Tuesday, Feb 07th

Güncelleme:08:34:12 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Umut Çakır İMF DB ZİRVESİNDE CEHALET VE ENDİŞE

İMF DB ZİRVESİNDE CEHALET VE ENDİŞE

 

 

İMF-Dünya Bankası'nın yıllık İstanbul toplantıları sona erdi. Toplantı kararlarının çok köklü sonuçlar getireceğini, böylece tarihe -tıpkı Bretton Woods gibi- “İstanbul Kararları” olarak geçeceğini sanan dar kafalılar fena halde çuvalladılar. Hele ki “İstanbul'un marka değeri yükselecek” gibi kimbilir hangi “kişisel gelişim ve pazarlama” seminerinden bir kalıp lafla isterik sayıklamalarından bir türlü vazgeçemeyen; böylece onulmaz aşağılık kompleksiyle sakatlanmış ruhlarını her fırsatta ortaya döken, dünün Mahmutpaşa faturacısı bugünün eskortlu yanar döner konvoylu yöneticileri için ciddi bir düş kırıklığı...

 

Öte yandan, İstanbul toplantılarının tek sonucu şu esnaf kafalı bezirganların düş kırıklığı olsaydı, okurların kafasını bu sakat ruhların sorunlarıyla meşgul etmeyi zül sayardık. İMF-DB toplantıları bundan çok daha önemli olguları açığa çıkardı. Özetlersek: 1- Sermaye dünyası henüz daha yaşanan krizin nedenini bilmiyor. 2- Krize karşı nasıl önlemler alacağını hiç bilmiyorlar. 3- Korkuyorlar, hem de ölesiye...

 

DENETLENMESİ İMKANSIZ BİR SİSTEM

Oldukça kısır geçen Pittsburg'daki G20 zirvesinden sonra, İstanbul Toplantılarının üst düzey teknokratların karşılıklı “power point” sunumu yarışına dönüşeceği ve ortaya hiçbir önemli kararın çıkmayacağı belliydi. İMF DB teknokratlarının ağa babaları Pittsburg'da yeterince havanda su dövme alıştırması yapmıştı.

Yine de kapitalist emperyalist dünya sisteminin içinde bulunduğu durumun vahametini göstermesi açısından, teknokratlar meselenin detaylarında pek çok işaret, kanıt vs. sundular. Üstelik bunu, Hürriyet yazarı Erdal Sağlam'ın sözleriyle, “küresel iyileşme illüzyonunu sürdürmek, psikolojik iyileşme havasını yayarak krizin faturasını azaltmayı hedeflerken” yaptılar. Yani teknokratların durumunun vahametine dikkat çeken sözleri, gerçekte olup bitenlerin küçük bir yansımasından ibaret olabilirdi. Buna rağmen, sermaye dünyası için yeterince korkutucuydu.

En korkutucu olanı ise sermayenin nasıl bir krizle uğraştığını bilmemesiydi. Dünya buhranı patlak verdiğinden beri yapılan tüm müdahalelerin gerçekte ne yapılması gerektiğini bilmemekten kaynaklandığını, George Soros'un sözleri itiraf etmekteydi. Karşı-devrimlerin hamisi, paranın karanlık sihirbazı “finansal sistemin nasıl işlediği konusunda yanlış fikirler var; finansal piyasalar doğası gereği istikrarsızdır.” sözleriyle, aslında işlemekte olan sistemi denetim altına almanın imkânsızlığına işaret etmekteydi. Kriz boyunca hükümetler bankalara olağanüstü garantiler verdi diyen Soros, bu durumun hızla büyüyen, bir noktada patlayan ve aynı hızla sönen finansal balonların oluşumunu engellediğini düşünüyor.

Gerçekten, eğer bankaların tüm riskli kağıtları hükümet garantisi altındaysa, spekülasyon oyunları nasıl ve neyle oynanacak, piyasaların sürekli dalgalanmasıyla yaratılan likidite hareketi ne olacaktı? Dünyanın belli başlı merkez bankaları ve hükümetleri, trilyonlarca dolar harcama yaparak bankaların zarardaki kâğıtlarını satın aldılar. İyi ama o kâğıtların vadesi dolduğunda hükümetler bu beş para etmez kâğıtları kime satacaklardı? Belli ki sorun halledilmemiş, kamu kaynaklarını da içine alacak şekilde genelleştirilmişti.

