Sunday, Feb 05th

Güncelleme:06:42:26 PM GMT

Başlıklar:
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Umut Çakır KARARGAHTA BİR KÖSTEBEK

KARARGAHTA BİR KÖSTEBEK

 

Bir Amerikan fıkrasıyla başlayalım:

Üniversiteden bir ekip Amerikan toplumundaki ırkçılığı ölçmek için bir anket düzenler. Rastgele seçilmiş bin kişiye aynı soru yöneltilir:

- “Bir sabah uyandığınızda, ülkedeki bütün zencilerin ve berberlerin katledildiğini duysanız, ne düşünürdünüz?”

 

Yüzde doksandan fazlası aynı tepkiyi verir: “İyi de, niye berberler?”

 

İlk olarak Haziran ayında ortaya çıkan, Ekim sonunda ise bizzat Genel Kurmay karargahında görevli bir subayın ihbar mektubuyla yeniden gündeme düşen “eylem planında”, hükümete, Gülen cemaatine ve DTP'ye yönelik alınacak tedbirleri ve komplo tezgahlarını okuyanların yüzde doksanı, fıkradaki tepkiyi verdi: “İyi de niye hükümet ve Gülen Cemaati?” DTP'yi yıpratmak, gözden düşürmek, hatta mümkünse yok etmek, kendini Türk hisseden her devlet görevlisi ve bizatihi sıradan vatandaşın kutsal ve tartışılmaz bir hakkıydı, ne de olsa! Yalnızca birkaç köşe yazarı, belgede yer alan “DTP'ye destek veren bölge halkına bu desteğin ağır bedellerinin gösterilmesi” anlamına gelen satırların kendilerini rahatsız ettiğini dile getirdiler. Ancak onlar da, bu sözün kağıt üzerinde kalmadığı, tersine onyıllardır hiç sektirilmeden yerine getirildiğini, bu amaçla onbinlerin kanının döküldüğünü bir çırpıda unutuverdiler.

Ama tarihi, her zaman sınıflar savaşı yazar, karargahlarda oluşturulan ıslak imzalı harekat planları değil.

Çok Kesme, Kel Çıkmasın

Şimdilerde tasfiye makası, askeri-sivil bürokrasinin en tepelerinde işliyor. Fakat berber öyle şaşkın ve aceleci ki, kesip attığı birkaç telin, kalanın bütün kelliğini ortaya çıkardığını farketmiyor.

Barış elçileri”ni Silopi'den Amed'e kadar, önüne geçilmez bir coşkuyla karşılayan milyonların yarattığı büyük sarsıntı tek başına ele alındığında, devrimin başka büyük olayları yanında önemsiz görünebilir. Ancak, öyle bir konjonktürde, sınıflar mücadelesinin öyle bir denge noktasında gerçekleşti ki, pek çok şeyi altüst etmeye yetti. Doğrusu, öylesine bir noktadayız ki, bir eylemin kendi gücünden ya da amacından bağımsız, çok daha inanılmaz sonuçlar yarattığını görmek, artık bizi şaşırtmamalı. Önceden planlanmamış, tümüyle bir halkın bilincinden, umutlarından, zafere dair canlı sezgilerinden fışkırıp gelen bu eylemin, tekelci egemenliğin en tepesinde dayanılmaz sarsıntılara neden olması da şaşırtıcı değil.

Haklı olarak, soruyor Deniz Baykal: “bir kaç ay içinde bu iş, albaydan kuvvet komutanları sorunu haline nasıl geldi?” Sorunun kendisi, başlı başına, sınıflar mücadelesinin hızla değişen dengelerinin, tekelci egemenliği nasıl derin bir sıkıntıya soktuğunun kanıtı sayılmalı.

Sınıflar mücadelesinde dengeleri bu denli altüst eden olay, Kürt halkının kendiliğinden, öncüleri bu halka tam tersi bir hedef gösteriyor olsa da, zafere dair sezgi ve umutla ayağa kalkmasıdır. Bir halkın -hele ki ezilen ulustan bir halkın- öfkeyle isyan etmesi ile, zaferin yakın olduğuna dair umutla ayağa kalkması arasında koca bir tarihi dönem, bir dizi devrimci kalkışma ve en önemlisi devrimin muazzam bir güç birikimi yaşanması gereklidir. Bir kere daha altını çizerek tekrarlayalım: Halklar böyle bir umutla bir kez ayağa kalktı mı, orada artık egemenler son günlerini saymaya başlar. Kaldırımlarda, önce madalyalar yuvarlanır, çok geçmeden de general şapkaları.

