur 1 yıl olur... kazanıncaya kadar buradayız. Ya sendika girecek ya da fabrika kapanacak. Kamuoyuna buradan sesleniyoruz, bize destek olmasını istiyoruz. Kamuoyunun bizi burada yalnız bırakmamalarını istiyoruz. Her şey kamuoyunun elinde bize ne kadar destek olurlarsa o kadar başarılı oluruz. Direnişi sonuna kadar sürdüreceğiz.

Mücadele Birliği: Bize kendinizi tanıtabilir misiniz?

Serkan Şencan: Merhabalar ben Serkan Şencan. 1987 doğumluyum ailemle birlikte yaşıyorum. 1 yıl 3,5 aydır burada çalışıyorum.

Mücadele Birliği: Çalışma koşullarınızdan bahseder misiniz?

Serkan Şencan: Ben zımpara bölümünde çalışıyorum. Zımparadan dolayı çıkan toz altında nefes alıyoruz havalandırmalar dıştan gözükse de yeterli çalışmıyor, içerisi toz içinde kalıyor. Kötü koşullarda çalıştığımız için bir çoğumuz rapor almak zorunda kalıyoruz.

Mücadele Birliği: İşten atılma sebebiniz neydi ve eylemle ilgili neler söylemek istersiniz?

Serkan Şencan: Ben iki arkadaşımın direnişe başlamasından 12 gün sonra işten atıldım. 15 gündür ben de buradayım. Benim asıl bölümüm zımpara, işten çıkartılmadan üç gün önce el kadifesi bölümüne alındım. Geçici olduğunu düşünmüştüm, ama ertesi günde el kadifesi bölümüne verildim. Alışık olmadığım bir iş olmasına rağmen normal günlerde çıkartılandan fazla ürün çıkartıyorduk. Fazla ürüne rağmen ustadan baskı görüyordum. Bana çıkartacağım iş için dakika veriyordu. Ben de dakika tutmasının baskı uygulamasına girdiğini söyledim. Söylediklerimiz dikkate alınmadı. Baskı yapıldığını söylediğim için ertesi gününde muhasebeden çıkışımı almamı istediler. Çıkışımda ustayla tartıştığım ve işi yavaş yaptığım gerekçeleri vardı. Biz biliyoruz asıl gerekçenin sendika olduğunu. Eylemle ilgi söyleyeceklerim ise gün geçtikçe destekler artıyor. Umuyorum ki artan desteklerle kazanırız.

Mücadele Birliği: Bize kendinizi tanıtabilir misiniz?

Aydın Gençaslan: Yaklaşık üç senedir Savranoğlu Deri Fabrikasında çalışıyorum. Üç aya yakındır işten çıkartıldım.

Mücadele Birliği: Eylem süreciyle ilgili neler söylemek istersiniz?

Aydın Gençaslan: Emek verdik ve direnişe başladık. Bütün arkadaşların desteğiyle de bugüne getirdik. Çalıştığımız yerde sıkıntılar çok büyük. Sabah 8:00’de başlıyoruz, gece 24.00’e, 01.00’e kadar çalışıyoruz. Çalışma koşullarımızla ilgili hiçbir hak iddia edemiyoruz; hak ettiğimiz zaman da ekmeğimizi kaybetme korkusu oluyor. İşverenin işten çıkarma tehdidi başlıyor. Buradaki bütün arkadaşlar yaşadı; daha önce birlik ve beraberliğimiz yoktu. İşveren, işçileri sen Alevisin sen Kürtsün diye birbirlerinden ayırıyordu. İşsizlik işsizlik dedik ve bugüne kadar geldik, direnmeyi hep erteledik. Ama şimdi direnişteyiz. Gerçekten gurur verici bir ortamdayız şimdi. İçerdeki arkadaşların da desteği tam. Deri-İş sendikası şube başkanımız Makum Alagöz elinden gelen çabayı sergiledi; gece 3-4’lere kadar hep beraber çalışma yürüttük. Tabi ki burada 3 taşeron şirketin olması işimizi zorlaştırdı. Sendikal hak için yetki başvurumuz gelince işverenin ayak oyunları başladı. Fabrikayı İzmir’den taşımaktan tutun; fabrikayı kapatmaya kadar bir sürü oyun deniyor. Ama biz birlikte mücadeleye devam ediyoruz. Kısacaca sürecimiz böyle. Teşekkürler.

Mücadele Birliği/İzmir

]]>
info@mucadelebirligi.com (ozz) Söyleşi Thu, 01 Sep 2011 13:11:29 +0000
Taksim İlkyardım'da Bir Eylem http://mucadelebirligi.com/soylesi/taksim-ilkyardimda-bir-eylem.html http://mucadelebirligi.com/soylesi/taksim-ilkyardimda-bir-eylem.html altTaksim Eğitim Araştırma Hastanesi'nde, taşeron firma Atlas Şirketler Grubu bünyesinde 8 yıldır tıbbi sekreter olarak çalışan Güllü Hanoğlu, 2 gün önce işten çıkarıldı. Sunulan gerekçeler ise; hastane çalışanlarının maaşlarını % 40'ını azaltmaya yönelik taahhütnameyi imzalamamış olması ve Dev-Sağlık İş Sendikası'na bağlı olması. Bu gerekçeler sebebiyle işine son verilen Hanoğlu, 2 gündür hastane bahçesinde çadır kurarak eylem yapıyor. Kendisini bugün ziyaret edip sorunlarını dinledik ve bir söyleşi yaptık:

altaltaltalt

Mücadele Birliği: Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Güllü Hanoğlu: Tabi ki. Adım Güllü Hanoğlu.1973 Sivas Divriği Doğumluyum. Babam gazi, annem ev hanımı. Beş kız bir erkek olmak üzere altı kardeşiz. Zor bir çocukluktan geçip, mücadeleyle başlayan bir hayatla bugüne geldik ve bugün de bu mücadele hala devam ediyor. Taksim Eğitim Araştırma Hastanesi'nde sekiz yıldır çalışıyorum. 2003 yılının Aralık ayından beri görevimi başarılı bir şekilde devam ettirmekteydim. Gördüğünüz gibi az önce hastalarım geldi, internetten duyanlar, basından duyanlar. Bunlar benim tümörlü hastalarımdı, bacağı protez olanlar vardı ve bu halleriyle bana destek vermek için gelmişler. Bunu neden söylüyorum çünkü beni çıkarma bahanelerine geleceğim.

Mücadele Birliği: Oraya gelmeden, burada 8 yıl önce çalışmaya başladığınızı söylemiştiniz deği lmi?

Güllü Hanoğlu: Evet 8 yıl önce başladım.

Mücadele Birliği: Taşeron firma bünyesinde mi çalışıyordunuz?

Güllü Hanoğlu: Evet Atlas Şirket ile. Daha önce Merdan isimli bir firmayla başlamıştım. Sürekli aylık girişler çıkışlar yapılıyor ve firmalar değişiyor. 6 ayda 5 defa girdi çıktı yapılmış bir bakmışsınız Yol olmuş bir bakmışsınız YNR yani taşeronu anlamak çok zor. Ayda bir değişiyor, 3 ayda bir değişiyor, bunun altındaki sebepleri de anlamış değilim yani uzun süreli ihaleler yapılmış olsa mağdur olmayacağız.

Mücadele Birliği: Peki buradaki çalışma koşulları ile ilgili ne söylemek istersiniz? Kendi alanınızda yada diğer alanlarda?

Güllü Hanoğlu: Burada bir temizlik işçisi bir sekreter veya diğer görevliler bir çok işi birden yapıyor. İş sirkülasyon çok yüksek özellikle ortopedi servisi sirkülasyonu en fazla olan bölümlerden biri. Adli vaka olarak, yatan hasta sayısı olarak, hasta başı malzeme alımı olarak. Biz sürekli yazılar yazdık 2. bir sekreter 3. bir sekreter derken maalesef ellerindeki sekreterden de oldular hocalarımız o da ayrı bir şey.(Gülüyor).

Mücadele Birliği: Maaşınız yeterli miydi ya da diğer çalışma şartlarınız nasıldı memnun muydunuz?

Güllü Hanoğlu: Güzel şeylere değindiniz .Bizler 2009 yılına kadar asgari ücretin % 40 fazlasıyla çalışan insanlardık.2009 yılında Sağlık Bakanlığı tarafından bir genelge çıktı maaşların düşürülmesiyle ilgili. Yönetim de bizleri topladı, “kusura bakmayın çocuklar elimizden bir şey gelmiyor maaşlar düştü” denildi. Biz bunun üzerine Başbakanlığa, Sağlık Bakanlığına, Çalışma Müdürlüğüne birçok yere yazılar yazdık. Çalışma Müdürlüğü en son bir müfettiş gönderdi maaşlar zamanında yatmıyor diye. Yapılan teftişler sonucu haklı olduğumuz kararı çıktı ve biz hastaneyi mahkemeye verdik.

