Sunday, Feb 05th

Güncelleme:12:44:57 AM GMT

Başlıklar:
RSS
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Taylan Işık

Taylan Işık

Neden Geçici Devrim Hükümeti?

altBir ülkede emekçi sınıflar, ezilen, sömürülen kitleler sürekli eylem halinde, tekelci burjuva sınıfın egemenlik sınırları dışında hareket ediyorlarsa ve egemen sınıf onları bir türlü kendi sınırları içine çekemiyorsa, egemenlik altına alamıyorsa orada merkezi, birleşik, genel ayaklanmanın koşulları oluşmuş demektir.

Çünkü böyle bir durum mevcut ise, bu ancak söz konusu ülkede kitleleri harekete geçirecek güçlü maddi temellerin, objektif koşulların varlığı ile açıklanabilir. Böylesi koşullar, yani kitleleri sokaklara, meydanlara itecek maddi koşullar olmadan hiçbir güç bu denli yaygın bir kitle hareketini yaratamaz.

Kürdistan ve Türkiye halklarından; ama özellikle ve öncelikle de Kürt halkından sözediyoruz. Kürt halkının son otuz yıllık savaşını bir yana bırakalım, Uludere katliamına karşı düzenlediği kitle gösterileri, öfkeli ruh hali, eylemlere katılım düzeyi bu halkın nasıl bir ayaklanma durumunda olduğunu anlatmaya fazlasıyla yeter.

Ne var ki, ayaklanma başlı başına bir amaç değildir, olamaz da. Bir halk salt ayaklanmış olmak için ayaklanmaz. Bir halk ayaklanma haline gelmiş ise bu onun artık yaşamsal sorunlarının çözümünü istediği içindir. Başka bir ifadeyle, bir halk yaşamsal sorunlarının kesin ve nihai çözümü için ayaklanmaya başvurur ve dahası ayaklanan bir halk her şeyden önce “zafer” ister.

Bunun dışında bir halk ayaklanmaz; yaşamın katlanılmaz hale getirilmesinden dolayı ayaklanmışsa bile zaferden emin olmadıkça ayaklanma durumunu uzun süre devam ettirmez. Genel ayaklanmanın ya da devrimin zaferle taçlanması demek öncelikle politik iktidarın ele geçirilmesi demektir. Bir halk ancak önüne böyle bir hedef konduğunda ve bu hedefe ulaşacağına inandığında sonuna kadar gitme iradesini gösterir.

Demek ki, bir halk, ölümüne bir savaşa gireceği zaman ne için savaştığını, hedefinin ne olduğunu, kendisini kesin kurtuluşa götürecek şeyin ne olduğunu bilmek ister. Kürdistan ve Türkiye halklarının önündeki temel sorun budur. Kürt halkı ve Türkiye emekçi sınıfları ne için savaştıklarını, zafere nasıl ulaşacaklarını, politik hedeflerinin ne olduğunu büyük bir açıklıkla bilmek isterler.

Böyle bir bilinç açıklığı gerçekleştiğinde iki ülke halklarının egemen sınıfa, devlete ve düzene karşı mücadelede büyük bir atılıma girişeceklerinden şüphe yok. Çünkü Türkiye işçi sınıfı ve diğer emekçi güçlerin, devrimci güçlerin devrimci düzene ve egemen sınıfa karşı mücadelesi belli bir ivmeyi yakalamışken Kürt halkının ayaklanması da belli bir olgunluğa erişmiştir.

Bu olgunluk düzeyi, mevcut bilinç ve politik hedef durumu itibarıyla gelinebilecek en ileri noktadır. Bu noktadan daha ileri gitmek ancak daha somut, net, kesin kurtuluşa götürecek hedefin Kürt halkının ve Türkiye emekçi sınıflarının önüne konmasıyla mümkün.

Bu hedef politik iktidarın ele geçirilmesinden başkası olamaz. Çünkü bu hedefin gerçekleştirilmesinden başka hiçbir mücadele Kürt halkını ve Türkiye emekçi sınıflarını kesin kurtuluşa götüremez, yaşamsal sorunlarını çözemez, elde ettikleri kazanımları dahi kalıcı hale getiremez.

Tekelci sermaye sınıfı ve onun politik zor aygıtı olarak devlet, tehlikeye düşen sınıf egemenliğini korumak ve ayakta tutmak için iki ülkenin emekçi halklarına karşı büyük bir saldırı içindeler. Bu nedenle, iktidarı hedeflemeyen hiçbir eylem devleti ve hükümeti amaçlarını gerçekleştirmekten alıkoymuyor. Bunun en bilinen ve hafızalarda canlılığını koruyan örneği Büyük Tekel Eylemi’dir.

Devlet ve hükümet, dünya çapında etki yaratan eyleme rağmen Tekel işçilerine yönelik planı gerçekleştirmekten vazgeçmedi. Bu konuda örnekler sayılmayacak kadar çoktur. Ama hepsinin ortak çizgisi şu ki, devlet ve hükümet ayakta kaldığı sürece sermaye sınıfı saldırı planlarını yaşama geçirmekten vazgeçmiyor; vazgeçmeyecektir de. Bu gerçeğin devrimci güçler tarafından iki ülkenin emekçi halklarına büyük bir açıklıkla anlatılması gerekir.

