Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Kurucu Genel Başkanı Abdullah AYSU ile tarımsal üretim alanında merak edilenleri sorduk.

Çeşitli uluslararası konferanslarda tarım, gıda ve ekoloji üzerine sunumlar yapan Aysu, Türkiye’de Tarım Politikaları (2001), Tarladan Sofraya Tarım (2002), Avrupa Birliği ve Tarım (2006), Küreselleşme ve Tarım (2008), Topraksızlar 25 Yaşında (2010) adlı kitapların yazarı aynı zamanda.

Türkiye'de çiftçilerin örgütlenmesi için uğraşan Aysu’nun bu doğrultuda kurduğu Çiftçi-Sen, uluslararası çiftçiler örgütü olan, 80 küsur ülkeden 350 milyon çiftçiyi bir araya getiren Via Campesina’nın da kurucu üyelerindendir. Örgütün amacı Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü vb. sermaye örgütlerine karşı çıkarak; her türlü kimyasal ilaca karşı bilge köylü tarımın uygulanmasını savunmaktır.

Aşağıda Abdullah AYSU ile yaptığımız röportajı sunuyoruz:

 

Abdullah Bey merhabalar. Bize kendinizden kısaca bahseder misiniz?

Merhaba, çiftçi bir ailenin 8 çocuğundan birisiyim. Ankara Haymana’da bulunan iki köyde ekili topraklarımız var. Aynı zamanda koyunculuk yapıyoruz. Bütün aile birlikte çiftçilik yapıyoruz. 1973-81 arası Tarım Bakanlığında çalıştım.80 darbesi sonrası ayrılmak zorunda kaldım. Zamanla aile tarımı yaparken zorlandığımızı farkettik, bunun nedenlerini araştırmaya başladım. 2000lere gelirken küçük çiftçiliğin ortadan kaldırılmak istendiğini, tarımın şirketleştirilmek istendiğini keşfettik. Bunun üzerine bir araya gelme arayışlarımız başladı ve bu bizi Çiftçi- Sen’e kadar getirdi. İlk üzüm sendikasını kurduk, ardından tütün sendikası kurduk. O dönem Hindistan’a gittim 2002 yılında. 2004 yılında iki sendikamızla Via Campesina’ya örgütümüzü anlattık ve böylece katılmış olduk birliğe. Sendikalarımızı bu süreçte hızla kurmaya devam ettik ve kısa bir süre sonra konfederasyona dönüştük.

 

Her şey tohumla başladı desek yanlış olmaz sanırım. Tohumun tekellerin egemenliği altına girişiyle başlayan sürece kısaca değinir misiniz?

Tohum, bütün kapıları açabilen bir maymuncuktur. Buğday tohumuyla başlayacak olursak, şunu belirterek başlayayım: Buğday tohumunu dışarıdan almıyor, TİGEM (Tarımsal İşletmeler Genel Müdürlüğü) eski ismiyle Devlet Üretme Çiftliklerinde kendimiz üretiyoruz. Sertifikalı tohum adıyla satıyoruz. Bunları şirketler de üretiyor fakat genelde bu topraklarda, çiftçilerin ürettiği türler oluyor. Bu nasıl oluyor derseniz, 5553 sayılı kanunla çiftçilerin tohum üretip satmaları yasaklandı. Çiftçiler tohum üretiyor fakat şirket için sözleşmeli üretiyor. Şirket o çiftçinin ürettiği tohumu alıp satıyor. Bir çiftçi olarak üretebiliyoruz ama satma yetkimiz yok, şirketler satıyor. Yine başka bir yönüyle de üretim yapmak için biz de gidip şirketlerden satın alıyoruz.

Sebze tohumları öyle değil. Aslında ülkemizde yetişebilecek ürünler olmalarına rağmen dışarıdan alıyoruz. Bir kısmı da ülkemizde üretiliyor ama üretenler çok uluslu şirketler-tekellerdir. Bu çok uluslu şirketler dünyada 7 tanedir. Bayer, Sigienta, Tianer, Novartis bunlardan bazılarıdır. İşin ilginç yanı bu firmaların aynı zamanda ilaç firması olmasıdır. Veteriner, tarım ve beşeri ilaç üretirler. Bir yandan kullanılan ilaçlar kalıntı bırakır, insanları hasta ederken onları tedavi etmek için de aynı firmalar ilaç satarlar. Böyle bir kısır döngü içerisindeyiz.