Mücadele Birliği: Ondan sonra devam eden bir gelişme oldu mu mücadele ile ilgili?

Güllü Hanoğlu: Mücadele ile ilgili gelişme şöyle, sendikalaşma oldu bir örgütlülüğümüz var şu an. Ben burada Dev-Sağlık İş'in temsilcisiyim. Bir yandan hastaneyi mahkemeye verdiğimiz için bir yandan sendikalı olduğum için bir yandan o taahhütnameyi imzalamadığım için yani haksızlığa gelemediğim için ekmeğime işime sahip çıktığım için bunlar yapıldı bana.

Mücadele Birliği: Kaç yıldır sendikalısınız?

Güllü Hanoğlu: 2009 yılından beri bu hastanede sendikalıyım ama ondan önce de sendika geçmişim vardı.

Mücadele Birliği: Peki sendikacı olarak karşılaştığınız zorluklar neydi?

Güllü Hanoğlu: Yani bir çok zorluğu vardı. Mesela başhekim bir defa beni odasına çağırdı. Başhekim, müdür, müdür yardımcıları, şirketin sahibi ve yardımcısı da odasındaydı. Başhekim bana kesinlikle elemanları olmadığımı söyledi gerekirse sözleşmeyi yani o taahhütnameyi imzalayarak dönebileceğimi söyledi. Ben de kendisine onların elemanı olduğumu çünkü bana gelen ihtar metninde çıkış sebebimde şunun yazdığını söyledim: “Sözleşmeyi imzalamamak, imzalayanlara engel olmak, iyi niyet ve ahlak kurallarına uymamak”. Eğer ben bu sözleşmeyi imzalarsam ahlak kurallarına uymuş mu oluyorum? Ben sizin elemanınız değilsem neden beni muhatap alıyorsunuz? gibi sorular yönelttim fakat bu sorularıma da bir cevap alamadım maalesef. Ben yine mağdur olan tarafım. Bir yandan başhekimlik elemanım değilsin diyor, bir yandan şirket elemanım değilsin diyor çok zorluklar çekiyoruz çok baskılar yaşıyoruz.

Mücadele Birliği: Sizi gerçekten bu gerekçelerden dolayı mı işten çıkarttıklarını düşünüyorsunuz, yoksa sizce altında yatan başka sebepler var mı?

Güllü Hanoğlu: Ben çalışmayı seven çalışkan bir insanım. Haksızlığa gelemediğimden dolayı, mücadelemden dolayı çıkarıldım başka bir sebebi yok. Ve sendikaya bağlı bir sürü eleman var burada. Temizlikten güvenliğe veri giriş elemanına kadar küçümsenmeyecek üye sayımız var. Böyle yerlerde onlar için sendikalaşma doğru değil. İllegal bir örgütmüş gibi görülüyor. Şu anda da bir çok hastanede gördüğüm şu; bu taahhütnameyle haklarımızı elimizden almak isteyen şirketler imzalamadığımız takdirde yada mahkemeye verdiğimiz takdirde aldığımız maaşın %35 faizini onlara geri ödememiz koşulunu dayatıyor

Mücadele Birliği: Siz de bu oyuna gelmediniz tabi ki?

Güllü Hanoğlu: Gelmedim. Arkadaşlarıma baskılar var. Bu akşam bir toplantı yapacaklar veri giriş elemanlarına ve orada da bu baskılar devam eder diye düşünüyorum.

Mücadele Birliği: Bu taahhütname ne zaman elinize ulaştı?

Güllü Hanoğlu: Nisanda geldi bu taahhütname ve haziran ayından beri de ciddi bir baskı var, imzalayacaksınız ya da imzalamayan herkesi çıkartırız diye tehdit ettiler bizi. Bu Atlas firması Samsunda da 5 tane elemanını çıkardı orada da taşeron bir firma olarak faaliyet sürdürüyor. Aldığımız zaten 730 tl ve böyle bir maaşa İstanbul koşullarında yaşamaya çalışıyoruz bir de yerimizde rahat bırakmıyorlar bizi. Verimli olmamız engelleniyor.

Mücadele Birliği: Sizin tam olarak işten çıkarılma tarihiniz nedir?

Güllü Hanoğlu: 08/07/2011 tarihinde çıkışım verilmiş ama yazılı kağıt bugün geldi bana noter yoluyla. Noterden hemen ulaşmadı bana. Cuma günü çıkışım yapılmış ama bana yazı falan gelmediği için ben pazartesi ve salı günü de işe gidip geldim salı akşamı imzam yoktu imzam kaldırılmıştı işine son verilmiştir sebebiyle.

Mücadele Birliği: Bir oturma eylemine başladınız ve bugün 2. gününüz. Bundan biraz bahseder misiniz?

Güllü Hanoğlu: Çadırımı bugün kurdum, dün yoktu o yüzden dün biraz zor oldu bankların üstünde. Gerçi hiç uyumadım arkadaşlar beni yalnız bırakmadı sağolsunlar sabaha kadar dost muhabbetleri ettik. Güzel bir dayanışma var, birlik beraberlik var tek başıma değilim. Doktorlarımızdan, hemşirelerimizden,teknisyenlerden,temizlik elemanından aklınıza gelecek sağlık çalışanlarının tümünden büyük bir destek var ama maalesef üç yerden destek yok; başhekim, hastane müdürü ve Atlas firması.

Mücadele Birliği: Peki bu eyleminiz ne kadar sürecek?

Güllü Hanoğlu: Bunu basın açıklamamda da bildirdim. Süresiz bir eylemdir. Bir kadın olarak mücadelenin nasıl olduğunu göstereceğim .Sırf ben de değilim bunun örnekleri var sanırım. Paşabahç'ede böyle bir kadın eylemci varmış Türkan Hanım galiba. İzmir'de de varmış Batıgül Hanım gibi birkaç örnek duydum böyle.Ne zaman geri adım atarlarsa, ne zaman arkadaşlarımın üstündeki baskıları kaldırırlarsa bu eylemi noktalarım. Sorun benim işsiz kalmış olmam değil çünkü bana iş teklifleri geliyor fakat şu an benim bir davam var bu arkadaşlarımın üzerindeki baskının kaldırılması için buradayım. Sözleşme sorunu çözülsün, baskılar kalksın ve insanlar aldıkları 730 tl maaşla huzurlu bir biçimde işlerine gidip gelsinler önemli olan bu benim için.

Mücadele Birliği: Bu 2 gün içinde fiziksel bir müdahaleyle karşı karşıya kaldınız mı?

Güllü Hanoğlu: Hayır fiziksel bir müdahaleyle karşı karşıya kalmadım ama psikolojik müdahale oluyor mesela basın açıklaması sırasında müdür bey hastane kapısında elini belini koymuş bir şekilde bizi izliyor ve kim var kim yok diye bakıyordu ve bunları belirleyip büyük ihtimalle toplantıda sizin çıkmanız yasak yapamazsınız edemezsiniz şeklinde bir baskı oluşturacaktır.

Mücadele Birliği: Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Güllü Hanoğlu: Tekrar ediyorum benim amacım işe geri alınmak da değil,ben ne iş olsa yaparım ki çocukluğumdan beridir de çalışıyorum gocunmam fakat benim için problem arkadaşlarımın üzerindeki baskılar. Benim derdim benim arkamdan çıkışlar yapmasınlar, arkadaşlarım işlerinden olmasın, maaşları düşürülmesin, yönetim baskı yapmasın, kimse mağdur olmasın. Beni destekleyen herkese çok teşekkür ederim.

]]>
info@mucadelebirligi.com (ozz) Söyleşi Fri, 15 Jul 2011 15:16:20 +0000
Sendika Çalışanı 20 Gündür Eylemde http://mucadelebirligi.com/soylesi/sendika-calisani-20-gundur-eylemde.html http://mucadelebirligi.com/soylesi/sendika-calisani-20-gundur-eylemde.html Tek Gıda-İş Sendikası Genel Merkezi önünde yine bir eylem var. Bu eylem, sendikada uzun yıllar çalıştıktan sonra işine son verilen Tek Gıda-İş Sendikası Genel Merkezi’nde çalışan bir işçinin eylemi...

Tek Gıda-İş Sendikası Genel Merkezi önündeki parkın tel örgülerinde dövizler asılı. Sendikanın tam karşısında bir sandalye parmaklıklara asılmış bir sırt çantası, birkaç gazete, dergi, kitap vs. var.