Bütün bunlardan ve bugüne kadarki mücadele deneyiminden çıkarılacak sonuç, Kürt ve Türk halklarının, emekçi sınıfların önlerine birinci, temel hedef olarak politik iktidarın ele geçirilmesini koymaları gerektiğidir. Bu hedefi onların önüne koyması gerekenler örgütlü devrimci güçlerdir.

Politik iktidarın devrimle ele geçirilmesi hedefi, kendiliğinden ve doğrudan Geçici Devrim Hükümeti sorununu gündeme getirir. Belli bir olgunluğa erişen devrimci mücadele ve ayaklanma durumunu daha ileri sıçratacak, hamle yaptıracak hedef de budur.

Geçici Devrim Hükümeti sorununun ele alınması ayaklanma halindeki kitlelere uğruna dövüşecekleri somut bir hedef göstermiş olacak. Geçici Devrim Hükümeti sorunu ele geçirilecek politik iktidarın en önemli organıdır. Dolayısıyla bu konunun ele alınması kitlelere devrimci öncünün bu konudaki güvenirliği, kararlılığı, ciddiyeti, zafer elde etmedeki cesareti hakkında net bir fikir verecektir.

Kitleler ölümüne bir savaşa girdiklerinde ya da girmeye karar verdiklerinde birincisi ne için savaştıklarını bilmek; ikincisi zaferden emin olmak isterler. Yenilecekleri ya da boşa savaşmış olacakları baştan belli bir savaşa girmezler. Geçici Devrim Hükümeti sorununun devrimci öncü tarafından ele alınması, böyle bir hükümetin programının ilan edilmesi, zaferin ilk gününden itibaren ne tür önlemler alacağının ilan edilmesi ayaklanma halindeki kitlelerin kafalarındaki bu sorunu çözecek, onların çok daha kararlı, çok daha cesur bir savaşın içine girmelerine yol açacaktır.

Öncünün devrim istemesi yetmez, tarihsel görevini yerine getirebilmesi için devrimin getirip önüne koyduğu sorunları da görmesi ve çözmesi gerek. Bu görev bugün Geçici Devrim Hükümeti sorununun ele alınması görevidir.

Devrimin Öncü İşaretleri

altUludere katliamının Kürt halkının bilincinde ve özgürlük mücadelesinde bir dönüm noktasına işaret ettiğinden artık şüphe yok. Kürt halkı büyük bir çoğunlukla faşist devletten ve tekelci kapitalist sistemden düşünsel, ruhsal, manevi, akla gelebilecek tüm diğer yönlerden kopmuştur.
O toprakların başka bir coğrafya, başka bir ülke olduğu, o topraklarda yaşayan halkın başka bir ulusa ait olduğu, net biçimde ortaya çıktı. Barzani bunun farkında olduğu için elini çabuk tutarak Kürt halkı devrimci kanallara akmasın diye, dolarlar dağıtıyor. Türk devleti, “kendi” topraklarında başka birilerinin “kendi” halkına para dağıtmasına sesini çıkaramıyor.
Faşist devlet ise çaresiz. Kürt halkının enerjisinin devrimci kanallara akmasını önleyecek her çareye razı. Bir-iki yıl önce, Kürt halkının devrimci başkaldırısını önlemek için Amerikan ordusunu çağıracak kadar çaresizleşmişti. Bir devrime razı olmaktansa bir işgali yeğleyeceğini göstermişti. Şimdi ise, Barzani’nin Kürt halkı içinde taraftar bulmasına, güçlenmesine razı.
“Devlet kendi halkını bombalamaz” sözü Recep Tayyip Erdoğan’a ait. Suriye’ye karşı Türk ve Kürt halklarını kışkırtmaya çalışırken işte bu demagojiye başvuruyordu. Oysa Paris Komünü’nden yani, 1871’den beri sömürücü sınıfların, iktidarlarını tehlikede gördükleri anda gözlerini kırpmadan “kendi” halklarını bombaladıklarını, “kendi” topraklarını işgal etsinler diye başka devletlerin ordularını çağırdıklarını biliyoruz.
Uludere’de, “devlet kendi halkını bombalamaz” diyen Recep Tayyip Erdoğan’ın devleti “kendi” halkını bombalamıştır. Bunu Kürt halkını sindirmek, korkutmak, gözdağı vermek için yaptılar. Ancak, attıkları adımın yarattığı yıkıcı öfke ve kızgınlık karşısında dehşete, korkuya, paniğe kapılanlar kendileri oldu.
Başlarda, “terörle mücadelede olur böyle şeyler” demeye getirdiler. Kürt halkının öfkesi karşısında “soruşturma” ve tazminat sözü vermek zorunda kaldılar. “En az zararla nasıl atlatırız”ın derdine düştüler. Sömürücü sınıfların her zaman başvurdukları yolu denemeye karar verdiler: Araştırma, soruşturma komisyonları, mahkemeler vb yollarla sorunu zamana yayarak unutmaya bırakmak.
Demek ki, katliamın soruşturulmasını, bunun için komisyonlar kurulmasını, işin mahkemeler dökülmesini istemek; oradan çıkacak bir “adalet” beklentisini yaratmak, egemen sınıfın, devletin değirmenine su taşımaktan başka anlama gelmeyecek. Böyle bir şey hükümete, devlete, egemen sınıfa kapıldıkları dehşet, korku ve panik durumlarını yatıştırmak için gereken zamanı kazandırmaktan başka işe yaramaz.
Devlet ve hükümet, Uludere katliamıyla attıkları adımın kendileri açısından nasıl yıkıcı sonuçlara yol açtığını ürpertiyle fark ettiler. Döktükleri kanın kendilerini boğacağını korku dolu gözlerle gördüler. Çünkü katliamın Kürt halkında yarattığı yıkıcı öfke, burjuva düzenden kopuş duygusu bir devrimin güçlü haberci işaretleriydi.