Üretim yapmak için sertifikalı tohum kullanmak zorunda kalırsınız. Bu tohumdan verim elde etmek için ise çok gübre kullanırsınız. Kullandığınız gübre toprakta başka bitkileri-yabani otları- da çıkarttığı için her tarafı yabani ot sarar. Bu nedenle bir de yabani ot ilacı kullanmanız gerekir. Bu tohumlar kültür tohumları olduğu için doğal tohumlarımızla kıyaslandığında hem daha maliyetli hem de dayanıksız, güçsüzdürler. Böceklere karşı korumasızdırlar. Dolayısıyla böcek ilacı da kullanmanız gerekir. Tohumla başlayan ticaret; gübre, yabancı ot ilacı, böcek ilacıyla devam eder. Aslında kullandığımız kelimelere de dikkat etmeliyiz: bunlar ilaç değildir. İlacın tedavi edici bir özelliği vardır. Bunlar zehirdir. Doğrudan canlıları öldüren zehirlerdir.

Sendikalaşma sürecinde “Kendimize ait bir rota çizmeliyiz” derken, bu gerçeklerden yola çıktık. Tohumun yerel olduğu, gübrenin çeşitli kanallardan doğal olarak elde edildiği (baklagil gübreleri dediğimiz bakla, nohut, mercimek, yonca, fiğ den oluşur) bir sistemi savunduk. Bu ürünler havadaki azotu alıp toprağa saldığı için toprağa gübre kazandırır. Bu nedenle bir yıl buğday ektiğinizde ikinci yıl nohut ektiğinde toprağına gübre dağıtmış olursun. Yeşil gübre vardır. Yetiştirirseniz bir bölümü çiçeklenir toprağa yeniden karıştırılır ve gübre olur. Çok da verimlidir. Aynı şekilde kompozit gübre vardır: Birçok şeyi değerlendirmek mümkündür dolayısıyla gübre almanıza gerek yok. İlaç da almanız gerekmiyor. Kırmızı örümcekten tutun da yaprak bitine kadar aklınıza gelebilen haşere ve hastalıklara karşı el yapımı ilaç yapmak mümkündür. Çiftçi-Sen olarak bununla ilgili çalışmaları başlattık. Köylü kadınlara ev ilaçları eğitimi veriyoruz. Kendi bahçesinde hangi ot varsa o ottan nasıl ilaç yapılacağına ilişkin bilgilendirme olmakla birlikte, ürününü yabani otlardan, böceklerden nasıl koruyabileceğinin eğitimidir aynı zamanda.

 

Ürettiğimiz ürünümüzü koruması için ilaç kullanımının gerekliliğinden bahsettiniz. Kimyasal ilaçla karşılaştırıldığında doğal ilaç kullanmanın yararları nelerdir?

Doğal ilaç kullanımının belli başlı avantajlarını sayacak olursak:

Cebinden para çıkmıyor

Toprağını suyunu kirletmiyor

Elde ettiği ürünü ilaç kalıntılarıyla dolu olmuyor, sağlıklı ürün elde edebiliyor.

Yerel tohumla üretim yaparak, kimyasal gübre kullanmadığı için besin açısından daha zengin oluyor.

Şuanda pazara bu sağlıklı ürünleri sunmanızda bir engel yok. Doğal tohumu satarsanız yasak, tohumdan fide yapıp onu satarsanız yasal. 5553 sayılı kanun tek başına Tohumculuk Kanunu olarak bilinir ama öyle değil. Yasada tohum, fide, fidan olarak geçer. Fide ve fidanla ilgili kriterler de vardır. Bunlar incelenebilir.

 

Çok Uluslu Şirketler dediğiniz, diğer bir ifade bile büyük tekellerin kendi ülke sınırları dışında buluştuğu birlikler var. Bu birliklerden bir tanesi de Dünya Ticaret Örgütü. Bu birlikler nasıl işliyor okurlarımız için kısaca bahsedebilir misiniz?

