Kriz, salgın ve salgının derinleştirdiği kriz... Gittikçe büyüyen bir sarmal. Burjuva iktisatçılarsa, genel olarak salgının sürmekte olan krizin üzerine geldiği gerçeğini es geçiyorlar. Onlara göre küresel salgın sonucu “ilk kez talep ve arz şoku bir arada” ve doğal olarak “ne olacağını kimse bilmiyor.”

Bu krizden nasıl çıkılacak, hangi harfe benzeyecek ekonomik toparlanma sürecinin grafiği? Yoğun bir şekilde bu tartışılıyor. Kriz sürecini “V” olarak tahmin edenler yok denecek kadar az. Bir “U” bekleyenler de var. “L” diyen karamsarlar hatırı sayılır sayıda. Kimileri hızlı toparlanma, tekrar çöküş ve tekrar yükseliş anlamına gelen “W” harfini öngörüyor. Kimileri de Nike simgesi olan uzun döneme yayılan hafif eğimli ama istikrarlı bir toparlanma olacağı tahmininde. Tabii bir de Roubini’nin “I” harfi var ki, sermaye dünyasına ecel terleri döktürüyor. Yani çıkışsız, hatta duraksız sürekli bir düşüş!

İktisatçılar harfler üzerinden tartışmayı sürdürürken, gelecek dönem kapitalizminin tasvirini yapmaktan da geri durmuyorlar. “Dayanışma ekonomisi” diyen, “vahşi kapitalizm dönemi kapanacak” diyen, “ulusal ekonomiler dönemi gelecek” diyen, “dijitalleşen ekonomi” diyen... Önceki yazımızda da işaret ettiğimiz gibi, “kapitalizm mutlaka olacak da, nasıl kapitalizm olacak” tartışması...

Sistemler (ve düzenler) tekil istem ve eğilimlere göre biçimlenmez. Her şeyden önce, olası gelecekler hakkında öngörülerde bulunabilmek için, varolan yapının içsel gelişim yasaları ortaya konulmalıdır. Bu yasalar, eğilim yasalarıdır ve büyük oranda çelişik süreçlerdir. Birbirlerini, bazen, dengelerler. Bu eğilim yasalarının hayata geçmesi ise sınıflar savaşımı dediğimiz arenada olur.

Uygarlık tarihinin sınıflar savaşı tarihi oluşunun -ki bu gerçeğin keşfi Marks’a değil, burjuva tarihçilere ve iktisatçılara aittir- anlamı budur.1 Marks, sınıfların rol aldığı ekonomik yapıyı derinlemesine çözümler. Olgunun içsel gelişim yasalarını ortaya çıkarır. Onun “Kapital”inin aşılmazlığı işte burada yatar.

Marks ünlü “kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır! Mülksüzleştirenler, mülksüzleştirilir” sözüyle kapitalizmin sınırlarına ve geçiciliğine dikkat çeker. Ama son derece devrimci kavrayışıyla, bu eğilimlerin ortaya çıkardığı proleter ayaklanmaları hesaba katar. Kendiliğinden bir şekilde mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilebileceğini söylemez. Böyle bir şeyi ima bile etmez. Yani bir taraftan uzun çözümlemelerle kapitalizmin içsel gelişim yasaları, çelişkin eğilimler olarak ortaya serilir. Kapitalizmin sınırlılıkları ve aşılma zorunluluğu bu yasaların gelişiminin kaçınılmaz sonucu olarak ortaya konur. Diğer taraftan bu kaçınılmaz sonucun sınıflar savaşımı arenasında gerçekleşeceğinin bilinciyle hareket edilir. Yine bu içsel gelişim yasalarının sonucu ve ürünü olan proletarya, devrimci bir rol oynayacak olan proletarya, dönüşümün öznesi olarak bu karşıtlık ilişkisindeki yerini alır. Böylece Marks, bir eylemci, bir devrimci olarak teoriyi inşa eder. Oturduğu yerden sadece genel eğilimlere yahut sadece birkaç eğilime bakarak “önümüzdeki dönemde ekonomi (ve toplum) şöyle olacak, böyle olacak” diye fikir oluşturmaz.