Uluslararası ölçekte hüküm süren finansal sistem, öylesine bir iç mekanizmaya sahiptir ki vadesi dolan her değerli kâğıt, vadesi henüz işlemekte olan bir başka kâğıda değerini aktararak bu değeri korur. Diyelim ki elinizde iki yıl vadeli bir milyar dolarlık nominal değere sahip ABD tahvili var siz o tahvili belki sekiz yüz bin dolara aldınız ve karınız ancak tahvili bir milyara sattığınızda gerçekleştireceksiniz. Vade dolduğunda ya gider devlet kasasından bir milyar dolar çekersiniz ya da piyasa değeri bir milyar olan başka kâğıtlarla tahvilinizi değiştirirsiniz. Oysa 2008'den bu yana hükümetlerin para yatırdığı trilyonlarca dolarlık banka kağıtları, vadesi dolduğunda hiç kimsenin nominal değerini ödemeye yanaşmayacağı türden çürük kağıtlardı. Bu yüzden, vadeler dolduğunda, trilyonlarca dolarlık menkul değer finansal sistemden uçup gidecek. Ve elbette bu menkul değerlere bağlanmış milyonlarca sigorta primi, sağlık poliçesi vs. aynı şekilde buharlaşacak.

Soros “örtülü bir garanti sistemi var, bununla nasıl başa çıkacaksınız?” diye soruyor. Hükümetlerin “çözüm” diye sarıldıkları müdahalelerin, gerçekte sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirdiğine işaret ediyor.

Hükümetler son bir yılda sistemi uçurumun kenarından çekip almak için neredeyse tüm finansal oyunculara garantiler sundu. İyi ama spekülasyona dayalı küresel finans sistemi, sıfır toplamlı bir oyundur, bir tarafın kazancı bir diğer tarafın kaybından doğar. Eğer hükümetler her aktöre risk garantisi veriyorsa, finansal kazancın asıl kaynağı olan “kaybedenler” nereden bulunacaktı? Bu durumda bankaların “kazanç” hanesinde yazan rakamlar, hükümetlerin ödeme vaatlerinden öteye geçmeyecekti. Bu maskeli baloyu sistem ne kadar sürdürebilirdi?! Varolan sistem hükümet-devlet garantilerini dıştalayan bir sistemdi. Bu yüzden her hükümet müdahalesi gerçekte kapitalizmi ayakta tutan finans sisteminin temeline vurulan kazma darbesidir.

Kapitalist sistemi, gelip dayandığı uçurumun kenarından aldığını sanan hükümetler bir daha aynı tehlike ortaya çıkmasın diye mekanizmayı parçalayan girişimlerde bulundular. Sistem öylesine çıkışsız bir noktada ki, ya uçuruma doğru son sürat gideceksin ya da arabanın hızını düşürmek adına vites kutusunu dağıtacaksın. Kapitalist sistem içinde üçüncü bir seçenek yok. Nobel ödüllü ekonomist J. Stiglitz “sistemde neyin onarılması gerektiği belli değil” derken, hem sistemin bu çıkışsızlığını hem de krize karşı sermaye dünyasının cehaletini açığa vuruyordu.

 

KUTUPLARA SAVRULAN BİR DÜNYA

Cehalet korkuyu besliyor; IMF-DB teknokratları her ne kadar iyimserlik illüzyonunu sürdürmeye çabaladılarsa da yaptıkları konuşmalar pek fazla umut barındırmayan karamsarlıkla doluydu. Finans baronlarının teknokrat kâhyaları krize şimdiye dek 59 milyon işsiz yaratıldığını, 90 milyon kişinin de aşırı yoksulluğa düştüğünü belirttiler.