Çok uluslu şirketlerin vatanları yoktur. Emperyalist devletler onların şemsiyesidir. Monsanto örneğin Amerikalılarındı. Şimdi Almanlar satın aldı onların oldu. Novartic, Sincente hepsi böyledir. Ki hepsinin Türkiye’de müdürlükleri var. Sincente Türkiye Genel Müdürlüğü İzmir’dedir. Novartic İstanbul Beşiktaş’ta. Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulmasıyla birlikte öncesinde devlet himayesi altında olan çok uluslu şirketler devletlerin üstünde bir güç oldular. En tepede şirketler, onun altında ise devletler var bir hiyerarşik sıralama yapacak olursak. Şirketlerin istekleri doğrultusunda davranıyor devletler. Dünya Ticaret Örgütü kendisine üye olan ülkelere şunu dayatıyor: “Üye hiçbir devlet, şirketlerle rekabet edici girişimde bulunamaz” diyor. Yani istediğinde gümrük duvarlarını yukarı çekemez, bu asfaltı ben yapacağım, bu köprüyü ben yapacağım diyemez. Projeleri ihaleye açmak zorunda. Söylemeye çalıştığım şudur ki: Dünya Ticaret Örgütü 1994’de kurulduğunda oraya üye olanlar normal sanayi, tarım, gümrük kuralları gibi aklınıza gelebilecek tüm anlaşmalara imza atmış sayılır. Bir tek imza hepsi için geçerli oluyor. Dolayısıyla devletler şirketlerin önüne geçemiyor ve geçmek istemiyor. Hatta DTÖ’nün bir ticaret normunda der ki: “kendine yeterli olduğun bir üründe dahi %5-6’sını ithal etmek zorundasın çünkü dünya ticaretini geliştirmek zorundasın”. İki sene önce Norveç'ten fındık aldık. Dünyanın 1 nolu fındık üreticiyiz biz oradan fındık satın aldık.

Çin ve Amerika arasındaki bir ticaret savaşından bahsediliyor. Bu aslında DTÖ gümrükler meselesidir. Gümrük duvarlarını, sıfırlayıp sıfırlamama ya da yukarı çekip çekememe kavgasıdır. DTÖ kurallarına uyma zorunluluğu olmayan bir ülke olsa istediği gibi gümrük duvarını yükseltir ve indirir. Bunun tartışmasını yapmaz. O anlaşmayla bağımlı oldukları için bu tartışmaları yapıyorlar. DTÖ içinde olmayanların tekellere karşı ticari olarak yaşama şansı yok. DTÖ de şöyle bir anlayış var bunu güçlü ülkeler uyguluyor diyor ki:

Kendi ülke insanların için sağlık sorunu oluşturacak olduğunu düşündüğün ürünü gümrükte durdurup kontrol edebilirsin. Sağlığa zararlı olduğunu tespit ettiğinde bunu geri iade edebilme hakkın var.

Dünya Sağlık Örgütü nün belirlediği ve ürün üzerinde bulunabilecek kimyasal oranları var. Ancak Türkiye’de bu incelemeleri yapacak laboratuarlar yok. Bu nedenle ithalat yapıldığında gelen araçlar transit geçiyor, Rusya’ da ise gıda korteksine takılıyor; gıda üzerinde ilaç kalıntı oranları yüksekse ürün geri geliyor.

 

Son zamanlarda yayınlarda sıkça karşılaşır olduk. Güve tespit edilen birçok gıda ülkeye geri gönderiliyor. Yüksek oranda kimyasal kullanılan bu ürünlerde güve nasıl yaşayabiliyor?