Kuşatma Altında Devrimle Boğuşmak
Devlet ve hükümetin düzeni tahkim etmek, devrimi önlemek, Kürt halkının özgürlük savaşını bastırmak için attıkları her adım devrimi geliştiriyor. Faşist devlet, hükümetin izlediği politikaların da yardımlarıyla(!) dört bir yandan kuşatılmış durumda. Dahası, burjuva basının, televizyonların, benzeri propaganda araçlarının öne sürdüğünün, topluma egemen kılmaya çalıştıkları düşüncenin aksine, giderek itibar kaybediyor.
Türkiye’yi Suriye üzerine salan emperyalist devletlerin başında Fransa geliyordu. Ancak, ülkesinde “Ermeni soykırımı yoktur” demeyi yasaklayan da aynı Fransa oldu. Türk hükümetinin ve devletin buna tepkisi yaygara koparmak oldu. Daha ötesini yapamazdı. Emperyalizme bağımlılık ilişkisi buna izin vermezdi. Türkiye, geri çektiği Büyükelçisini bile bir ay içinde gerisin geri Fransa’ya göndermek zorunda kaldı.
Hükümete ve devlete indirilen bu darbeyi hiç beklemedikleri yerden, Cezayir’den yedikleri darbe izledi. Fransa’yı Cezayir’de işlediği suçlarla sıkıştırmaya çalışan Türk hükümetine yanıt Fransa’dan değil, Cezayir’den geldi. Cezayir, en nihayetinde, Türkiye’yi “benim kanım üzerinden politika yapma” diye uyarmak durumunda kaldı. Azardan beter bu uyarının bir devlet için son derece aşağılayıcı olduğundan şüphe yok.
Türk hükümeti ve devlet, devrimi önlemek için emperyalist çıkarların Ortadoğu’daki, hatta dünyadaki çıkarlarının koçbaşlığına soyununca bu çıkarların ve ilişkilerin neden olduğu tüm çelişkilere, çatışmalara, olumsuzluklara muhatap olmak, onlardan doğrudan ve birinci dereceden etkilenmek durumunda kalıyor.
Bunun son örneğini Irak’ta gördük. Suriye’de emperyalist çıkarların koçbaşlığına soyunan Türkiye, bu misyonu yerine getirebilmek için Şii ve Alevi toplumlarını hedef alınca önce İran’ın, arkasından Irak’taki Şii ağırlıklı hükümetin düşmanlığını üzerine çekti.
Ama iş bununla bitmedi. Aynı emperyalist çıkarlar nedeni ile Irak’ın Şii ve Sünni işbirlikçileri birbirlerine düşünce ve Şii tarafı Türkiye’nin desteklediği Sünni tarafı tasfiye etmeye başlayınca Türkiye’nin Irak’taki etkisi de neredeyse sıfırlandı.
Böylece Türkiye, güneyde Suriye-Irak, doğuda İran, kuzeydoğu ve kuzeyden de Rusya tarafından kuşatılmış oldu. İşte devrimi önlemek ve Kürt halkının özgürlük savaşını bitirmek için emperyalistlere sarılmanın Türkiye’yi dış politika alanında getirdiği nokta bu.