Burjuva iktisatçılar, neredeyse iki yüz yıldır mazeretçiliğin teorisini yaptığı için, elbette toplumsal yapıyı derinlemesine inceleyip eğilimleri ortaya koyacak değildir. Sermaye sınıfının çıkarına uygun eğilimleri öne çıkarmak, onun üzerinden sonuçlara varmak, burjuva iktisadın görev ve amacıdır. Daha salgından önce “kapitalizmin sonu” tartışmaları alabildiğine yaygındı burjuva iktisat camiasında. Kriz öylesine korkutuyordu. Pandemi çıkınca bir anda “gelecek dönemin ekonomisi nasıl olacak” tartışmasına, o da “gelecek dönemin kapitalizmi” tartışmasına dönüverdi.

Dünyanın en büyük ekonomisi ABD’de 5 haftada 26 milyon kişi işsiz kaldı. 2007-2009 arasında krizin zirve yaptığı 18 ayda 15 milyon kişi işsiz kalmıştı. FED önümüzdeki çeyrekte rakamın 47 milyonu bulacağını (%32 işsizlik oranı!!!) tahmin ediyor. Oysa ABD’nin 10 yılda yaratabildiği istihdam 22 milyon. Hadi buradan düşünelim bir de “gelecek kapitalizm” meselesini!

Ya da Oxfam’ın “4 milyar insan yoksul, 1 milyar insan 'aşırı yoksul' kalabilir” tespiti üzerinden düşünmeye ne dersiniz? Tamamen örgütsüz, bilinçsiz bilmem ne olsa bile, bu insanların bir faktör olarak katılmayacağını mı düşünüyorsunuz “gelecek ekonomik model” oluşumuna? ABD’de, Avrupa’da felaketzede olarak süreci atlatacak yüz milyonların bilinç, istem ve davranışlarında hiçbir değişiklik olmadı mı sahi? Trilyonlarca dolar pompalandı diye piyasaya, ki bu paraların kapitalistlere gittiğini herkes gördü, rıza üretebilmiş mi oldu kapitalist dünya?

IMF başkanı Büyük Buhran'dan bu yana en kötü ekonomik daralmayı bekliyoruz, 170'den fazla ülkenin bu yıl kişi başına düşen gelir büyümesi negatif olacak” diyor. Her geçen gün durum daha da ağırlaşıyor. Bu işçi ve yoksul kesimler ne yapacak dersiniz?

Krize dair rakamlar sel olup akıyor. Sürekli negatif yönlü güncelleniyor tahminler. Yukarda bahsettiğimiz “harf tahminleri” de sürekli değişiyor. Bir değerlendirmeye göre şu kısa sürede son 150 yılın bütün resesyonlarını geride bırakan bir kriz yaşanıyor! Ama tüm bu rakamların geniş kalabalıklara dair olduğu gözden kaçıyor. Yani yaşayan, canlı tepkilere sahip, bir ilişkiler bütünü içinde yer alan milyarlarca insandan bahsediyoruz. Sınıf savaşımı dediğiniz şey tamı tamına bu nesnel zeminde gerçekleşen bir olgu. Unutulan, gözden kaçırılan şey tam da bu!

AB Ekonomi komiseri Gentiloni telaşlı: Saat işliyor. Yeniden inşayı başlatmak için virüsün bizimle barış yapmasını bekleyemeyiz. Yeniden inşa derhal başlamalı, bu bahar, bu yaz!” Benzer çırpınışları bütün kapitalist ülkelerde görüyoruz. Trump çoktan “normale dönün” emri verdi. Almanya başta, Avrupa ülkelerinin bir bölümü önlemleri kaldırmaya başladı bile. Sermayenin acelesi var. Korku içinde!

Daha burada sayamayacağımız sayıda örnek var. Tüm bunlar ne ifade ediyor? Eğer masa başında oturup kararlaştırılabiliyorsa gelecek ekonomik modeller, bu telaş neden?