Son zamanlarda sadece ürünlerdeki kalıntı oranları değil ürünlerin üzerinde böcek yumurtaları, larva gibi şeyler tespit edildiği için geri dönen gıdalar oldu. Gıda üzerinde güve tespit ediliyor. Güve denilen canlı aslında kelebektir. Her böceğin kelebek olduğu bir dönem vardır. O kelebek döneminde yumurtlar, çoğalır. Yapılan ticari anlaşmalarca bir ürünü ihraç edebilmeniz için 15 gün önceden ilaçlama kesilir. O süre içinde ilaç görece etkisini yitiriyor ve böceklerin üreyebileceği koşullar oluşuyor. Pestisit denilen ilaçların hepsinde satışa sunulmadan 10-15 gün önce ilaçlamanın kesilmesi ibaresi bulunur ama genellikle kesilmez. Kestiğin zaman çiftçi iflas eder. Çünkü hibrit tohumunun çok verimli olmasının asıl sebebi hiç ara vermeden sürekli hasat yapabiliyor olmanızdır. Örnekle açıklayayım. Yediveren gülünü düşünün; goncası dağılmaya başladığında eğer onu kesmezseniz yedi tane gül vermez, dökülür, erik boyunda bir şey kalır. Hibrit tohumuyla eğer siz domates olmaya yüz tutmuş yeri koparmazsanız domates vermiyor. Günü gelmiş, domatesi hasat etmeniz lazım 10 gün bekletirsen sana domates vermez ve fide kurur. Hiç beklemeden sürekli hasat edilir ve pazara sunulur. Hibrit tohumuyla yapılan ürün hasadını bekletirsen, bahçeyi çürütürsün. Hibrit üreticisi de hemen topluyor, fakat teslimat süresine henüz vakit varsa yurt dışına ürünü teslimat tarihine göre kasalarda bekletiyor Bizim üreticilerimiz bu bekleme süresinde ilaç kullanmaya devam eder. Esprisi bile vardır: Salatalık Antalya’dan 8 cm yola çıkar, 14 cm olur İstanbul’a vardığında.

 

Hasat zamanı yapılan ihracatları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sanayiciler hammadde olarak alacakları tarım ürünlerinin fiyatlarını baskılayabilmek için hasat döneminde ithalata yönelirler.

Çiftçiye diyorlar ki; sen bana bu fiyattan vermezsenben zaten aynı ürünü o fiyata dışarıdan alıyorum. Sanayiciye ithalat daha uygun geliyor. Çünkü: ithalat yaptığı ülke devletleri, kendi çiftçisine ciddi destekler sunuyor yani çiftçi zarar ettirilmiyor.

Özellikle AB ülkelerinde maliyet + %25 kazanç + insanca yaşama payı ekleniyor fiyatlar öyle belirleniyor. Fiyatlar düşünce devlet kendisi alıyor ve fiyatların düşmesini engelliyor. Bizde böyle bir destekleme alım kuruluşu yok. Öyle bir maliyet hesaplanması dahi yapılmıyor. Amerika’dan veya Fransa’dan bir ürün Türkiye’ye gelecekse bir liraya mal ettiği bir şeyi 80 kuruştan verebiliyor.

Oradaki devletler ihraç yapan şirketin kaybını sübvanse edebiliyor. Dolayısıyla düşük fiyattan kaygısızca girebiliyor ürünler iç piyasamıza. “Eğer gittiğim ülkenin üretimlerini çökertirsem, üretimden vazgeçtikten sonra fiyatla istediğim gibi oynayabilirim, geçmişteki zararlarımı da çıkartabilirim” diyorlar. Bu bir hükümet politikasıdır ona göre de destek ve sübvanse etme politikaları vardır.

İçerdeki tüccarın da işine geliyor daha ucuz ham madde ile çalışmış oluyor çünkü İthal edilen bu ürünler işlenmek için giriyor iç piyasaya. Buğdayı buğday olarak satmıyor sanayici. Ekmeğe, makarnaya, irmiğe, bisküviye çeviriyor.

