Devrim, sermayenin iktidar aygıtlarını ardı ardına yıpratıyor, bir kum torbası gibi durmaksızın dövüyor ve sonunda boş bir çuval gibi bir kenara fırlatıyor. “Düşene bir tekme de sen vur” diyen atalarının sözünü dinleyen burjuvazi, genlerine işlemiş bir fırsatçılık ve de dehşet bir korkuyla, yerde uzanan kokuşmuş cesedin kendi iktidarının bir parçası olduğunu bildiği halde, tekme savurmaktan kendini alamıyor. Daha önce de dile getirmiştik: Sermayenin “Amok Koşusu” devam ediyor.
Neredeyse haftalardır sermayenin bütün sözcüleri, gazeteler ve televizyonlar, Yüksek Askeri Şura’da ortaya çıkan krize odaklandılar. Kırmızı plakalı Mercedes marşa basmaya görsün; gazetecilerin yüz metre engelli sprinterlerine taş çıkartan performansları komedi filmleri için bulunmaz malzeme sağlıyordu.
Sözbirliği etmişcesine hepsi nefes nefese, bu krizin birkaç generalin atanmasında ortaya çıktığını anlatmaya çabaladılar. Kapışmanın tarafları ise ardı ardına yapılan toplantılardan dışarıya tek bir laf bile sızmaması için büyük gayret gösterdiler. Yine de, “Ankara asfaltlarını ağlatan” böyle bir kavganın, yalnızca birkaç isim üzerinde dönmediğini düşünmemizi gerektirecek milyonlarca neden bulunuyor.
Öncelikle şunu belirtmek gerek: Sermayenin devletinin kısa dönem politikaları MGK’da, orta ve uzun dönem politikaları ise, özellikle Genel Kurmay Başkanlarının değiştiği YAŞ toplantılarında ele alınır, buna uygun bir komuta kademesi şekillenir. Bugüne dek, NATO-ABD-TSK, mevcut hükümetleri bu işe karıştırmadan, gerekli koltuk paylaşımlarını ayarladılar. Eski bakanlardan Şükrü Sina Gürel, anılarında, Genelkurmayın seçileceği bir toplantıyı aktarmıştı: “İsimler belli ki daha önceden birilerince dikte edilmişti. Ancak bu kez, orta ve uzun vadeli politikalarda önemli değişimler söz konusu ve bu değişimler, ordunun da içinde bulunduğu bir kısım sermaye odağı tarafından dirençle karşılanıyor.
Öyleyse, Yüksek Askeri Şura’da ortaya çıkan kavgayı anlamak için, şu ya da bu komutanın ismine, karakterine değil, ama Türk tekelci sermaye egemenliğini farklı bir politik hatta sokan değişimlerin neler olduğuna bakmalıyız. Bir devlet egemenliğini ciddi politik kavgalara sürükleyen değişimler, ya dünyadaki güçler dengesinin radikal altüst oluşuyla ortaya çıkar, ya da içeride devrimin büyük baskısıyla Türk tekelci sermayesinin talihsizliği odur ki, her iki cephenin altüst oluşuyla temelden sarsılıyor.
BU SIRADA DÜNYA
Artık tartışma götürmeyen bir gerçeklik var. ABD emperyalizmi dört başı mamur bir çöküş yaşıyor. Ekonomik cephede olanlar zaten biliniyor ve dergimizde pek çok kez ele alındı. Siyasi cephedeki çöküş en az ilki kadar açık. ABD açısından Güney Amerika artık kaybedilmiş bir bölge. Orta Asya’ya Rusya geri döndü. ABD’nin direndiği tek nokta Afganistan ancak orada da askeri işgal uzatmaları oynuyor. En son Wikileaks adlı internet haber portalına düşen ve tüm dünyada bomba etkisi yaratan onbinlerce belge, orada NATO ve ABD’nin katliamlarını ve de askeri yenilginin kepazeliklerinin nasıl yalanlarla örtüldüğünü kanıtlıyordu.