Düzen Sallanıyor
Burjuva düzenin dışarıda böyle bir kuşatma altında olması ve sürekli itibar kaybetmesi, hiç kuşku yok, devrimin lehine, devrimi geliştiren bir durumdur. Devlet ve hükümetin içine düştüğü bu durumdan devrim için yararlanmak yerine hayıflanmak, ancak bir sosyal şovenistin işi olabilir.
Bölgede ve hatta dünyada bir savaşın ısıtılmakta olduğunu, bu savaşın çıkıp çıkmayacağından bağımsız olarak, büyük bir kesinlikle söyleyebiliriz. Ortadoğu ve dünyanın daha pek çok bölgesinde topyekûn bir savaşın hazırlığını gösteren sayısız işaret ve kanıt var.
Fidel Castro’nun sözleriyle söylersek, “dünya acımasızca mahvedici bir savaşa doğru sürükleniyor.” Bu savaş hazırlığı ne kadar gerçek ise, hazırlığı yapılan savaşın odak noktasının Ortadoğu olması da o kadar kesindir. Basra Körfezi’nde ABD ile İran arasında tırmanan güç gösterileri, tatbikatlar, askeri yığınak bu öngörünün somut kanıtıdır.
Bu gelişmelerden dolayı dünyanın gözü Ortadoğu’da ise Ortadoğu’nun gözü de Türkiye’nin üzerinde. Çünkü Ortadoğu’da emperyalist çıkarların, emperyalist politikaların –Irak’ı saymaz isek- tek koçbaşı Türkiye’dir. Tam da bu nedenle, savaşın patlak verip vermeyeceğinden bağımsız olarak, salt savaş hazırlıkları bile Türkiye üzerinde bir savaş kadar yıkıcı etkilerini göstermeye başladı. Kanıt: Rusya, İran ve Suriye’nin füzelerinin şimdiden Türkiye’ye doğru çevrilmiş olmasıdır. Kanıt: Türkiye’nin Ortadoğu’ya yaptığı ihracatın büyük düşüş göstermesi ve dahası, emperyalistlerin Türkiye üzerinde İran’la ticaretini kısması için büyük baskı yapmaları.
Devlet ve hükümetin pembe tablo propagandaları kimseyi kandırmamalı, kimseyi aldatmamalı. Onların yaptığı -şayet kendi söylediklerine kendileri de inanıyorsa- mezarlıktan geçerken ıslık çalmaktır. Ama onların söylediklerine kendilerinin de inandığını düşünmemiz için ortada bir neden yok. Öyleyse Hitler'in propaganda mekanizmasına rahmet okutacak bir yalan propaganda organizasyonuyla karşı karşıya olduğumuzu bilmeliyiz.
Ömrü dolmuş bir toplumsal düzen ne kara propaganda yoluyla ne de zor yoluyla uzun süre ayakta durabilir. Hitler nasıl duramadıysa bunlar da duramazlar.
Ekonomik ve politik kriz şimdi bir de savaş hazırlıklarının yıkıcı etkileriyle birleşiyor. Bu koşullarda öncü devrimci işçiler ve örgütlü devrimci güçler açısından sorun, “ne yapmalı” sorusuna doğru yanıt verebilmektir. Leninist Parti bu sorunun yanıtını çok öncesinden ve büyük açıklıkla vermiş bulunuyor: Bu koşullardan bir devrim için, iktidarın fethi için yararlanmalı.
Uludere katliamından Türkiye’nin komşuları tarafından açıkça tehdit edilmesine kadar bütün bir tablo devrim için koşulların büyük bir hızla olgunlaştığını gösteriyor. İşte bu koşullarda devrimci komünist olmak bütün gücünü devrimci eyleme, emekçi sınıfların, gençliğin, devrimin tüm toplumsal ordusunun harekete geçirilmesi için harcamayı gerektirir.
Elbette “eylem her şeydir, sonal amaç hiçbir şey” düşüncesi ya da politikasının Leninist düşünceyle, Leninist politikayla uzaktan yakından alakası yok, olamaz da. Aksine şimdi sonal amacı, yani politik iktidarın bir devrimle fethi amacını en başa koymak ve bütün eylemleri kurtuluşa giden bu ilk amaca bağlamak yaşamsal önemdedir.
Bu anlamda, Kürt halkına ve Türkiye emekçi sınıflarına durmadan ve bıkıp usanmadan iktidar hedefini göstermek, bu hedefi onların önüne koymak, tüm eylemlerde politik iktidarın bir devrimle fethinin önemine ve kaçınılmazlığına vurgu yapmak, “Bütün İktidar Emeğin Olacak”, “Fabrikalar, Tarlalar, Siyasi İktidar Emeğin Olacak” şiarlarını Kürt halkına ve emekçi sınıflara götürmek; bir devrimin başlangıcının ilk ve mutlak işareti olan zindanların yıkılması gerektiği bilinç ve hedefini öne çıkarmak gerekiyor.
Kürt halkı büyük bir ayaklanma halindedir. Uludere katliamı bu ayaklanma durumunu pekiştirdi ve en ücra köşelere kadar taşıdı. Ne yazık ki, Kürt halkı bu büyük devrimci enerjiye rağmen iktidarın ele geçirilmesi hedefinden yoksun olduğu için daha ileri gidemiyor. Benzer durumu Türkiye emekçi sınıfları için de söylemeliyiz.
Tüm bunlardan çıkan sonuç, Kürt halkına olsun Türkiye emekçi sınıflarına olsun devrimci hedefleri, devrimci amaçları götürme; sayısız devrimci eylemi tek bir nehirde birleştirip iktidara akmasını sağlama görevinin Leninistlerin omuzlarında olduğudur.
Leninistler bu tarihi görevi başaracaklar!

KCK Operasyonları Ve "İKİLİ İktidar" Meselesi

alt“Alternatif yapılanma vardı, buna izin vermeyeceğiz”! Hükümet, bir süre önce KCK operasyonlarını işte bu gerekçeyle açıklıyordu.

“Alternatif yapılanma” siyaset bilimi yani sınıflar savaşı açısından mevcut iktidarın yanında ortaya çıkan ikinci bir iktidara ya da iktidar odağına verilen ad’dır.

Devlet, “alternatif yapılanma”nın varlığını kabul etmekle, bu yapılanmanın yaygınlık ve derinlik ölçüsü ne olursa olsun, hemen yanı başında ikinci bir iktidar odağının varlığını kabul etmiştir.

KCK operasyonlarını naif ve anlamsız “hukuk, adalet” vb yönlerden değil de sınıf savaşı yasalarına uygun şekilde değerlendirecek isek, bu birinci ve en önemli noktadır. Demek ki, Leninistlerin öteden beri işaret ettikleri ikili iktidar durumu, devlet ve hükümetin “alternatif yapılanma var” sözleriyle kabul ve itiraf edilmiştir.

Güzel! Kürt halkı, özgürlük savaşını ikili iktidar yaratacak düzeye ulaştırdığı için bundan sadece sevinç ve gurur duymalıdır. Savaşta büyük bedeller ödenerek ulaşılan bu başarı düzeyini, KCK operasyonlarını soyut “adalet, hukuk” eleştirisi ve “meşruluk, suçsuzluk” savunması ile ne gölgelemeli ne de kendini savunma konumuna sokmalıdır.