IMF'nin her fırsatta sosyalist olduğunu söyleyen başkanı Strauss-Khan, bu gidişin sonucunu açıkça ifade etmekten kaçınmadı. İktidarlar değişecek, toplumsal çalkantılar ve savaşlar kapıda. Kürsüye çıkan her uzman, nedenini bilmedikleri krizin korkunç sonuçlarını gösterebilmek için adeta bir öncekiyle yarışa tutuşmuştu. Bir başka çarpıcı açıklama DB baş ekonomisti Indermitt Gill'den geldi. Avrupa ve yakın Asya’yı kasteden Gill “her sene orta sınıfta bir büyüme vardı. Bu durum tersine dönüyor.” ifadelerini kullanıyordu. Sözünü ettiği bölge, Avrupa gibi bir refah kıtası ve Türkiye Rusya Ukrayna gibi ülkelerden oluşuyordu. Bütün dünyanın dengelerinin altüst edecek bir alandan söz ediyordu Gill.

Son 20 yıldır tam gaz uygulanan küresel finansal sistem, emperyalist kapitalizmi sırtında taşımakla kalmadı, bol sayıda orta sınıf, yani emeği dışında finansal sistemin kırıntılarından yararlanabilen oldukça kalabalık bir sınıf türetti. Bu 20 yılda faizler alabildiğine düştü, ev-otomobil kredileri adeta çuval çuval dağıtıldı. Alışveriş merkezleri alabildiğine çoğaldı ve kredi kartlı yaşam hiç olmadığı kadar yaygınlaştı. Modern sanayinin yarattığı muazzam artı değer yığını toplumu neredeyse boğazına kadar teslim almış, en tepedeki bir avuç finans oligarkının eteklerine yapışmış milyonlarca rantiye yaratmıştı. Ve işte 20 yıl süren çılgın partinin sonuna gelindi. En tepedekiler bu filizkıran fırtınasında sadece servetlerinin bir bölümünü kaybettiler. Ancak onların eteklerine yapışmış olan milyonlarca “orta sınıf” rantiye, tüm yaşam tarzlarını yitirdiler. Şimdi pek çoğunun çocuğu özel okullara değil diğer yaşıtları gibi devlet okullarına devam etmek zorunda. Artık dünya turuna değil kamping tatiline çıkılıyor vs. vs.

Politik arenada bu değişimin yansıması orta sınıf politikalarının ve bu sınıfa özgü kibirli uzlaşmacılığın (ötekine saygı1, yoksullara şefaat ve bir sürü başka küçük burjuva yutturmacaların) erimesi oldu. Avrupa'nın en “refah” yani en kalabalık rantiye toplumlarının yaşadığı ülkelerde bile politik kutuplaşmaların belirgin keskin biçim alışına tanık olduk. Toplumun hızla yoksullaşan bölümünde sola doğru kayan kesimler, kapitalist sisteme ve temsili parlamento oyunlarına duydukları öfke ve güvensizliği son seçimlerde sandıklara gitmeyerek gösterdi. Ve böylece Avrupa'da son yılların en cılız katılımlı seçimleri yaşandı. Sağa kayan kesimler ise aşırı milliyetçi ve neo-faşist partilerin oy oranlarını kabarttılar. Bu kaymalar seçim sonuçlarını kendi dar kafalı ve budalaca süzgeçlerinden geçiren reformistler için bir kez daha “solun ölümü”nü ilan etmeye vesile oldu.

İşlerin nereye doğru gittiğini, yine karanlık para sihirbazı Soros dile getirdi: “alternatif bir sistem baş göstermeye başladı: devlet kapitalizmi. Bu Çin sistemine benziyor.” Elbette Soros düşüncelerini bütün açıklığıyla ortaya koymuyor, kafa karıştırıyor. Yine de kendi sınıfı, burjuva sınıf onun ağzındaki baklayı pek hala biliyor.

IMF-DB İstanbul Toplantıları sermayenin düşünsel felç durumunu, cehaletini, sistemin açılması olanaksız tıkanışını ve sosyalizmden-devrimden duyulan korkuyu açığa çıkardığı için tarihi bir önem taşıyacaktır.

 

1Kuşkusuz proletarya tüm ezilenlerin kurtuluşunu kendi kurtuluşunun anahtarı olarak görür. Fakat küçük burjuva siyasetinde “ötekine saygı” açıkça dile getirilemeyen bir arzunun, burjuvaziyle barış içerisinde yaşamak isteğinin örtülü ifadesine bürünmüştür.