Avrupa emperyalizmi açısından da işler iyi gitmiyor. Yunanistan’la birlikte kıtada toplumsal devrimlerin kapısı aralandı. Sırada İspanya, Portekiz ve eski Doğu Avrupa ülkeleri var. Romanya’da halk parlamento kapılarını kırmaya girişti. Bütün bunlar, sermayenin dünyadaki en sağlam projesi olduğu iddia edilen AB hayallerine büyük darbe indirdi. Euro para birliği tartışılır oldu. Avrupa’nın tüm hükümetleri hızlı bir yıpranış içine girdiler.
ABD ve Avrupa emperyalizminin çöküş süreciyle, dünyanın yeni güçleri daha güvenle hareket etmeye başladılar. G-20 zirvesinde Angela Merkel, “İlk kez bu kadar güvenli bir Çin gördüm” diyordu. Bir yanda çöken, öbür yanda kendine güveni yükselen güçler, dünya çapında yeni savaşların kapısını aralıyor. Daha şimdiden Kolombiya, Güney Kore, Suudi Arabistan ve İsrail, emperyalist çöküşü yavaşlatabilmek adına kendi komşularıyla savaş hazırlıklarını açıktan yapıyorlar. Ve elbette Türkiye bu listeye dâhil olmayı amaçlıyor.
BU SIRADA ORTADOĞU
Emperyalist hegemonyanın çöküşü, en derinden ve en çatışmalı biçimlerde, Ortadoğu bölgesinde hissediliyor. “Bütün çatışmaların anası” sayılan Filistin topraklarında, ABD patentli Oslo sürecinin cesedi çoktan çürüdü. Şimdi Filistin ve tüm Arap halkları, tek gerçek barış yolunun, Siyonist İsrail devletini yok etmekten geçtiğini çok daha açık kavramış durumdalar. Lübnan’da beş yıl önce “renkli devrim”e imza atanlar, bugünlerde Şam’da resmi törenlerle karşılanabilmek için kırk takla atıyorlar. İsrail siyonist devleti Lübnan’la öncekinden çok daha kanlı bir savaşın hazırlıkları yapıyor. Bölgede bütün eller tetikte, bekliyor. ABD ise, bölgede İsrail'in sonunu getirebilecek bir savaşı engellemek şöyle dursun, Suudileri, Ürdün’ü ve Türkiye’yi aynı gayya kuyusuna çekmeye niyetli.
Irak, ABD’nin bölgedeki çöküşünün belki de en açık kanıtı. Seçimlerin üzerinden altı ay geçti, ancak tüm ABD baskılarına rağmen hükümet kurulamadı. Bunun anlamı çok açık: Bundan böyle birleşik bir Irak hayaldir. Şiiler, Sünni Araplar ve Kürtler, daha doğrusu bunların burjuva yöneticileri, iştahlarını kabartan pastadan daha büyük pay alabilmek için oluk oluk kan akıtmaya hazırlanıyorlar. İşte tam bu ortamda, ABD işgal kuvvetlerini başı öyle bir laf etti ki, Ankara bürokrasisinin taş duvarları bile çatlamıştır. Bu General “En son Kerkük’ten askerlerimizi çekeceğiz” diyordu.
Bu söz, ciddi anlamlar yüklüydü. Birincisi Kerkük Kürdistan bölgesine bırakılacaktı. İkincisi, alevlenen çatışmalarda ABD, Kürt burjuva yönetimini koruması altına alacaktı. Ve üçüncüsü, bölgeden askerlerini tamamen çekmeye hazırlanan ABD, Kürkük’lü Kürdistan devletinin korumalığını Türkiye’ye devredecektir. Bu görevlendirme yeni değil ve Türk tekelci sermaye grupları arasında nasıl şiddetli bir kavgaya neden olduğunu biliyoruz. Ancak, bu konuda verilmiş sözler var ve YAŞ, bu konudaki tartışmaların son noktasının koyulacağı yerlerden biri.
BU SIRADA İÇERİDE
Dünyada ve bölgede dengeler radikal biçimde değişirken, içeride devrim sınıf dengelerini alt üst etmeye devam ediyordu. Erdoğan’ın, NATO’dan yardım istemeye kalktığı bir durumdan söz ediyoruz.