Büyük tekellerin ucuza ihraç ettikleri bu ürünlerin bir kısmı kendi ülkelerinde üretilen ürünlerdir. Biz mısırı 6 buçuk milyon ton üretirken, Amerika’dan mısır alıyoruz. Peki sizce Amerika’nın üretimi ne kadar? 300 milyon ton. Dolayısıyla bizim üretimimiz kayda değer bir üretim olmuyor. Yine Amerika tek başına 300 milyon ton soya üretiyor. Türkiye’nin soyası 200 bin tondur. Amerikan topraklarında tarımı, endüstriyel tarım modeliyle eşzamanlı gelişti. Kendi ihtiyaçlarının üstünde üretim yapabiliyorlar ve ihtiyaçlarından fazlasını ihraç ederken fiyat düşürebiliyorlar

Avrupa Birliği’nin kendisinin tarım dışında bir bütçesi yoktur örneğin. AB’ye üye olanların sanayi, eğitim ve sağlık bütçeleri ulusaldır. Bir tek tarımda Ortak Tarım Politikaları (OTP) vardır. Dolayısıyla bırakalım bu destekleri vermeyi, biz çıkarttığımız kanunlara aykırı davranıyoruz. Tarım kanununda GSMH’nın %1 oranında destek verileceği kanunun kendisinde yazıyorken bizde yarısı bile verilmiyor.

Bizde tarım hala bir sektör olarak görülmüyor. Stratejik bir sektör olarak belirlenebilir aslında. Dünya Ticaret Örgütünde gümrüklerinizi sıfırlayacaksınız dedikleri süre büyük tekellerin ülkelerinde 5 yıl, bize ise 10 yıl denildi. AB üyelerinin yapısal sorunları aşıldı, biz ise aşamadık. Bu ülkelerle rekabet edebilir miyiz? Eşitsiz bir yarış bu birisinin altında mercedes var diğerinin altında bisiklet. Geçebilir misiniz? Onlar sadece mercedes kullanmıyor, aynı zamanda onu sürekli modifiye ediyorlar.

İMF, DB politikalarına dönük niyet mektuplarında, ilginçtir size bir şey dayatmıyor, size söylüyor. Siz ben bunu yapacağım diye oturup istedikleri adımları niyet mektubu yazarak siz sunuyorsunuz. Büyük devletler: ben sana 300 milyon kredi veririm ama sen de Tekel’i özelleştir. Ben de hemen oturup niyet mektubu yazıyorum ve şu tarihlerde Tekel’i özelleştirmeyi planlıyorum. Tarımsal üretim programlarında ARİG diye belirtilen ve yeniden yapılandırma olarak söylenen olayın kendisinde diyor ki:

Desteklemeleri azaltacaksın.

Tarımsal kredi faizlerini piyasa seviyesine çıkaracaksın. Sübvanse etmeyeceksin.

Destekleme alımlarını durduracaksın.

Sulamadan para alacaksın.

Tarım Satış Kooperatifleri Birliklerinin, entegre şirketleri anonim şirketleri özelleştireceksin diye yönlendirmeleri ard arda sıralıyorlar zaten.

Bütün bu söylenenleri biz kendimiz yapıyormuşçasına niyet mektuplarıyla ilan ediyoruz.

 

Tekellerin iç piyasamıza hakim olma süreçlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Büyük tekeller iç piyasamıza hakim olma süreçlerinde attıkları bazı adımlar var. Krediler veriyorlar, faizinden dolayı çiftçi ödeyemiyor; çünkü fiyatlar baskılanıyor, maliyetler yükseliyor, zarar ediyor. Bunun sonucunda bankaların emlak ofisleri araziye el koyuyor. İhaleye çıkarıp satıyor. Şirketler de alıyor. Alan şirketler hiçbirini işletmiyor. Önceki sahiplerine kiralıyor. Kimisi de “mal benim sen yine de üretmeye devam et” diyor. Ürün bazlı değil alan bazlı destekler ödendiği için de arazi sahipleri hiçbir üretim yapmadan destekler alıyorlar. Bu bahsettiğim destekler milyon dolara erişiyor. Aldığı bu desteklerle da icralardan sürekli daha büyük araziler satın alıyorlar. Böyle bir mekanizma kurulmuş. Yeri zamanı gelecek diyecek ki “çık kardeşim tarlamdan, vermiyorum, üretme” işte o zaman Türkiye karışacak. Şu anda daha ortaya çıkmadı bunlar. İzmit gölü çevresi, Trakya’nın önemli bir bölümü, Ege de birçok yer bankaların elinde. Bankalar aracılığı ile şirketlerin elinde, kullanmıyorlar. Yarın kullanmaya başlayınca asıl işsizliği ve istihdamdaki sıkıntıları göreceğiz. Bilemiyorum ne kadar insan bunun farkında. Toplumsal muhalefet güçleri bu işleri ne kadar biliyor? Bunu hiç bilmiyoruz. İnsanların buna göre bir hazırlıkları var mı? Hala Sovyetleri değerlendiriyoruz ama günümüzü kaçırıyoruz.