Ne var ki, savaşan bir halk gurur ve sevinç duygularıyla yetinemez, bundan dersler çıkarmayı da bilmek zorunda. Çünkü aslolan zaferdir; savaşın zaferle taçlanmasıdır ve Kürt halkı henüz zafere ulaşabilmiş değildir. Zafere ulaşabilmek için savaşın her aşamasında ve hatta her adımında geriye dönüp dersler çıkarmayı bilmelidir.

Devlet ve hükümet, son KCK operasyonlarıyla bir noktada durmayacağını, Kürt halkıyla girdiği savaşı kazanmak için her yol ve yönteme başvuracağını, tutuklamalarda sınır tanımayacağını göstermiş bulunuyor. Yani, “alternatif yapılanma”yı tamamen dağıttığına ikna olana dek yoluna devam edecek. Bu hedefine ulaştıktan sonra da bir noktada duracağını söylemek yanılgı olur. Bu ikinci önemli noktadır.

Sınıf savaşı yasalarına uygun bir durumdur, buna AKP’yi, hükümeti ya da devleti “hukuksuzluk, adaletsizlik” vb yapmakla eleştirerek karşı durulmaz. Sınıf savaşının ciddi sorunları, soyut adalet eleştirileriyle değil, güce dayanarak çözülür.

Bu iki önemli noktadan çıkarılacak birinci ders şudur: Bir sınıfın egemenliği sürerken, bu egemenlik altında başka bir iktidar odağı uzun süre varlığını devam ettiremez, egemen sınıf buna izin veremez. Kürt halkı bu önemli dersi şimdi binlerce evladını zindanlara kaptırarak öğreniyor.

İkinci ders: egemen sınıfla savaşan bir halk ya da ezilen bir sınıf, kendi savaşını ikili iktidar yaratacak düzeye kadar getirebilmişse orada duramaz, daha ileriye gitmek, savaşının hızını azaltmadan, mevcut iktidarı bir devrimle yıkana kadar sürdürmek zorundadır. Sonuna kadar gitmek, her sınıf savaşının temel yasası ve kuralıdır.

Bir noktada durursa ya da mevcut iktidarın yıkılmasından başka sorunlarla, başka hedeflerle oyalanırsa ne olur? Bu sorunun yanıtını KCK operasyonlarıyla alıyoruz. Karşı tarafın dizginlenmemiş, imha, yok etme, dağıtma amaçlı saldırısı üzerimize gelir ve savunma konumuna düşeriz. İkili iktidar ya da “alternatif yapılanma” ayaklanma durumudur ve “savunma” ayaklanma haline geçmiş bir halkın ölümü demektir.

İkili iktidar, geçici bir durumu ifade eder. Taraflardan birinin diğeri üzerinde kesin üstünlük sağlayamadığı, sağlama gücünden yoksun olduğu bir durumu ifade eder. Ama sınıf savaşında güçler dengesi sürekli değişir. Taraflardan biri üstünlüğü ele geçirdiği anda karşı tarafın tüm güçlerini, savaşma gücünü dağıtana, savaşma iradesini kırana kadar yoluna aynı hızlılık ve kararlılıkla devam eder.

Kürt halkı, sınıf savaşının bu yasasını bilmek ve buna uygun hareket etmek zorundadır. Bunun anlamı şudur: “Alternatif yapılanma”nın önceliği merkezi bir organ yaratmak ve buna dayanarak ayaklanmayı mevcut devlet iktidarı dağıtılana kadar sürdürmek olmalıydı. Bu, Geçici Devrim Hükümeti sorununu en başa almayı gerektirir.

Kürt halkı açısından böyle bir adım mümkün müydü? Hem mümkün hem de zorunludur. Ayaklanmayı daha ileri taşımanın, zafere doğru yürümenin tek ve gerçek yolu budur.

Devrimci güçler, en azından Kürdistan’da Geçici Devrim Hükümetini ilan eder ve birinci hedeflerinin bir devrim yoluyla mevcut devlet iktidarını yıkmak olduğunu ilan ederlerse zaferin önünde hiçbir engel kalmaz. Kürdistan ve Türkiye devriminin bu potansiyel gücü vardır.

KCK operasyonları, ayaklanma durumuna geçen, ikili iktidar yaratacak kadar ileri giden bir halkın bir devrimle mevcut iktidarın yıkılması ve yerine devrimci bir iktidarın kurulması dışında sorunlarla uğraşmasının ölümcül bir hata olduğunu acı bedeller pahasına, öğretiyor.

Rusya Seçimleri-Burjuvazinin Korkusu

altRusya’da seçimler bitti ama bütün kapitalist ülkelerin seçimlerinden sonra görmeye alıştığımız manzara burada da karşımıza çıktı. Pek “demokratik” olduklarını iddia eden burjuvaların seçim hileleri, seçimlere yapılan itirazlar, sonuçları tanımama açıklamaları aldı başını gitti.

Hatırlatma babında söyleyelim, gösterilerin ardı arkası kesilmiş değil ve ne yöne doğru evrilecekleri; iktidarı ellerinde tutanlar bu eylemleri bastırabilecekler mi yoksa eylemler giderek bir ayaklanmaya mı dönüşecek, henüz belli değil.

Ama bir şey belli: Seçimler, pek çok kapitalist ülkede olduğu gibi, hileli ve şaibeli. Kendilerini “demokratik” diye yutturan bu ülkelerde halkın iradesi hiçbir şeydir, para ve sermaye sınıfının onay verdiği partilerin iktidara taşınması her şeydir.