Genç bir adam sandalyede oturmuş telefonla konuşuyor. Konuşma bitince bize doğru dönerek ayağa kalkıyor. Yanımda TEKEL direnişinde bulunmuş bir işçi var. Onunla tokalaşıyorlar hemen... Yanımdaki arkadaş daha önce ziyarete gelmiş sohbet etmişler. “Uzaktan tanıdım abi... hoş geldin..., Hoşgeldiniz siz de...” diyerek karşılıyor güler yüzle...

Bir taraftan da sağa sola bakıyor... "Size oturacak bir şeyler ayarlayalım. Ben çadır vaziyetine geçmediğim için gelen ayakta kalıyor. Rahatsız olmaya başladım bu durumdan...” diyor. Biz de bir saattir sıcakta otobüste oturduğumuzu söylüyoruz. Parkta çalışanlarla selamlaşıyoruz. Tekel eylemi günlerinden bahsederek sohbet başlıyor.

Uğur Doğan, sendikada santral görevlisiyken “Sendikamızın mali durumu kötü, otomasyon sistemine geçeceğimiz için santral görevlisine ihtiyacımız olmayacak, senin de emeklilğin gelmiş zaten” denilerek işine son verilmiş. Tam 18 yıl 8 ay çalışmış sendikada.

Mücadele Birliği: TEKEL işçilerinin eylemi sırasında en hareketli yerlerden biriydi Tek Gıda-İş Genel Merkezi önü. Şimdi sizin eyleminizle bir kez daha gözler buraya çevrildi. Son 10-15 gündür Tek Gıda-İş ve sizin eyleminiz gündemde... Sendika çalışanı olmanız nedeniyle daha da dikkat çekti eyleminiz.altalt

Uğur Doğan: Evet, buradaki insanlar duyarlı gelip geçenler soruyor. Bir bayan var spora giderken bir iki gün dikkatli dikkatli baktı. Sonra gelip konuştu benimle, başarılar diledi. Yaşlı bayanlar var onlar pazara gidiyorlar pazardan dönüşte gelip sohbet ediyorlar, meyve bırakıyorlar bana öyle gidiyorlar. Çevreden gelip sohbet edenler var. Bir amca var mesela sohbet ediyoruz. Çaykur'dan emekli... Anlatıyorum sendikadaki durumları da 'Onlar değil mi, Çaykur'u bitiren' diyor.

MB: İşçiler sendikalı olmak için mücadele veriyor, siz sendika işçisiyken işten atılıp eyleme başlıyorsunuz... Durumunuz daha bir ilg uyandırıyordur sanırım?

Uğur Doğan: Evet, insanlar önce hayret ediyor, inanası gelmiyor tabii..Sonra malum Tek Gıda-İş'in, TEKEL işçilerinini süreci düşünülünce anlıyorlar. Öfke duyuyorlar o zamanda... Hatta yaşlı bir teyze dayanamadı gitti içeriye girip konuştu... Sonra gelip 'Evladım, yok.. insan değil bunlar, allah yardım etsin sana...” dedi.

MB: 18 yıl 8 ay çalıştım diyorsunuz... Eyleme başladığınızı ilk öğrendiğimde resimlerde genç bir adam var. Çocuk yaşlarda çalışmaya başlamış olmalı, sonra da sendikada çalışmaya başladı diye düşünmüştüm. Ama siz 18 yıl 8 ayın hepsini de sendikada çalışarak geçirmişsiniz. 18 yıl 8 ay çalışmış bir işçinin maaşını Tek Gıda-İş gibi bir sendika ödeyemeyecek durumda olamaz herhalde... Nasıl oldu işten çıkarılmanız?

Uğur Doğan: Evet, 16,5 yaşında Cevizli Şubesi'nde başladım ben bu sendikada çalışmaya. Tam 18 yıl 8 ay çalıştım ve bir gün işime son verildi. Şimdi buradıyım işte... İnsanların ilgisini çekiyor hakikaten, “Nasıl ya.... Sendika mı seni işten attı?” diye inanamayarak soruyorlar. Ama öyle... Gerçi inanılmayacak bir durum yok. Tek Gıda-İş Sendikası'nın TEKEL direnişindeki tutumunu düşününce hiç de garip bir tarafı yok. Sendika sendika olmaktan çıkmış, bir rant kapısı haline gelmiş, şirket gibi işliyor.

MB: Nasıl başladınız sendikada çalışmaya?

Uğur Doğan: Benim annem, babam, amcalarım TEKEl işçisi olarak çalıştılar ve emekli oldular. Ben ortaokulda okurken bir kaza geçirdim. Bir ayağım protez. Sonra okula devam etmedim. Cevizli'deki sendika şubesinde elemana ihtiyaç vardı. Orada başladım çalışmaya. Sabahları açıyoruz, çayına, temizliğine bakıyoruz vs. Özürlü kadrosundan işe başladım. Orada uzun yıllar çalıştım. Çok sonra geldim ben genel merkeze...

MB: 18 yıl 8 ay sonra işinize son verilmesinin bir nedeni olmalı? Ben onu anlamaya çalışıyorum...

Uğur Doğan: Benim dilim sivri... Doğruları savununca, yanlışlara itiraz edince, böyle bir rant kapısında yerin olmuyor doğal olarak. Bu senikanın her şeyini biliyorum ben... Burası tam bir rant kapısı... Bu koskoca bina var ya.... Burada hiçbir iş yapılmaz. Sendika binası bir üretim yapacak değil elbet, ama bir hizmet de yapılmıyor. Burada çalışan eleman da ne yapar? Sendika başkanlarının özel, şahsi işlerine bakar. Yıllarca benim yaptığım gibi... Sendika yöneticilerinin ayakkabısını boyacıya götürür, elbiselerini kuru temizlemeciye götürür, ödenecek faturaları, taksitleri vardır onları götürüp yatırır vs. Bir de buraya buranın işlerini alan taşeron firma sahipleri gelir, giderler... Onlar da yöneticilerin akrabalarıdır zaten... Yıllarca bu binanın inşaat işlerini vb. alan insanlar da sendika yöneticilerinin yakınlarıdır. Buradaki yöneticilerin hemen hepsi taşeron firmalarda işçi çalıştırır. Ben bir süredir burada santralde çalışıyordum. Buradaki bazı davranışlara, haksızlıklara karşı çıkınca, itiraz etmeye başlayınca insanlar rahatsız oldular. Emekliliğimiz de gelmiş zaten bir an önce kurtulmak istediler bu rahatsızlıktan.

MB: Sizin emekliliğiniz gelmişken nasıl işten çıkardılar. 18 yıl 8 ay çalışmışsınız, biraz daha bekleseler emekli oluyormuşsunuz zaten... Yönetimle ciddi boyutlarda problem yaşanmış olmalısınız ki, işinize son vermişler emekli olmanızı beklememişler.

Uğur Doğan: Ben daha 36 yaşındayım, işime son verildiğinde 34 yaşındaydım. Benim daha yaşım genç niye emekli olayım ki? Yani zaten çalışmak zorundayım emekliliğim dolsa bile... Çalışabilecek durumdayım da ayrıca.... Tamam bir ayağım protez ama, çalışabilecek durumdayken niye emekli olayım ki... Ama sendika hesabı yapmış zaten benim emekliliğe hak kazandığım gün gelir gelmez benim sözleşmemi feshetti. Ben resmi olarak 11.05. 2009'da emekliliğe hak kazanmış oluyorum. Sendika benim sözleşmemi 27.05.2009'da feshetti. Önceden hesaplatmışlar yani..

MB: Emekliliğe hak kazanmanızı beklemişler, gün saymışlar yani... Böylece siz de emekliliğiniz geldiği için fazla sorun yapmazsınız diye düşündüler herhalde?

Uğur Doğan: Aynen öyle... Zaten yönetim daha önce muhasebeciyi göndermiş Unkapanı'nda sigorta müdürlüğüne. Günlerimi hesaplattırmış tek tek.. Hatta bir keresinde muhasebeciyle ben de gittim. O bir takım işlemleri için gittiğinde 'senin günlerine de baktıralım' dedi. Oradaki memura sordu. Daha önce hesapladıkları kağıdı çıkarttı oradaki memur. Muhasebeciye de “Size bu personelin gün hesabını çıkartmıştım daha önce” diyerek.

MB: Sizin adınıza günlerinizi hesaplatıp emekli olmanızı kolaylaştırmışlar, hemen emekliliğinizi isteyin diye... Bir işçi günlerini hesaplatmak istediğinde iki üç günü sigorta müdürlüğüne giderek geçiriyor...