Bu şartlar bir altüst oluş döneminin, dünya çapında bir devrimin şartlarıdır. Aslında bu temel gerçeği herkes görüyor. Sermaye sınıfı da, reformist kesim de, proleter devrimciler de... Sermaye umutsuz bir şekilde sürdürülemez durumdan bir an evvel çıkmak için çabalıyor. Öte yandan maaşlı düşün adamları üzerinden eğlencelik gelecek tahlillerini burnumuza dayıyor. Bununla yetinmiyor. NATO dahil tüm gücünü gelmekte olan dalgayı karşılamak için hazırlıyor. Gelmekte olan sadece şimdiden uç vermiş olan emekçi sınıfların ayaklanma-devrim dalgası değil. Her an patlamak için bahane arayan büyük yıkım savaşları da beliriyor aynı zamanda.

Reformistler bu büyük altüst oluş şartlarını görüyor. Ne proleter yığınlara dönük umut ve beklentileri var, ne bu yönde girişimleri. Seyirci modunda durum tahlili yapıp emek cephesinin dikkatini otoriteryanizm/faşizm tehlikesine çekiyorlar. İşin tuhafı, bahsettikleri bu durum, aslında koşulların devrimciliğinin itirafı. Zira bu tür keskin dönüşümler devrimci dönemlerin ürünüdür. Ya proleter devrim kazanır, ya kanlı bir karşı-devrim. Yani faşizm tehlikesi demekle devrimci koşulların varlığını tersten ifade etmiş oluyorlar. Ama onların derdi “normale dönmek” ve “yaşanabilir kapitalizm” mücadelesi vermek.

Soruluyor, “kapitalizmin sonu mu?” Söyledik, yine söylüyoruz. Evet, kapitalizmin sonu! Bunu söyleyince dudak büküyorlar. Çünkü tüm ömürleri kavgaya dışardan bakmakla geçti. Sanıyorlar ki biz böyle dedik diye onlar gibi ellerimizi kavuşturup burjuvaların her şeyden vazgeçmesini ve sistemin kendiliğinden yıkılıp gitmesini bekliyoruz!

Marks ve Engels’in krizler ve devrim arasında 170 yıl önce kurdukları bağlantıyı bile unutmuş olan bu “gözlemciler” topluluğunun, o çağın krizleriyle karşılaştırılamayacak derecede derin ve yıkıcı olan güncel kriz karşısında bile devrimi akıllarına getirmemelerine ne denebilir ki!

Dünyamızın geleceği ne olacak? Hayır, kesinlikle masa başı uyduruk tahminlere göre bir gelecek beklemiyor bizi. Koşullar devrimci. Bir altüst oluş dönemi. Bu sert şartlarda dünyamızın geleceği sert kapışmaların, sert sınıf savaşlarının sonucunda belirleniyor. Böylesine devrimci şartlarda proletarya, devrimci zora başvurarak kapitalizmin tabutuna çiviyi çakacaktır. Mevcut krizin derinliğini, yıkıcılığını, devrimin kaçınılmazlığını ve devrimci zorun zorunluluğunu, bunun araçlarının propagandasının yapılmasını ve bizzat pratik olarak örgütlenmesini güncel, yakıcı, pratik görev olarak ele almayan hiçbir görüş bugün devrimci konumda kalamaz. Dünyamızın aydınlık geleceği bu kavganın sonucunda çıkacak ortaya.

Sinan KALELİ
26.04.2020

---------------------------------------------------------------

1Weydemeyer’e 1852 şöyle yazar: “Benim yeni olarak yaptığım şeyler: 1- sınıfların varlığının üretimin gelişimindeki belli tarihsel aşamalarla ilişkili olduğunu, 2- sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağını, 3- bu diktatörlüğün, yalnızca bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma bir geçiş olduğunu göstermekten ibarettir.” Lenin bu konuya çok önem verir, Devlet ve Devrim’de buradan hareketle sınıflar savaşımını kabul etmenin Marksist olmaya yetmeyeceğini, sınıflar savaşımı görüşünü proletarya diktatörlüğüne vardıranların Marksist olabileceğine işaret eder.