Çok değil birkaç ay içinde “ıslak imzalı belge” muammasını albaylar meselesinde kuvvet komutanları meselesine yükselten, Kürt halkının büyük zafer provasıydı. Öncülük edenlerin amaç ve hedeflerinden bağımsız, bu olay, devrimin büyük ve önemli olaylarından biri olarak daha ilk günden, en tepeden en tabana tüm karşı-devrim cephesini alt-üst etmişti. Tehlikenin boyutunu somut olarak gören başbakan, “Sil baştan yaparız” diyordu. Muhalefet, “bir delik açtınız, tüm baraj yıkılıyor.” ifadelerini kullanıyordu. Sermayenin yeni yönelimine, açılım politikalarına karşı çıkanlar baştan bu yana, tam da bu tehlikeye parmak basmaktaydılar. Bu kesim temsilcilerine göre, devrimi nefes aldırmaz bir baskı altında tutmaya devam etmek gerekliydi; devrimin karşısında esnemek emekçi yığınlarda tekelci egemenliğin zayıfladığına dair bir sezgi ve umut doğurabilirdi. Açılım politikasından yana olanlar ise, tekelci egemenliğin askeri, siyasi ve ideolojik tükenişini görüyor; sürgit katılık politikasının her şeyi biranda tuzla buz edeceğine inanıyor; burjuva egemenliğin ancak kısmi esnemeler sayesinde ayakta kalabileceğini ifade ediyorlardı.

Habur sınır kapısından Amed'e, iki gün ve üç gece boyunca milyonlarca yoksul emekçinin zafer provası niteliğindeki coşkunluğu, birinci gruptakilerin işaret ettiği tehlikeleri haklı çıkartmıştı. Nitekim, tavizsiz katılık politikasında diretenler pek çok devlet kurumunu harekete geçirmişlerdi, öyle ki söz konusu açılımı imkansız hale getirmeleri işten bile değildi. Hatta bu kesimler, Ergenekon tutuklularının serbest bırakılmasını yüksek sesle dile getirmeye başlamışlardı. Yani egemenler katında yenenler ile yenilenlerin yer değiştirmesi an meselesiydi.

İşte bu noktada hükümet açılımda frene bastığını açıkladı. Bir mola verilecekti, ancak bu mola, egemenler katında altüst olan dengeleri yeniden düzeltmek ve kartları yeniden dağıtmak içindi. Ne de olsa tekelci sermaye ve uluslararası efendileri, iktidarın, devrimin büyük baskısına karşı dayanabilmesi için, esnemekten başka bir yol kalmadığına çoktan kanaat getirmişti. Açılımdan geri dönüş, zafer havasının öncü rüzgarlarını ciğerlerine doldurmaya başlayan geniş emekçi yığınları, hırçın ve yıkıcı bir atılıma sevkedebilirdi.

Islak imzalı belge”, tozlanmaya bırakıldığı raftan böyle indi. Deniz Baykal'ın da ifade ettiği gibi, sorunu birden bire kuvvet komutanları seviyesine yükseltti. Daha düne kadar karargahın borazanı gibi çalışan köşe yazarları bile, Başbuğu istifaya davet ettiler. Hürriyet'in lümpen ağızlı, faşist zihniyetli yazarı Yılmaz Özdil, o hafta basında TSK'ya yöneltilen hakaretlerin bir dökümünü yaptı. Orada yer alan sözleri burada tekrarlamak, terbiye sınırlarımızı fena halde aşar. Ancak şu kesin, tarihin hiç bir döneminde TSK bu denli hakarete uğramamıştı. Sermaye sınıfı, kendi göz bebeği kurumu adeta topa tuttu. Bu, tekelci sermayenin esneme politikalarını “resmi politika” haline getirmekte direnenlere karşı yönelen en ciddi, en önemli gözdağıydı. Felç eden bir gözdağı. Şu duruma bir bakın: Genelkurmay bugüne dek kendini dışarıya karşı koruma altına alabilen bir kale sanıyordu. Yalnızca dışarıdan bir dinleme ile deşifre edilebilecek bir kale. Bu yüzden karargaha cep telefonu bile sokulmuyordu. Meğerse kulağın büyüğü, bizzat karargahın içindeymiş: İşte felç eden paranoya! Bütün bu olanlardan sonra karargahta tek bir istifa bile yaşanmasa ne olur?! Hükumet ve sermaye istediğini elde etmiştir: Genel kurmay artık felçtir.

Devrim her büyük adımında, burjuva egemenliğin bağırındaki tasfiye makasını daha da derine batırıyor. Evet, karargahta bir köstebek var. Ama bu bizim bildiğimiz, tanıdığımız eski dostumuz: İyi kazmışsın koca köstebek, diye 150 yıldır seslendiğimiz o ölümsüz dost.