Başka bir ifadeyle söylersek, bu tür ülkelerde düzenlenen seçimler, egemen sınıf ya da sınıfların gereksinim duydukları partileri iktidara getirmek için düzenledikleri bir tiyatrodan başka bir şey değildir. Burada halkın sandık başına götürülmesi, figüranların film setine götürülmesinden ne bir eksik ne bir fazladır.

İlk ortaya çıkış döneminde işçi sınıfının ve diğer emekçilerin olgunluk derecesini ölçmeye yarayan “genel oy sistemi” burjuvazinin elinde büyük ölçüde işte bu duruma getirilmiştir.

“Büyük ölçüde” durum budur ama bu, sermaye sınıfının ve devletlerin her şeye hâkim oldukları, halkın iradesinin yansımasını tümden ve mutlak biçimde engelleyebildikleri, isteklerini, eğilimlerini, olgunluk derecelerini mutlak biçimde saklayabildikleri anlamına gelmiyor.

Rusya seçimleri buna örnek oldu. Kameralarla tespit edilen tüm hile ve oyunlara, komünist propagandaya getirdikleri tüm yasaklara ve paranın gücüne karşın Rusya halkları eğilimlerini belli etti: Komünizme özlem…

Rusya seçimleri sonrasında Putin-Medvedev ikilisinin anti-komünist partisi, hile-hurda yöntemleriyle Duma’da çoğunluğu sağlayacak oy miktarını sandıktan çıkardılar ama Rusya halkları da Komünist Partiye verdiği oylarla Sovyetler Birliğine duydukları özlemi ortaya koyma fırsatını kaçırmadılar.

Bu, dünya burjuvazisinin beklemediği bir durumdu. En şaşkınları da “bizim” burjuvalar oldu. TRT spikeri Rusya’daki muhabirine soruyor: “Komünist Partinin bu kadar oy alması ne anlama geliyor?” diye. Muhabir, spikerin şahsında aslında Türk burjuvazisini rahatlamaya çalışırken şöyle saçmalıyor: “Halkın Komünist Partiye yüksek oy verdiği doğru ama merak etmeyin bu komünistler eski bildiğiniz komünistlerden değil”

Muhabir, efendilerini rahatlatmak isterken tıpkı efendileri gibi kendisinin de dar kafalılıktan muzdarip olduğunu farkında olmadan ortaya sermiş oluyordu. Evet, Rusya halklarının oy verdiği “komünistler” burjuvaların “bildiği” komünistlerden değiller. Bu doğru! Ama her dar kafalı burjuva gibi, dar kafalı uşakların da akıl edemediği, düşünme yeteneğinden yoksun olduğu şey, halkların oylarının şimdiki Rus “komünistleri”ne değil, komünizme işaret ettiğidir.

Rusya işçi sınıfı ve emekçi halkları komünistten çok sosyal demokratlara benzeyen şimdinin Rus komünistlerine oy verirken gerçekte o partinin programına değil, gerçek komünist programa oy veriyordu. Rusya emekçi halkları Rusya Komünist Partisi’ne oy verirken o partinin programında yazılı olanları değil, kendi özlemlerini, isteklerini, eğilimlerini okuyordu.

Dünya burjuvazisinin ve “bizim” burjuvazinin RKP’nin oylarının artmasından duydukları korkunun kaynağı işte budur. Rusya halkları sosyalizme, “eskiye” büyük bir özlem duyuyorlar. Rusya’nın anti-komünist karşı devrimcilerinin başarı şansları olmadığını yirmi yıl önce söylediğimizde işte bu günlere işaret ediyorduk.

Dünya tarihi komünizme akarken anti-komünistlerin aşılmış bir toplumsal sistemi geri getirme çabalarında başarı şansları ne olabilirdi ki? Hiçbir şansları yoktu; olmadığını şimdi daha net, pratik yaşamın içinde görebiliyoruz. Dün teorik olarak görebildiklerimizi bu gün pratik olarak görebiliyoruz. Öyleyse bir kez daha: Teori gridir, yaşam ağacı yeşildir.

Dünyada bir devrim süreci yaşanırken Rusya’nın bu süreçten bağışık kalması düşünülemez. Aksine, yetmiş yıl boyunca sosyalizmi yaşamış, sosyalizmin tüm meyvelerini tatmış halkların bu süreçte en önde yürümeleri beklenmelidir. Son seçim sonuçları ve akabinde Kazakistan’daki ayaklanma böyle bir gelişmenin işaretlerini veriyor.

Dünya burjuvazisi ne kadar korksa yeridir!

Çöküş Alâmetleri

Eski toplumun, burjuva toplumun çöküşünün, dolayısıyla yeni toplumun doğumunun, demek oluyor ki, bir toplumsal devrimin başlıca emareleri nedir, diye sorulduğunda yanıt olarak eski toplumu ayakta tutan politik zor aygıtının, devletin ve devleti temsil eden kadroların itibarsızlaşması şeklinde bir yanıt verileceğinden kuşku olmamalı.

Türkiye’nin tarihine bakarak da bu yanıtın doğruluğu anlaşılabilir. Osmanlı devleti, çöküşünün hemen öncesinde tarihinde olmadığı kadar itibarsızlaşmış, dış politikası, kaba bir deyimle “yerlerde sürünmüş”, başka devletler tarafından mahallenin “şamar oğlanı” gibi görülmeye başlanmıştı.