 

Kitaplarınızda da bahsettiğiniz gibi çiftçi bilinçli politikalarla tarımsal üretimin dışına itiliyor. Üretim yapılmayan araziler gittikçe genişliyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Fiyat politikaları ve zarar ettirilmelerinden kaynaklı insanlar şuan buğday ekebileceği arazileri ekmiyorlar. 1000 hektar arazide ortalama 3 milyon ton buğday elde edilir. Aşağı yukarı 6 milyon ton civarında bir ürün elde etmiyoruz ve toprağı boş tutuyoruz. Bunun nedeni basit çünkü zarar ediyoruz. Hiç kimse zarar edeceği bir işe devam etmez. İhtiyaç açığımız kapanmadığından dolayı da dışardan satın alıyoruz. Belçika yüz ölçümüne yakın arazimizi boş tutuyoruz, Hollanda’ya yaklaştık. Büyük patlama olabilir ama bu patlamaları toplayacak bir odak yok. Toplumsal muhalefet güçleri köylüyü hakir görüyor. Köylülerin sorunlarını gündeme almıyorlar. 700 bin aile toprağını terk etti. 8000 aile yorganını hazırlamış cezaevine girecek. Bunlar insanların ne kadar gündeminde. Toplumsal muhalefet güçleri bu sorunlara hakim mi. Köylerde, tarlalarda başlayacak patlamalar şehirlerde nasıl karşılanacak. Köylülere ve toprağa ilişkin bakış açısı, politikası yok kimsenin.

Buğday stoklarının tükenişi yoksullar için gıdaya erişememek, yani gıda krizinin çok ciddi bir şekilde ortaya çıkması demektir. Kumarın başka bir türlüsü oynanıyor baktığınızda. Sizde buğday olduğunu düşünün, kağıt üzerinden bana satıyorsunuz. Ben alıyorum bir başkasına satıyorum elden ele gezen kağıtlar var. Bu çerçevede dünya üzerinde on yıl sonra üretilecek buğday satılmış durumda. Böyle dönen bir dolap var. Via Campesina olarak talebimiz şu: tarım ve gıda dünya ticaret normlarının dışına çıkarılmalıdır. Çünkü bu bir yaşam meselesidir. Dünya ticaretine konu edilemez. Üretim stoku olur, o bir ülkeye satılır, bir başka ülkenin stoku vardır oradan satın alınır. Ama şirketlerin eline geçtiği zaman bu başka türlü tezahür ediyor. Bunun için bizim Dünya Ticaret Örgütünü yeniden anlayıp ona göre bir politik hat belirlememiz gerekiyor. Şunu belirteyim ki, emek, demokrasi, ekoloji olarak belirtebileceğim bu üçlü sac ayaklarını birlikte görmeyen hiçbir şey kendisini var edemez. Bunun üzerinden şekillenen bir krizden bahsedeceğiz. Bu kriz gıda krizidir, üretim yıkım krizidir, finansal krizdir ve ekolojik krizdir. Bütün bunların birbirini tetiklediğini ve desteklediğini kabul edeceğiz. Bu krizlerin birbirini tetikleyip beslemesinden kaynaklı da çok uluslu şirketler beslenmektedir. Dolayısıyla bu kriz üzerinden sağlanan kazancı ellerinden almanın yollarını bulmalıyız. Bunu bulamadığımız sürece söylenen tüm sözler lafı güzaftır. Bunların anayasaları DTÖ'dür.Onun alternatiflerini bularak ondan kendimizi çıkartarak başka bir dünya oluşturmanın yollarını bulmalı, kriterlerini belirlemeliyiz. Hepimizin verdiği mücadele çok değerlidir; ama devrime gidecek yolları tekrar tekrar değerlendirmeliyiz.