Uğur Doğan: Valla haklısınız. Herhangi bir işçi bu iş için iki-üç gün gider gelirdi doğru... Adamlar benim adıma; benim günlerimi hesaplattırıyorlar.Bir insanın günleri niye hesaplattırılır. Bu nasıl bir şeydir, bundaki amaç ne olabilir, yönetim benden kurtulmak istiyor çünkü... Ben emekli olmak istemiyorum ki, ben çalışmak istiyorum. Ama sizin dediğiniz gibi oldu. Emekliliğe hak kazandı nasılsa biz bunun iş akdini feshederiz, tazminatlarını öderiz, fazla proplem olmaz diye düşündüler.

MB: İş akdinizin feshedilmesiyle direnişe başlamanız arasında uzunca bir dönem var. Niye çok sonra eyleme başladınız. Yani iş akdiniz feshedilir edilmez de yapabilirdiniz bu eylemi? Sizin sonradan bu eylemei başlamanıza neden nedir?

Uğur Doğan: Zaten burada ciddi sorunlar yaşıyordum. Yani eskiden beri, Cevizli şubede çalıştığımdan beri biriken şeyler var. Bazı haksızlıklara, yöneticilerin tavırlarına karşı tepki veriyorum sorunlar yaşıyorum, itiraz ediyorum. Çok defa ben de bırakıp çıkmak istedim. Öyle dayanamadığım anlar geldi ki, bırakıp gideyim dedim. Ama ya bir arkadaşım, ya abim gibi saydığım bir insan tuttu beni. konuştu, sakinleştirdi, naslı iş bulacaksın nerede çalışacaksın diye... Bir de evliyim ben, iki kızım var onları düşünüyorum, diyorum ki onların geleceği de söz konusu, bırakıp çıksam ne kadar süre sonra iş bulacağımı bilmiyorum. Ben ilkokul mezunuyum, cahilim, bir mesleğim de yok, çocuk yaşlarda başladık sendikada çalışmaya... Kimi zaman da başka bir yerde çalışsam, orada da benzeri durumlarla karşılaştığımda yine mi bırakıp çıkağım dedim. Çalışmam gerikiyor sonunda... Böyle devam ettik işte 18 sene... Kabullenemediğim bir çok şey var yıllardır biriken, tabii bunları söyleyince, itiraz edince olmuyor.... Buradaki yöneticilerin hepsi yıllardır beni tanıyorlar zaten biliyorlar da halimi tavrımı... Çok defalar tartışmalar yaşadım... 'Buraya kadar sana yol gözüktü' dediler sonunda...

MB: Nasıl geldiniz eylem sürecine?

Uğur Doğan: Çok uzun bir süreç 2009'lara kadar geriye gidiyor işten atılma sürecim. Ben, 11. Mayıs 2009'da emekliliğe hak kazanıyorum. Ve benim 27 Mayıs 2009’da işten çıkışım verildi. Yani emekliliğimi tamamlar tamamlamaz işime son verildi. Ay sonunu beklemişler sadece... Yani ay sonu da gelsin gönderelim diye... Kıdem ve ihbar tazminatlarını ödediler. Ama 18 yıl emek verip de işten çıkarılmayı içime sindiremedim. Hukuksal yollarla hakkını aramaya karar vererek İstanbul 9. İş Mahkemesi’ne işe iade davası açtım ve kazandım da. Dava 18 Kasım 2009’da lehime sonuçlandı ve mahkeme, sendikaya, “Ya işe iade al, ya da 9 aylık ücretini öde” diye bildirimde bulundu.

MB: Sendika davayı temyize götürmüş bir de. Sonra temyizden de lehinize çıktı karar doğal olarak değil mi? Siz de işbaşı yapmak için geldiniz buraya?

Uğur Doğan: Evet, temyize götürdü onu da kazandım, zaten kazanacağım belliydi de.

Sendika, davayı temyize götürdüğünde ise Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 30 Mart 2011 tarihinde aldığı kararla kararla hem işe iademi onayladı, hem de işe iade yapılmaması halinde sendikanın bana 9 aylık değil, 10 aylık ücretini ödemesi gerektiğine hükmetti. Ben de avukatımla bu kararı 5 Nisan’da noter aracılığıyla sendikaya ihtarname göndererek bildirdim. İhtarnamede, “Mahkeme kararı gereğince, Uğur Doğan’ın işe başlatılması, aksi halde tüm yasal haklarının faizi ile ödenmesi” deniliyor.

MB: Sendikanın sizi işe başlatması gerekiyor sonuçta, siz de karar üzerine buraya mı geldiniz?

Uğur Doğan: Tek Gıda-İş Sendikası'ndan cevap geldi bu ihtarnameye 3 Mayıs'ta. “Talebiniz Genel Başkanlığımızca değerlendirilmiş olup en son çalıştığınız işiniz olan santral memuru görevinize başlamanız konusunda karar alınmış bulunmaktadır. 3 gün içinde başvurun ve işinize başlayın.” diye. Ben de 9 Mayıs'ta işbaşı yopmak üzere geldim buraya ama beni içeriye almadılar.

MB: Siz sabah işbaşı yapmak üzere geldiğnizde içeriye alınmamanıza sebep ne gösterildi?

Uğur Doğan: Sendikaya geldiğimde idare amiri bana yöneticiler gelene kadar biraz beklememi söyledi. O sırada sendika başkanı Mustafa Türkel geldi. Beni kapıda gördü ve ‘Kim aldı bunu içeri, çıkarın bu üçkâğıtçıyı dışarı’ diye bağırdı. Ben de ona mahkeme kararı olduğunu ve işbaşı yapmak için geldiğimi söyledim. Bana hakaretler etti, bunun üzerine korumalar beni dışarı çıkardılar. Ben de 155 polisi aradım, daha sonra da karakola giderek hakkında şikâyetçi oldum.

MB: İşbaşı yapmak için geldiğinizde karara rağmen bizzat sendika genel başkanı tarafından tekrar kovuldunuz yani?

Uğur Doğan: Aynen öyle oldu... Ben de 12 Mayıs’ta sendika önünde konuyla ilgili bir basın açıklaması yaptım. Aynı gün sendika yönetimi, orada bekleyen güvenlik polisleri aracılığıyla bana haber gönderiyor . ‘16 Mayıs Pazartesi günü gel işe başla’ diye. Ben de 16 Mayıs’ta işbaşı yapmak için tekrar sendikaya geldim. Ama Mustafa Türkel’in tavrı çok kötüydü. Türkel, yine başladı bağırmaya... ‘Çıkarın bunu dışarı!' diye. Bana 'Sen bu sendikanın içine giremezsin, tuvalete bile gidemezsin’ diye bağırıp hakaret etti. İçeri alınmayayım diye talimat verdi. Ben burada şu güvenlik kabininin yanındaydım, oradan içeri almadılar beni...

MB: Bunun üzerine tavrınız ne oldu?

Uğur Doğan: Biraz tartıştım tabii... İster istemez, gücüme gitti, 18 yılım geçmiş benim bu sendikada... Çayını, demledim, temizliğini yaptım, sendika yöneticilerinin şahsi işlerine koşturdum, bulaşıkçılık yaptım, şoförlük yaptım, yani nerede eleman eksiliği var çalış dedilerse orada çalıştım, güvenlikte kaldım, mesailere kaldığımız günler oldu bizim ve mesai parası almadık... Bir de burada işbaşı yapmak için geldiğimde hakaretlere uğruyorum, nasıl kabul edebilirim... İnanmayan baksın burada güvenlik kameraları var... Baksınlar 9'un daki, 12'sindeki, 16 'sındaki kayıtlara, nasıl bir tavırla karşı karşıyayım.. Ben buranın bir işçisiyim, yıllarım burada geçmiş, ama bana 'Burada tuvalete bile giremezsin sen' deniliyor... Tartıştım biraz, gittim sonra buradan.

MB: Sonra tekar buraya ne zaman geldiniz?

Uğur Doğan: Baktım, 28 Mayıs’ta banka hesabıma 12.200 TL para yatırmışlar. Bu benim 4 aylık ücretime denk geliyor. Bir gün sonra da bana ‘Üç gün üst üste gelmediğiniz için iş akdiniz feshedilmiştir’ diye kâğıt yolladılar. Mahkeme kararına göre, sendika, beni işe başlatsaydı 10 aylık ücretim yerine 4 aylık ücretimi ödeyecekti. Beni işe başlatmış gibi gösterdiler, daha sonra da üç gün üst üste işe gelmediğim gerekçesiyle iş akdimi feshettiler. Böylece 6 aylık ücretini (yaklaşık 30.000TL) ödemekten kurtuldular.

MB: Bu andan sonra artık siz de bir şeyler yapmak gereği duydunuz herhalde, bardağı taşıran son damla oldu, eyleme başladınız öyle mi?

Uğur Doğan: Evet, nasıl olmasın, bana kağıt gönderiyorlar 'gel çalış' diye gidiyorum, üst üste iki defa kovuluyorum, hakaretlere uğruyorum, sonra bir ihtarname geliyor 'işe gelmediğniz için...” insanın tahümmül sınırlarını çok aşan bir durum, böyle bir haksızlığa nasıl dayanabilir insan?