Osmanlı’nın son dönemi için söylenenlerin tümü Türkiye’nin bu gün içine düştüğü durumu tanımlamakta yetersiz kalır. Düşünün ki, devletin başı, Cumhurbaşkanı bir başka devletin, Fransa’nın, Cumhurbaşkanı’na telefon açıyor ve karşı taraf telefona çıkmıyor. Bundan daha aşağılayıcı ne olabilir?

Dahası var. İster görevlilerin kifayetsizliğinden olsun, ister Türk Cumhurbaşkanına yönelik farklı hesaplarından olsun, Türk televizyonları bunu günlerce “haber” yaptı”. Televizyonlar ve tekelci basın, kendi Cumhurbaşkanlarının başka bir devletin Cumhurbaşkanı tarafından aşağılanmasını neredeyse ballandıra ballandıra topluma duyurdular.

Elbette Sarkozy’nin bu hakaret içerikli hareketi bir neden değil, bir sonuçtu; Türk dış politikasının sonucu. Bizi ilgilendiren tarafı da burası. Türk dış politikası, tam bir çöküş içinde. Fransa’nın “Soykırımı Tanımayanları Cezalandırma Yasası” bu çöküşün hem işareti hem de çöküş sürecini hızlandıran bir adım oldu. Fransa, Türk Hükümetinin tüm bağrış çağrışlarına, tehdit ve tepkilerine kulak tıkayarak yasayı çıkarttı.

Nereden nereye? Suriye’ye saldırı için iki ülkenin dışişleri bakanlıkları arasında “su sızmaz” denilen işbirliğinden birbirine hakaret noktasına gelmeleri için yıllar, aylar değil, haftalar yetti. Fransa’yı şimdi İsrail izliyor ve Türkiye’yi köşeye sıkıştıracak yeni bir “soykırım” yasası hazırlığına başlıyor. İsrail’i korumak için Malatya-Kürecik’te kurumuna başlanan “Füze kalkanı” üssünün çimentosu kurumadan İsrail’den de bir darbe…

altDaha önceki sayılarımızda Kıbrıs Hükümetinin Türkiye’yi ne askeri, ne diplomatik ne de siyasi yönden ciddiye almadığına, meydan okuduğuna işaret etmiştik. Şimdi, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs-İsrail-Yunanistan ittifakı ile kuşatılmış durumda. Bu ittifakın ilk zehirli meyvesi İsrail tarafından Türkiye’nin önüne kondu bile: Askeri malzeme satış yasağı. Kimse “bunun ne önemi var” diyemez çünkü İsrail ve ABD’nin izni olmadan, kullandığı yazılım nedeniyle, Türkiye bir savaş uçağını, bir savaş gemisini dahi yerinden kımıldatamaz.

Demek ki, Türk hükümetinin, başbakanın ve diğerlerinin İsrail hakkında atıp tutmaları boş lakırdıdan ibarettir. Türkiye, kuşatılmış bulunuyor. İsrail-Kıbrıs-Yunanistan ekseni bu kuşatmanın sadece bir parçasıdır. Türkiye, doğu ve kuzeydoğudan İran ve Rusya; güneyden Suriye tarafından askeri, diplomatik ve siyasi yönden kuşatılmış durumda. Her üç ülkenin kuşatması füzelerin, askeri birliklerin Türkiye’yi hedef alacağı bir ciddiyette. Bu ülkelerin Türkiye’yi açıktan tehdit ettiklerini, başka ülkelerle bir savaş durumunda ilk hedef olarak Türkiye’yi vuracaklarını açıkladıklarını biliyoruz.

Daha ne olsun! Bir ülkenin dış politikasının iflasını görmek ve ilan etmek için daha ne olsun! Osmanlı devleti dahi, çöküşünden hemen önce bu denli ağır ve bu kadar açık tehditlere muhatap olmamıştı. “Dünya devleti oluyoruz” masallarından, “yeni Osmanlı” olma hayallerinden geçtik, “komşularla sıfır sorun” politikasından eser kalmış değil. Tarih hızlı akıyor! Arap halklarının, Ortadoğu’nun liderliğine oynayan –topluma böyle yansıtılan- Türkiye, füzelerle, askeri birliklerle kuşatılma noktasına çok kısa bir zaman diliminde geldi.

Nedeni sorulabilir. Bütün bu süreci tek bir nedenle izah etmek, açıklamak hem mümkün değil, hem de doğru değil. Hepsi aynı ağırlıkta olmayan pek çok neden sayılabilir. Biz başlıca iki nedene ve bunlara bağlı gelişen nedenlere işaret edelim. Bunlardan birincisi, dünyada gelişen devrimci durumdur.

Sınıf savaşının ürünü ve sonucu olan devrimci durum bütün dünyada olgunlaşmıştır. Bütün devletlerin egemen sınıflarını oradan buraya, şu kıyıdan öteki kıyıya sürükleyen; burjuva toplumlarda büyük çalkantılara yol açan devrimci durumun varlığı, “ekonomik kriz politik krize yol açmıştır” ifadesiyle emperyalist-kapitalist devletlerin yönetimleri tarafından da kabul ediliyor.