Ben artık tarım alanında yaşatılan sıkıntıların verilerini tutmak istemiyorum. Çünkü aldığımız her şeyi almamız aslında gerekmiyor. Türkiye tarımı gerçekliğine uygun hareket etmiyoruz. Jeopolitik konumumuzdan da yola çıkarak söylüyorum ki inek yetiştirmemiz gerekmiyor. Bizim esas olarak koyun yetiştirmemiz gerekiyor. Çünkü inekler otu diliyle koparıp alırlar. Koyunlar ise ısırırlar. İneklerin diliyle kesebilmesi için otun yüksek olması lazım. Bizde yüksek ot yok. Köylerimizdeki dere kenarları dışında yüksek otumuz yoktur bizim. Koyun beslemek yerine ineğe destek veriliyor ve ot yetmediğinden de yem ithal ediyoruz. Bu da yetmiyor, inek ithal ediyoruz. Üstelik dışarıdan getirilen inekler 20 kat fazla yem tüketiyor. Bizim kara sığırlarımızla, siyah beyaz alacaları karşılaştırdığınızda yirmi kat fazla yem tüketiyor. Bütün bunlar için kaygı duyuyoruz yem getireceğim, inek alacağım satılır mı satılmaz mı kaygıları bunlar. Kardeşim o kadar masraf ettin getirdin eti, rezalet bir et. Et GDO’lu, mısır GDO’lu, soya GDO’lu. Bu alanda yapmamamız gereken şeylerimiz nasıl ki varsa siyaseten de yapmamamız gereken şeyler var. Birçok enerjimizi boşa harcıyoruz. Ben siyasetten anlamıyorum benim için mideme dokunan, tenime dokunan her şey siyasettir. İnsan doğduğunda barınmak, yemek yemek, giyinmek dışında bir refleksi olmaz. Yaşarken, toplumsal varlık olmasından kaynaklı çeşitli değerler edinir. Ama yine de genel anlamıyla yaptıklarımız da yine bu üç maddedir ve bu üç madde de toprağa bağlıdır. Üzerinde gezip evimizi yapıyoruz, tarımsal üretim yapıp karnımızı doyuruyoruz, pamuk lif vs üretip giysi yapıyoruz. Sol örgütlerin kendisi bile bunu konuşmuyor. Biz umutsuz olacak insanlar değiliz, umutsuzluk yaymayız. Her sorundan bir çıkış yolu vardır. Bu çıkış yolu da yine bizim elimizdedir.

 

Tarımsal ürünlerin ihtiyaç için değil, pazar için üretildiği günümüzde gıda sorununu nasıl halledeceğimizi düşünüyorsunuz?

Birçok yerde devam ettirilen geleneklerimiz var. Evlenen kadının çeyizine tohum konur. Boynuna tohum kolyesi takarlar. Yörüklerde adettir hala yaylaya çıktıklarında boyunlarında tohumlar vardır. Vurgulamak istediğim nokta: Türkiye’de kaybolmuş tohum cinsi yoktur. Bunlar bir biçimiyle hala üretime katılıyor. Tohum takas şenlikleriyle, çeşitli üretimlerle devam ettiriliyor. Aynı şekilde günler öncesinde Marmaris’in Taşlıca köyünde hasat yapıyorlardı. Bana da fotoğraflarını gönderdiler. Kara kırçıl buğday üretmişler. İlkel komünal toplumda üretilen buğday türüdür bu. Aynı şekilde başka doğal buğdaylarımız da mevcut. Türleri yok edilebilmiş değil. Biz onları değerlendiriyoruz. Çok sınırlı az olmakla birlikte varlıklarını sürdürüyor. Çok hızlı şekilde çoğalabilir bu tohumlar. Çaresiz ve umutsuz değiliz. Onların dokuz metrelik duvarlarına bizim her zaman on metrelik merdivenlerimiz hazır, öbür tarafa geçeriz. O konuda rahat olalım. Nasıl ki medeniyetleri başlangıçta kadınlar getirdi. Tohumla başlatıp yerleşik düzene geçirdi. Hala bu işin öncülüğünü yapanlar da kadınlardır. Kadınlara bu konuda çok güveniyorum. Bizi kapitalizme yem etmeyecekler.

 

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.