MB: İşe iade davasını kazandıktan sonra işbaşı yapmaya geldiğinizde sizinle konuşsalardı, “Biz seni çalıştırmak istemiyoruz, emekliliğinin dolmasını bekledik ve maddi anlamda bir zarara uğramadan seni göndermek istedik, seninle işimiz yok, gelme” şeklinde bir açıklamada bulunsalardı işbaşı yapmakta ısrar etmeyecek miydiniz?

Uğur Doğan: Benim aklımda böyle bir şey yoktu ki, avukat yanımızda onun yanında ilk işe başlamak için geldiğimde tutunak tutuluyordu zaten. Mahkeme kararı gereğince şu tarihte işe başlamak üzere gelmiştir” şeklinde... Ben daha önce de söylediğim “Hoşgeldiin” diye karşılamayacaklarını tahmin ediyordum ama aklıma asla böyle davranacakları gelmedi. Yani mahkeme kararı gereği çalıştırmak zorundalar bir süre daha çalıştırıp bir şekilde çıkışımı verecekler düşüncesiyle geldim. Yani düşünebildiğim en kötü ihtimal buydu. Ben de gidip işime çalışabildiğim kadar çalışayım, işime sahip çıkayım diye geldim. Ama böylesine bir saldırıyla hakaretle karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim, çok şaşırdım ve onuruma dokundu.

MB: Siz de şikayette bulunduğunuz ve eylem kararı verdiniz öyle mi? Alacak meselesi değil gurur meselesi oldu biraz galiba? İnsanın yıllarca emek verdiği işyerinde 'bu kapıdan içeri bile giremezsin' denilip hakarete uğraması kabul edebileceği bir şey değil elbette... O zaman isyan bayrağını çektiniz herhalde...

Uğur Doğan: Evet, öyle oldu aslında... İşe gelip de üst üste aynı tavırlarla karşılaşınca açıkçası onur, gurur meselesi oldu. Bir de sendika ayrıca Kartal 2. İcra Mahkemesi’nde dava açtı ve 2009’da bana ödediği ihbar ve kıdem tazminatlarını faiziyle birlikte geri istedi biliyor musunuz? Faiziyle birlikte hemde... Rantçı olduklarını buradan anlamak lazım işte... İşçinin hak ettiği parayı faiziyle geri istiyorlar!...

MB: Nasıl, sendika mahkemece hak ettiğiniz tespit edilmiş ve ödenmiş bir parayı geri mi istedi? Bir de faiziyle birlikte? İlginç, biraz tuhaf bir durum değil mi? Zaten mahkeme kararı sonucu ödenmiş bir para bu, talep etmesi veya tahsil edebilmesi mümkün değil ki...

Uğur Doğan: Öyleee... Ama işte buradaki adamların bütün meselesi para, para... Maaşlarından, paralarından bir şey eksilmesin... Böyle tazminat falan öderlerse bu arabaları nasıl alacaklar, bu maaşları nasıl alacaklar? Zaten icra memuru da şaşırdı. Şimdi biz bu icrayı öğrenince itiraz ettik avukatım evrakı hazırladı icra dairesine gittim. Yaşlıca bir memur var. Bu dosyaya ilişkin itirazımı veriyorum diyerek evrakı verdim, evrakı izah etme anlamında da “Saçma sapan bir icra talebinde bulunmuşlar” diye bir cümle kullandım. Memur doğal olarak tecrübesine olan güvenle... 'Hiçbir icra saçma olmaz!..' diyerek cevapladı beni... Ben konuyu bilmediğini anladığım için bir şey demedim evrakı dosyasına koymak için önce bir bakması gerekiyor tabii okuyunca “Yook artık.. Böyle saçma şey olur mu arkadaş?' diye hayretle söylendi.. Sonra da kusuru bakma kardeş 14 senelik memurum, daha böyle bir şey görmedim. Bu nasıl bir şeydir?” demekten kendini alamadı.”

MB:Bu parayı geri alabilme şansı yok zaten sendikanın.

Uğur Doğan: Yok biliyorum, zaten bu iş para işi olmayı çoktan geçti, benimki bir işçinin haklılığı, işçinin emeğine sahip çıkma davası, onuruna sahip çıkmak. Bir de şunu düşünüyorum ben, böyle haksız yere ihtarnameler davalar... yazışmalar bütün bunların parasına yazık değil mi? İşçilerin ödedikleri aidatlardan veriliyor bu paralar... Yazık, değil mi şimdi işçilerin parasıyla, bu açtıkları davaların avukatlık masraflarını, tazminatlarını vs. bir sürü para harcayacaklar, benim buna bile canım yanıyor... gücüme gidiyor, kaybedecekleri belli olan bir icra talebinde bulunuyorlar, bunların masrafları işçiden alınan parayla ödenecek... Biliyor musun benim kafam buraya geldikten sonra açıldı... Valla, öyle kafamda direniş falan böyle bir şey yoktu... Ama geldim bu hakaretlere uğradım, sinirlendim. Bir gün dedim ki, ulan bu adamlar her gün buradan geçiyor, geçsem şuraya bir yere beklesem, sıksam topuğuna bir tane... Bunca yıllık çektiklerime karşılık, burada başka yerlerde çalışanların, işçilerin uğradığı haksızlıklara, horlanmalara karşı bir kez de bizim bir tepkimiz olsun...

MB: Öfke binince binbir türlü şey geçiyor değil mi aklınızdan... İçinizde biriken çok şey var anlaşılan, sadece bu işten çıkarılma meselesi değil, yıllardır biriken birşeyler var yani...

Uğur Doğan: Olmaz mı, onu diyorum ya... Kafam sonradan açıldı benim.... Sonra dedim ki, ulan sen hadi bu adamı vurdun. Sen suçlu durumuna düşeceksin, yok silah bulunduruyorsun, yok adam öldürmeye teşebbüs ettin, yok mahkeme, yok şu yok bu, hapise girecen... arkadan bir sürü laf dolaşacak... hani kötü adam biz olacağız. Burada her şey olduğu gibi devam edecek...

MB: Haklı olduğunuz, işinize sahip çıktığınız için bu olayların geliştiği hatırlanmayacak bile belki... Adam vurmuş cezaevine girmiş birisi olacaksınız... Bunları düşününce...

Uğur Doğan: Öyle valla... Neyse böyle düşünürken, yahu dedim madem bu adamlar benim işe başlamamdan rahatsızlık duydular. Rahatsızlık duymaya devam etsinler, dönüp evime gidecek değilim, bir şey yapıp emeğime sahip çıkmalıyım, işçinin onuruna yakışır davranmalıyım. Düşündüm de . Sonra burada beklemeye karar verdim. Haklarımı alıncaya kadar da bekleyeceğim, çünkü gerçekten bu onur kırıcı hakaretleri, davranışları kabul edemiyorum. Bu direnişin asıl başlama nedeni de budur işte.”

MB: Böyle işe başlamak için gelip, geri çevrilince, geçmişte yaşadıklarınız, daha önce verdiğiniz tepkiler de canlandı hafızanızda, bu da sizi birşeyler yapmak üzere düşünmeye yöneltti sonunda eylem kararı aldınız öyle mi?

Uğur Doğan: Evet. Burada diğer şubelerde çalışan bir sürü işçi var hepsi bu tavrılarla karşılaşıyor, güçlerine gidiyor ama çalışmak da zorundalar, burada başka bölgelerde daha önce yöneticilik yapmış sonra da burada taşeron eleman olarak çalışan insanlar var... Bunlar aklıma geldi... Yani diyorum ya bildiğim, gücüme giden, işçinin emeğinin hiçe sayıldığı, bir sürü şey var burada, niye ben bir işçi olarak bunlara karşı bir tepki vermiyorum, bunları sorgulamıyorum, insanların bunlardan haberdar olmalarını sağlayacak bir tepki vermiyorum diye..Daha önce yaşadıklarım üzerine düşündüm... Yani o kadar çok şey var ki, çalışanlar olarak insanların tahammül etmek zorunda kaldıkları... Bunlar yavaş yavaş aklıma gelmeye başladı... Yıllardır mesela bize yaptırmadıkları iş kalmadı ya... Sendikada çalışıyorduk ama sendikanın her işini yapıyorduk, yöneticilerin de her türlü özel işini yapıyorduk... Öyle planlar, oyunlar çevriliyor ki, burada, öyle rant üzerine dönüyor ki, yıllarca bunları duyarak, bilerek, izleyerek çalışmak zorundaydık... İnsan kabul edemiyor, ama engellemen de mümkün olmuyor... Düşündükçe ben nasıl dayandım bunca yıl diye soruyorum bazen...”