Aslında her şey apaçık görülebiliyor. Kürdistan’da savaş artık kentlerin orta yerinde yaşanıyor. Kırsal alan hâkimiyetini kaybeden resmi güçler, kentlerin hâkimiyetini de adım adım kaybediyor. Durum o noktadadır ki, halkın topyekûn ayaklanması için bir tek çağrı yeter.
Türkiye işçi sınıfı ise, yüzlerce çoban ateşi gibi, eyleme kalktığında her yerin ateşini yükseltiyor. Sonuç olarak, devrim, sınıflar savaşının günlük ve tarihsel çatışmaların beslediği avantajlı dengelerden sonuna dek yararlanıyor. Her eylem çatışmaya, her grev işgale dönüşüyor. Devrim, dünya çapında değişen sınıf dengelerinden de kendine güç devşiriyor. Eyleme geçen her işçi birliğine, dünya proletaryasından destek geliyor. Enternasyonal dayanışma ve birlik, işçi sınıfını müthiş bir eğitim sürecinden geçiriyor; onu herhangi bir dar-ulusal çapta bir eylemden çok daha hızlı ve derin biçimde, öncü sınıf olarak hazırlıyor.
Kürt halkı da, dünyanın ve bölgenin değişen dengelerinden kendi payına düşeni alıyor. ABD-TC-Barzani yönetimleri arasında büyük ölçüde karara bağlanmış görünen Kerkük’ü içeren bağımsız Kürt devleti planı, Kuzey Kürt halkına da, uluslar arası alanda daha rahat adımlar atma fırsatı veriyor. Özerklik ilanı, işte böyle bir boşlukta doğdu. Başkenti Kerkük olan bir Kürdistan, eğer Türkiye’nin askeri-diplomatik koruması altına girecekse, bu durumda kim Kuzey Kürdistan halkının özerklik talebini görmezden gelebilir? Üstelik referandum boykotu –çok önemli hile riskleri taşısa da-, bu özerklik talebinin, şu ya da bu örgütün değil, ama bizzat halkın çoğunluğunun bir talebi olduğunu dünyaya kanıtlayacaksa…
SITMA MI? KOLERA MI?
İşte bu dengeler içinde gelindi kritik YAŞ toplantısına. Tartışılan, şu ya da bu isim değil, söz konusu dengelerin Türk tekelci sermaye egemenliğini zorladığı politik değişimlerdi. Ve bunlar, öyle çatışmasız kabul edilecek türden basit değişimler, hiç değil.
1) Emperyalizm, bölgedeki çöküşünü yavaşlatmak için Türkiye’yi daha etkin kullanmak konusunda kararlı. Bu amaçla, gerekirse, İran’a kafa tutacak, Barzani’yi Araplara karşı savunmaya alacak, Rusya’ya karşı geliştirilen diplomatik-askeri kuşatmaya destek sunacak bir yönetim hazır olmalıdır.
2) İçeride devrim tehlikesi büyüdükçe, emperyalizm adına Türkiye’nin bölgede üstlendiği rol büyük yaralar alıyor. Birden bire kucağında bulduğu “özerklik ilanı” da işleri çok fazla zor sokuyor. Türk tekelci sermayesi yol ayrımında: Ya bütün enerjisini devrimin bastırılması için harcayacak; ya da devrimi bir süreliğine güçten düşürecek politik ödünlerle zaman kazanıp, emperyalist dünyanın aktif hizmetinde olmanın getireceği mali avantajların tadını çıkartacak.
Gelecek sıtma ile kolera arasında bir seçim bu, tekelci sermaye açısından. Girilecek hiçbir yol başarıyı garanti etmiyor; aksine, büyük riskler, sonu felaket askeri manevralar, devrimin dev adımlarla ele geçirmeye hazır beklediği büyük çatlaklar vaat ediyor. Zaten tercihlerden biri, garantili sonuçlar vaat etseydi, tekelci sermayenin farklı kampları arasındaki tartışma bu kadar uzun sürmez, bu denli büyük sarsıntılar yaratmazdı.
O cenahta kavga henüz bitmedi. Seçilecek her yol, daha büyük bir felakete kapı açıyor, o nedenle, başarısızlığın daha da alevlendireceği çok daha geniş çaplı “krizler”de gazetecilerin 100 metre engellide rekorlar kırmasını bekleyebiliriz.