Ekonomik ve politik kriz, başka ifadeyle devrimci durum emperyalist-kapitalist devletleri derinden etkiler, bu ülkelerde devrimci kitle hareketini ayaklanma boyutlarına getirirken egemen sınıfları da politikalarında sürekli değişiklik yapmaya, arayış içinde olmaya zorluyor. Kendi ülkelerindeki ayaklanmaları, devrimci kitle hareketlerini kontrol altına alabilmeleri için emperyalistlerin olsun bağımlı ülkelerin tekelci sermaye sınıflarının olsun sürekli bir arayış içinde olmaktan başka çareleri yok.

Bu arayış, dün aralarında su sızmayan devletlerin bu gün kanlı-bıçaklı olmalarına; dün birbirlerini “kardeş” ilan edenlerin bu gün düşman kesilmelerine, birbirlerini savaşlarla, füzelerle tehdit etmelerine yol açıyor. Suriye-Türkiye ilişkileri, İran-Türkiye ilişkileri, Türkiye-Fransa ilişkileri akla gelen ilk örnekler. Çok yakın bir gelecekte Irak-Türkiye ilişkilerini bu örnekler listesine ekleyeceğimizden kuşku duyulmamalı; belirtilerini şimdiden görüyoruz.

Tarihin akışını hızlandıran olgu, dünyadaki devrimci durumdur. Emperyalist-kapitalist ülkeleri hem birbirleriyle hem de bağımlı ülkelerle hızla karşı karşıya getiren şey krizden, devrimci durumdan en az zararla, en az yarayla kurtulma çabası, zararı başka ülkelerin sırtına yıkarak mümkünse bu krizden karlı çıkma kaygısıdır. Almanya-Fransa ikilisini İngiltere ile karşı karşıya getiren nedenler de burada bulunuyor.

İkinci temel neden de Türkiye’deki devrimci durumdur. Dış politika, kendi kendine yeten, kendinde bir şey değildir. Bir ülkenin dış politikası her zaman o ülkenin iç politikasına bağlı olarak ve onun bir devamı olarak gelişir. Genel olarak politika ise ekonominin yoğunlaşmış ifadesidir. Dolayısıyla, ekonomik durumu –günümüz için ekonomik krizi- ve bunun içi politikaya yansımasını ele almadan bir ülkenin dış politikası açıklanamaz.

Çok açık, Türkiye, bütün politikasını devrimci durumu, iç savaşı, Kürt halkının özgürlük hakkı için verdiği savaşı kendi lehine, kendi çıkarlarına uygun olacak şekilde bitirebilmek amacına bağlı olarak şekillendiriyor; başka ülkelerle, özellikle de emperyalist ülkelerle ilişkilerini bu temel üzerinde şekillendiriyor. Daha doğru bir ifadeyle, Türk devletinin ve hükümetinin politikasını, sınıf savaşının ihtiyaçları belirliyor.

Sermaye sınıfı ve hükümet, bu amacını gerçekleştirebilmek için kendilerini kayıtsız şartsız şekilde emperyalist devletlerin kollarına bıraktılar. Bunun doğal sonucu, emperyalist devletlerdeki her dalgalanma Türkiye’de kendini en güçlü biçimiyle gösterdi. Bununla sınırlı değil! Emperyalist devletler arasındaki çelişkiler de, derinleştikçe devlet ve hükümetin politikasını etkilemeye, bu politikalar üzerindeki etkisini göstermeye başladı.

Hükümet ve sermaye sınıfı için Kürt halkına karşı savaşı kazanmak, devrimci durumu bastırmak için emperyalist devletlerin kesin ve açık bir desteğine ihtiyaç duyuyor. Emperyalist destek-yardım karşılıksız olmaz. Türkiye bu desteğin karşılığı olarak emperyalistlerin Ortadoğu’daki çıkarlarının koçbaşı olmayı taahhüt etmiştir. Suriye ile ilişkiler, “kardeş ülke” noktasından “düşman” ülke noktasına bir iki ay gibi kısa bir sürede gelinmesinin doğru açıklaması da bu gerçeğin anlaşılmasına bağlı.

Devlet ve hükümet, Kürt halkının özgürlük hakkı için yürüttüğü savaşı ve emekçi sınıfların devrimci kitle hareketini bastırabilmek için zor yöntemlerine ve zor araçlarına başvuruyor. Son aylarda 12 Eylül faşist cuntasının dönemini aratan gözaltı, tutuklama, ceza yağdırma furyası, baskı ve işkencedeki olağanüstü artış bu politikanın sonucudur. KCK operasyonları adı altında yürütülen terör politikası devlet ve hükümetin politikasına başlı başına bir örnektir.

Kürt halkının özgürlük hakkı için verdiği savaş ve emekçi sınıfların bazen ayaklanma boyutlarına varan devrimci kitle hareketi karşısında hükümet ve devlet tek başlarına, emperyalistlerin askeri, maddi, politik, teknik destekleri olmadan başarıya ulaşamayacaklarını görmüş durumdalar. Şimdi bir yandan zor yöntemlerini öne çıkarırlarken diğer yandan da destek ve yardım için kendilerini tamamen emperyalistlerin, ama özellikle de ABD’nin kollarına bırakmış bulunuyorlar.

Ama bu kendini bırakışın, tarihin akışını zor yöntemleriyle durdurmaya çalışmanın sonuçlarını hep birlikte görüyoruz. Bu çöküştür. Yeni toplumun doğumunu zor yöntem ve araçlarıyla engellemeye çalışmak bu girişimde bulunanın yok oluşuyla sonuçlanacaktır. Bunun belirtilerini, işaretlerini görmeye başladık.