MB: Eyleme başladığınızdan bu yana günleriniz nasıl geçiyor? Tepkiler nasıl? TEKEL direnişi sürecinden insanların bir duyarlılığı var bu da devam ediyordur sanırım?

Uğur Doğan: Evet, gelip soran, konuşan çok oluyor, pek yalnız kalmıyorum, basından arkadaşlar da geldiler, konuştular, haber yaptılar... Beklediğimden daha olumlu bir gidiş var... Buradan gelip geçenler oluyor, bir iki gün sonra dayanamayıp yanıma gelip sohbet ediyorlar. Başarılar diliyorlar, bir ihtiyaç var mı diye soruyorlar... Çevrede çalışanlardan gelenler oluyor, az bir maaşla çalışıp geçim derdinde ne zorluklarla çalışanlar var onlarla dertleşiyoruz, sohbet ediyoruz. Birbirimize moral veriyoruz...

MB: Geldiğimizde çadır kurmadım, oturacak yer bulamıyor gelen diye bir sıkıntı duyduğunuz? Çadır kurmak istemediniz mi? Henüz imkan mı olmadı bir çadır oluşturmaya?

Uğur Doğan: Valla doğrusunu söylemek gerekirse, ben eylemimi yerine getireyim diye ilk günü şu sandalyeyi çantamı, suyumu vs. aldım geldim... Bir iki gün oturdum burada... Çadır değil, de gelip gidenlere oturacak yer bulma sıkıntısı duydum, hani ziyarete gelinen konumundayım ya... Bir de yavaş yavaş yerleşiyorum zamanla neler yapmam gerektiğini düşünüp bir şeyler geliştiriyorum. Örneğin bu dövizleri gün gün oluşturdum. Sonra hepsini asmaya başladım. Böyle sandalye çantayla geliyorum.

MB: Kartal'dan geliyorsunuz, gelirken otobüste dikkat çekiyor mu? Eyleminizi anlattığınız oldu mu?

Uğur Doğan: Olmaz mı? Birgün otobüse bindim, tesadüf daha önceleri de aynı şoföre denk gelmişim, o da işçi sınıfının durumuyla ilgili okuyan, duyarlı biri herhalde, bana dönüp “Aaaa, sen dün haberi çıkan, Levent'te eylem yapan genç değil misin?” diyerek sordu. Ben de anlattım, “Ben şu saatlerde şuradan kalkıyorum, denk getirirsen sohbet ederek gideriz, başarılar diliyorum sana” dedi. Yolcularla da konuşuyorum bazen... Çantadan çok sandalye de olunca biraz binerken güçlük de çekiyorum dikkat çekiyor tabii... Gün gün, bilenler artıyor, çok moral verici, çok duyarlı insanlarımız var...

MB: Burada gününüz nasıl geçiyor?

Uğur Doğan: Ben her sabah 09.00 gibi burada olmaya çalışıyorum. Bazen gecikiyorum da... Çünkü bir otobüsü kaçırırsam 15-20 dakika atıyor.. Sonra oturuyorum buraya bir keyif sigarası yakıyorum. Sonra başlıyorum burada tellere takılı dövizlerimi asmaya... Bunları da sonra tek tek yazdım, önce bir tane sonra iki.... Derken aklıma geldikçe yazıp ekliyorum... Sonra bir bez pankarta yazmayı düşündüm, birkaç güne kadar onu yapmayı düşünüyorum. Sonra öğle saatlerine doğru yöneticiler geliyor... Sendikaya doğru dönüp bir sesleniş yapıyorum. Bunu da basın açıklaması yapmıştım ya ... Oradan aklıma geldi devam ediyorum, sabah, öğleden sonra seslenişte bulunuyorum... Bazen de sessiz oturup öyle protesto ediyorum...

MB: Ne diyorsunuz seslenişinizde?

Uğur Doğan: İşte sendikanın tavırlarına yönelik, işleyişine yönelik, beni işten atmasına, işçilerin parasını nasıl kullandıklarına ilişkin, günü birlik bir şeyler söylüyorum. Bazen yazıyorum, not tutuyorum, öyle onu okuyarak yapıyorum.

MB: Yanınızda var mı böyle not aldığınız bir metin?

Uğur Doğan: Var,var. Çok düzgün değil tabii, hani öyle basın açıklaması metni gibi... Ama var bir tanesini vereyim ya da okuyayım isterseniz?

MB: Evet, okuyabilirsiniz de...

Uğur Doğan: Şöyle seslendim bir önceki gün

“Tek Gıda-İş Sendikası'nın işçi düşmanı yönetimi. Adeta bir çete gibi çalışarak gaspettiğiniz hakkımı derhal iade edin.

Tek Gıda-İş Yönetimi, sizler sendikacı değil, bürokrat olmuşsunuz, faşist saldırılarınıza boyun eğmeyeceğim. Emeğin ve emekçinin düşmanı Tek Gıda-İş Sendikası'nın Genel Yönetimi,sen burada Türkiye'deki bütün işçi sınıfını ve Hava-İş Sendikasının sebep bile göstermeden işten attığı Ayşe Kaya'yı, Nilgün Öğüt'ü, işçi düşmanı Mustafa Türkel'in vahşice dövdürdüğü TEKEL işçisi Metin Arslanı, yiğit TEKEL direnişçilerini ve sınıf dayanışmasını temsil ediyorum.

Siz nasıl yüzü işçiye dönük Türk-İş diyorsunuz? Siz işbirlikçi ve yandaşlarıızla yüzü işçiye dönük bir sendikal anlayışın karşısındaki en büyük tehditsiniz. Bu on sendika yöneticisi ve tabi ki sizler işçi düşmanı Tek Gıda-İş yönetimi kişisel çıkar ve rantlarınız için bu grubu oluşturmak istiyorsunuz, işçi, emekçi sınıfı için değil.

İşçi Salih'in dediği gibi 'Haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytandır'. Ben burada otururken siz nasıl Genel Kurul toplantısı yapacaksınız?

Umut ediyorum ki, bu genel kurulda yürekli ve yiğit insanlar saltanatınıza son verecektir. Aslında sağlam sandığınız ama bir üflemeyle yıkılacak olan kağıttan iktidarınızın altında kalacaksınız. Sizi tüm dünya işçi sınıfı adına şiddetle ve esefle kınıyorum....”

Böyle buna benzer bir şeyler... Gerçi daha önce çok daha sert şeyler söylüyordum, haber yapmaya gelen bir abi beni uyardı, başını derde sokacak şeyler söyleme diye... Yani hakaret davası, saldırı vs. sebeple dava açma suçlu duruma düşme nedeni olacak sözler kullanma diye...

MB: Genel Kurul yaklaşıyor, burada kalmanız sıkıntı yaratabilir? Dilerim kısa zamanda işinize geri dönersiniz ama eğer eyleminiz sürüyor olursa o süreçte sıkıntı yaratabilir burada olmanız. Sizin burda durmanızı engellemeye çalışabilirler.

Uğur Doğan: Ben de onu istiyorum zaten... Sürsün bu eylem, Genel Kurul toplantıları başladığı zaman burada olayım, bakalım ne yüzle girecekler içeriye toplantı yapacaklar, 'Yüzü işçiye dönük sendika'ymış, hepsi yalan bunların... Hepsi kendi yerini koruma kaygısı, rantlarını kaybetmeme çabası... Ben burada sendikanın işçisi olarak, işsiz kapının önünde beklerken bakalım nasıl girip toplantı yapacaklar... Her gün konuşacağım burada onların işçi düşmanı tavırlarını anlatacağım.

MB: Burada beklemenizi engellemek isteyebilirler?

Uğur Doğan: Yok, yasallık yönünden ellerinden hiçbir şey gelmez çünkü ben burada 'Süresiz bekleme' için emniyetten izin aldım. Çadır kurmak istersem o zaman da belediyeden izin alacağım.

MB: Neden yasal olarak başvurma gereği duydunuz? Kimse böyle bir şey yapmıyor, gerek de yok sonuçta bir eylem bu?

Uğur Doğan: Birincisi bu yöneticilerin ne yapacağı belli olmaz. Bir bakarsınız, toplamaya başlarlar buradaki dövizleri, eşyaları atarlar, gelip yasal değil, şudur, budur diye tartışmaya kalkarlar... İkincisi de onlara güvenmediğim için, bir şeyler almak için gittiğimde ya da tuvalete bile gitsem bu eşyaları topluyorum, gidip bir yere bırakıyorum, sonra dönüp açıyorum. Çünkü döndüğümde sandalyeyi, dövizleri yerinde bulamayabilirim. Çadır kurmamaktaki bir nedenim de bu zaten, çadır kurduğumda buradan ayrılırsam çadırı yerinde bulamayabilirim. Benimle birlikte bekleyen en az biri daha olmalı ki ben buradan ayrılabileyim... Onun da başka bir sorumluluğu var tabii.. Şimdi bugün çadırı kurup üç-beş gün sonra o çadırı açamazsam olmaz. İşçi sınıfına yakışır davranmak gerek, çadır açarsam eylem sürdükçe o çadırı da burada ayakta tutmam gerek, bu da birkaç insanın benim gibi burada durmasını gerektirecek... Destekte bulunmak için konuşan arkadaşlar oldu sağolsunlar çok insan var, biz geliriz, nöbetleşe bekleriz diyen... Bakalım genel kurula doğru çadır kurmayı düşünüyorum...

MB: Genel Kurul sürecini de bekliyorsunuz yani... O zamana kadar sürer mi diyorsunuz bu eylem?

Uğur Doğan: Ben işinden atılan bir işçiyim, işçi sınıfını temsil ediyorum artık. O yüzden de bu direniş işim iade edilinceye kadar, tüm haklarımı alıncaya kadar sürecek. İşçilerin, emekçilerin, her türlü işi yapıp da hakkını alamayanların temsilcisiyim, burada bir sınıfı temsil ediyorum, burjuva sendikacılara karşı o yüzden de kararlılıkla devam edeceğim...

MB: Daha önce TEKEL eylemi sürecinde ne düşünüyordunuz?

Uğur Doğan: Ne düşünebilirim ki, diyorum ya 18 yıl geçirdim ben burada, ailemdeki bir çok insan TEKEL işçisi olarak çalıştı, emekli oldu. Ve ben bu sendikada işçilerin parasının nasıl harcandığını biliyorum. Çok basit iki örnek vereyim, arabaları park ettikleri yerin üstündeki çatı var ya... Hani açğaçlar geçiyor arasından... Oradaki çatıya onmilyonlarca para verdiler... Ağaların arabalarının üzerine çam yaprakları düşmesin, çizilmesin diye... Bir örnek daha vereyim... Buradan sendika yöneticisi yola çıkıyor Ankara'ya oradaki şoförü de arıyor o da yola çıkıyor. Bolu'da bunu karşılıyor, İstanbul şoförü yöneticiyi devrediyor Ankara'dan gelen şoföre tekrar buraya dönüyor. Ya da yönetici Ankara'ya gidecek, kendisi uçağa biniyor, şoförünü önceden arabayla gönderiyor, kendisini havaalanında karşılayıp alsın diye... Bütün haksızlıkları, işçinin emeğinin nasıl çarçur edildiğini görüyorum gözlerimle... Ve şunu ben de unutmuyorum TEKEL işçileri gibi... “Tek kişi kalsa da 4-C'ye karşı mücadele etmeyen şerefsizdir, namerttir” diyen adamlar, binlerce işçiyi ailesiyle, çoluk çocuğuyla oraya toplayanlar ne yaptılar? Çok öfke duydum, biliyorum çünkü burada dönen rantları, hesaplarını... Ve üstelik ne oldu biliyor musunuz? Bir gün eşimi ve çocuklarımı getirdim buraya, bana “Utanmıyor musun çoluk çocuğu toplamış getirmişsin? Ne işleri var bunların burada?” dediler. Kendileri binlerce insanın çoluğunu çocuğunu o kışta, karda günlerce bekletmediler mi? Bunlar aklıma gelince daha bir öfke duyuyorum. Diyorum ya bir tek ben değilim hakkını alamayan, emeği hiçe sayılan, işçi sınıfı, emekçi insanlar için buradayım bir de...

MB: İlk önce böyle kişisel hak almayla başlıyor, sonra sınıf bilinci daha bir ortaya çıkıyor sanırım?

Uğur Doğan: Öyle tabii... Yani daha çok düşünüyorsun, bir işçi olarak, emek vermiş bir insan olarak bunu bütün sınıfın mücadelesi olarak görüyorsun, çünkü binlerce işçi var emeğinin karşılığını alamayan... Sınıf olarak düşünmeye, öyle hareket etmeye başlıyorsun. Ben çadır kurma konusunda o yüzden böyle davrandım.. Yani çadırı kurarsam o işçi sınıfının çadırı... eylem başarıyla bitinceye kadar orada durmalı diye... Bir de okuyorum burada beklerken... İnsan daha geniş, daha sınıf bakış açısıyla düşünüyor... Gelenlerle konuşuyorum, tartışıyorum... İyi de oldu biraz, yeniden kitap okumaya başladım...

MB: Mücadelenizde başarılar dileriz. Teşekkürler sohbet için....

Uğur Doğan: Benim için de güzel bir sohbet oldu, yalnız geçirmemiş oldum zamanımı, size de kolay gelsin...


 


 

]]>
info@mucadelebirligi.com (serpil) Söyleşi Fri, 15 Jul 2011 13:45:52 +0000
Konak İşçileriyle Söyleşiler http://mucadelebirligi.com/soylesi/konak-iscileriyle-soylesiler.html http://mucadelebirligi.com/soylesi/konak-iscileriyle-soylesiler.html altAbuzer YILMAZ: 1 Mayıs bu yıl İstanbul’da da kutlandı. İzmir’de de kutlandı. 1 Mayıs’tan geldik, geldikten sonrada burada oturduk arkadaşlarla hem 1 Mayıs'ın değerlendirmesini yaptık, hem de bundan sonra bize yakın olmayan sendikalara neler yapmamız gerektiğini düşündük. DİSK bölge temsilcisi Ali ÇELTEK’in olduğu yere 12 arkadaş gitti. Önce onlar oradaydı orada çalışanları dışarı çıkardılar. Biraz içerde sürtüşme oldu, ama arkadaşlar pencerelere çıktılar, kapıları kapattılar sendikayı işgal ettiler. Arkadaşlar sendikayı işgal ettikten sonra biz de buradaki arkadaşlarla destek amaçlı oraya gittik. Aşağıda kaldık, diğer insanlar geldi sendikalar geldi, Genel-İş Sendikası geldi DİSK’e bağlı sendikalar geldi hepsi oradaydı. Tabi bunlar çamur at izi kalsın politikası ile buradaki insanlara yalan söyleyerek çamur atarak insanları bu yönle karşı karşıya getirme politikası izlemeye çalıştılar. Biz de “bunları kim söylüyorsa bu çamuru kim atıyorsa bunları ispat edecek” dedik. Attıkları çamuru anlatacaklar bize. Geldiler, bize “böyle bir şey yok” dediler. Biz de onlara resmen küfür ettik, Selçuk arkadaş yukardan resmen küfür etti. Adam her şeyi içine sindirdi, söylediği kelimeleri yuttu. Ve orada başladılar yalvarmaya “arkadaşlar burası sizin iş kolunu değil” dediler. Biz DİSK Ege bölge temsilcisi olan Ali ÇELTEK’in olduğu yeri bastık. Biz bunu söyledik orada. Birleşik Metal İş Sendikası şube başkanı ve yöneticileriyle birlikte bize saldırdılar. İçerde biraz itişme kakışma oldu. Aşağıdan arkadaşlar yukarı çıktı saldırı var diye. Yukarı çıkınca baya bir arbede yaşandı daha sonra polis araya girdi. Onları bir odaya kapattı. Biz de arkadaşlarla konuştuk, eylemimiz zaten bir uyarıydı. Bize “hiçbir şey yapamazsınız” diyenlere neler yapabileceğimizi gösterdik. Eylemlerimiz devam edecek, yeni kararlar alırsak bu kararları en kısa zamanda hayata geçireceğiz. Kesinlikle eylemlerimiz bitmedi devam edecek. Hem CHP il ve ilçeye ye yönelik hem de seçim bürolarına yönelik eylemlerimiz devam edecek. Sokakta onları konuşturmayacağız. Bizi duymayanları bizde duymayacağız, bizi duymayanlara sandığa gitmeyerek hesap soracağız.

Selçuk Kamiloğlu: Ege bölge temsilcisi Ali Çeltek’in bağlı olduğu sendikayı basmamızın nedenlerinden biri bizi görüşmeye çağırdığı zaman saygıyla karşıladık. Gittik, komite olarak toplandık görüştük. Görüşmeleri kendi açısından yorumladı kendi açısından çizgi senaryo yazdı sonra emniyete bizi şikâyet etti. Emniyet bizi görüşmelerden 15 dakika sonra bütün arkadaşlarımızı gözaltına aldı. Emniyete gittiğimizde Abuzer, Selçuk, İsmail ayrılın arkadaşlardan dediler. En son Selçuk İle İsmail kalsın deyip Abuzer’i aldılar. O sırada emniyet amirlerinden birinin odasına çekilip neredeyse hakaret boyutuna gelecek şekle getirmişler.

Ali ÇELTEK, “işte işçiler taşeronu kabul ediyor, biz taşeronla belediyeyle anlaştık, ama Abuzer ve komitede olan arkadaşlar anlaşmaya karşı geliyor işçileri tehdit ediyor” diye bizi şikâyet etmişler. Biz de işçi sınıfı olarak gururumuza yediremedik. Bundan dolayı Ali ÇELTEK’e gereken neydi, biz dedik “işgal edeceğiz”, bunu yüzüne karşı da söyledik. Burada İzmir’de 1 Mayıs’ta arkadaşlar “Pazartesi günü DİSK’i işgal edeceğiz, seni de kapı dışarı atacağız orası bizim yerimiz” diye söylemişler. İnanmamış, bizlerle dalga geçmiş. Nasıl emniyete şikayet edip dalga geçtiği gibi biz de ona bizim nasıl kararlı ve onurlu işçiler olduğumuzu öğretmek istedik. Nitekim fazlasıyla da öğrettik ama sanmasınlar bu eylemler bitti. İçerde onların şahsi eşyalarına, DİSK’in özel herhangi bir eşyasına kesinlikle dokunmadık. Ama gene polise şikâyet ettiler bizi. Biz de polis gitmediği takdirde benzin döküp hepimiz yakacaktık kendimizi, atlayanlar camdan atlayacaktı ölümüne. Biz bu şekilde söyledik, buna rağmen Ali Çeltek polisi çekmedi. Ondan sonra polis, “biz bu riskin altına giremeyiz” diyerek çekildi. Daha sonra Abuzer’le arkadaşlar görüşme yaptılar. Biz de “bugünlük bu kadar yeter, bu Ali Çeltek’e vereceğimiz dersin başlangıcı” dedik. Ama bundan sonrakilerde bu kadar sabırlı, bu kadar ılımlı olmayacağımızı da buradan söyleyelim.

ZAFER SAVAŞAN İŞÇİLERLE GELECEK

YAŞASIN İŞÇİLERİN MÜCADELE BİRLİĞİ!

KONAK TAŞERON İŞÇİSİ YALNIZ DEĞİLDİR!

İzmir Mücadele Birliği

]]>
info@mucadelebirligi.com (ozz) Söyleşi Tue, 03 May 2011 15:57:25 +0000
Konak Taşeron İşçileri 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’ndaydı http://mucadelebirligi.com/soylesi/konak-taseron-iscileri-1-mayis-ta-taksim-meydani-ndaydi.html http://mucadelebirligi.com/soylesi/konak-taseron-iscileri-1-mayis-ta-taksim-meydani-ndaydi.html alt1 Mayıs’ta 1 Mayıs Alanı Taksim’e giden eylemlerinin 66. gününde olan Konak taşeron işçilerinin Taksim'e dair düşüncelerini aldık.

Mücadele Birliği: Öncelikle merhaba diyoruz, Dün 1 Mayıs’tı ve siz İstanbul’da 1 Mayıs’a katıldınız, bununla ilgili duygu ve düşüncelerinizi alabilir miyiz?

İşçi Eşref: 1 Mayıs’a ilk defa katılıyorum, benim için çok önemli bir gündü. Ve biraz üzüldüğümüz bir gündü. Biz burada bu işçi bayramına gitmeye karar verdik. Burada Ayışığı Sanat Merkezi’ne ve Mücadele Birliği’nden arkadaşlara çok teşekkür ederiz. Bizi burada olduğu gibi orada da yalnız bırakmadılar. İstanbul’a gittiğimizde orada farklı iş kollarında çalışan işçi arkadaşlarımızı gördük. Çok güzeldi.

Mücadele Birliği: Orada siz bir eylem gerçekleştirdiniz, bununla ilgili neler söyleyeceksiniz?

İşçi Eşref: Evet biz orada kürsüyü bastık, kürsüyü işgal ettik. Neden? Çünkü bizlere verilen sözler tutulmadı bizler de buna karşılık sesimizin duyulması için bunu yaptık ve orada bir arkadaşımız devam eden eylemimizle ilgili kısa bir konuşma yaptı. Orada farkı iş kollarından arkadaşlar vardı dedim Ontex işçileri oradaydı, tekel işçileri oradaydı, PTT işçileri oradaydı. Onlarla oturduk konuştuk, yaşadığımız sorunlarla ilgili dertlerimizi konuştuk.

Mücadele Birliği: Orada az önce senin de bahsettiğin gibi sadece Ontex, PTT işçileri değil farklı iş kollarından bir sürü insan vardı. Orada bir buçuk milyon insandan bahsediliyordu. Bu sende nasıl bir duygu yarattı, neler hissettin?

İşçi Eşref: Bizleri orada çok güzel karşıladılar. Bizler orada yalnız olmadığımızı gördük.

Selçuk KAMİLOĞLU: 36 yaşındayım ömrümde ilk defa 1 Mayıs kutlamalarına katıldım. Taksim'de bu ikinci 1 Mayıs kutlaması onu öğrendik. Çünkü geçtiğimiz zaman zarfı içerisinde orada şehit olan işçi arkadaşlarımız var. Onların ruhu şad olsun. Biz de gerekirse orada şehit olmayı istedik çünkü niye, ekmeğimiz için. Orada kürsüyü işgal ederken önce şehitlerden, 77 yılında ölen şehitlerden binlerce kez özür diledik içimizden, çünkü onların anısı oradaydı. Onların anısına terbiyesizlik yapmamak için. Ve 1 Mayıs’a ilk katıldım, ikincisi 1 Mayıs kürsüsünü işgal ettik, pankartımızı açtık, sesimizi milyonlara duyurduk. Ve oradaki coşkuya, desteğe de kelimelerin bittiği yer derler ya aynı o şekilde ifade edilecek gibi değil orada yaşanılması gerekiyor. Benim için 10 numara çok güzel geçti, arkadaşlarım için de aynı. Yani hayalimizden böyle bir şey bile geçmemişti, böyle bir şey yapacağımızı da hiç sanmıyorduk. Biz eylem kararlarımızı bir anda alıyoruz. Hani öyle geçin masa başında düşünün yok. Atıyorum Konak’ta bir eylem yapacağız, Basmane’den Konak’a yürürken şu eylemi yapacağız bitti. Yani öyle ani kararlar ve emin adımlarla gidiyoruz.

İşçi Ahmet: 1 Mayıs’a ilk defa katıldım. Taksim mitingi çok güzeldi, bizim için de çok güzeldi. Çünkü biz ayrı bir renkle gittik oraya, turuncu renkle, iş elbiselerimizle gittik. Herkes bizi farklı gördü, herkes bizi çok destekledi. Biz alana gittiğimizde bize söz vermediklerinden biz kürsüyü 5 dakika işgal ettik. İşgalden sonra tamam dediler size söz hakkı vereceğiz. Söz hakkı verdikleri halde yine kürsüye çıktığımızda mikrofonu bizden kaçırdılar. Biz mikrofonu zorla aldık. Biz orada konuşmamızı yaptık, sloganımızı attık, çıktık geldik. Başka bir şey yok.

İşçi Fatih: 15 kişi gittik oraya ama herkes bizimle birlikteydi.

 

İzmir’de 1 Mayıs’a katılan bir işçinin de görüşlerini aldık.

Çerkez CERAN: 1 Mayıs gerçekten ilk katılmam olmasına rağmen ama çok güzel geçti. Kitle tarafından çok güzel karşılandık. Daha sonra 30 kişi ile alana girdik. Biz kürsüde söz hakkı istedik ama bize söz hakkı vermediler sendikacılar. Onun üzerine biz karşı karşıya geldik sendikacılarla. Bir şekilde bizim dediğimiz oldu. Biz 66 gündür oradayız ne yaşadığımızı, kimlerin yanımızda olduğunu kimlerin olmadığını bir şekilde halkımıza ve gereken yerlere ilettik. Onun dışında Ali ÇELTEK'e biz konuşma hakkı vermedik. Konuşmasını kestik. Ali ÇELTEK bizim yanımızda olmayan bir sendikacı. Biz 66 gündür buradayız, biliyoruz ki Ali Çeltek bizim yanımızda değil her zaman CHP’nin yanındaydı. Onun için biz 1 Mayıs’ta Ali Çeltek’e kızgınlığımızı ilettik, bütün sendikalara da sesimizi duyurduk. Umarız ki duyarlar.

KONAK TAŞERON İŞÇİSİ YALNIZ DEĞİLDİR!

YAŞASIN İŞÇİLERİN MÜCADELE BİRLİĞİ

İZMİR MÜCADELE BİRLİĞİ

 

]]>
info@mucadelebirligi.com (ozz) Söyleşi Tue, 03 May 2011 15:40:06 +0000