Bugüne kadar, devrim adına hangi görüşleri ortaya koyduysak ve ne öğrendiysek, hepsini hayata geçirme zamanıdır. Teoriyi pratik enerjiye dönüştürme zamanıdır. Tarih, problemin çözümünü pratik olarak önümüze getirmiştir.

Çözüm, bu toplumu dönüştürecek toplumsal devrimin başarılmasıdır. Köhnemiş kapitalist toplum, tüm toplumsal kötülüklerin ve zihinsel alçalmanın temelidir. Dolayısıyla, toplumu dönüştürmek, yaşamsal ve zorunlu bir görevdir.

Mücadelenin bir sonuç alması için ne yöne gideceğini bilmen gerekiyor. Ama bundan önce, gideceğin yolun evrensel gelişmeyle aynı doğrultuda olması gerekiyor. Bunu doğru olarak saptamak için de tarihsel, toplumsal gelişme yasalarını bilmeliyiz. Materyalist tarih anlayışına göre, bugünkü özel mülkiyet toplumu yerini daha yüksek, daha ileri ve yeni bir topluma bırakacaktır. Bu, toplumsal gelişme yasasının yürürlükte olmasıdır. Bu yönde tarihi süreci hızlandırmak, proletaryanın devrimci sınıf mücadelesinin işidir. Yeni ve daha ileri bir topluma, sınıf mücadelesi yoluyla varılır.

Umut, bugünkü durumdan bir çıkış, yeni bir topluma geçişle bağıntılı olarak açıklanabilir. Çalışanlar sınıfında, kent ve kır yoksullarında, bugünkü özel mülkiyet toplumuna karşı bir umutsuzluk doğdu. Ama umutsuzluğun doğduğu bir yerde, başka bir umut kendini gösterir: Yeni bir gelecek umudu için her şey var. Fakat umut, sınıf mücadelesinden devrimci grupların eyleminden bağımsız olarak görülemez. Dünya devrimci pratikle değişir. Devrim, gerçek pratiktir. Umut, yeni bir gelecek umudu, devrimci pratikten ayrı olarak ele alınamaz. Bazıları, sıkça umudun büyütülmesinden söz ediyor. Fakat unuttukları şurasıdır ki, statüko umut vermiyor. Bütün toplumsal yıkımların biricik kaynağı olan burjuva toplum, ezilen ve sömürülenlere umut vermiyor. Aksine umutsuzluğun kaynağı durumundadır. Bu toplumun politik üst yapısında bazı değişiklikler ya da toplumsal yapıda bazı iyileştirmeler, reformlar, gerçek durumu değiştirmez. Umut, toplumun köklü, devrimci dönüşümündedir. O halde umudu büyütmek, devrimi büyütmekle bağıntılı olarak görülmelidir. Devrimci eylemlerin, devrimci sınıf savaşının olduğu bir yerde umut da vardır. Eylem var, umut var: Dünyayı devrimci eylemle değiştirmeye girişmeden, umudu binlerce kez tekrarlamakla gerçekleşmez. Umut devrimde; umut, halk demokrasisi ve sosyalizmde!

Bazıları şu görüşü çok sık tekrarlarlar: “Baskının olduğu bir yerde, direniş de vardır.” Bu görüş, biraz farklı biçimde 1789 Fransız Devriminden alınmadır. İfade, şimdi emekçi halklara yönelik sermayenin saldırıları için söyleniyor. Bunu söyleyenler, kapitalist-toplumu yıkmayı göze alamadıklarından, mücadelesini, yapılan baskılara ve saldırılara karşı koymakla sınırlıyorlar. Salt karşı tarafın saldırılarına karşı direnmekle, emekçi kitlelerin devrimci kavgasını bu yolla sınırlamış olursun. Sorun şu biçimde konmalıdır: Sermayenin büyümesi ve merkezileşmesiyle, yeni bir toplumun maddi koşulları yeterince olgunlaşmıştır. Bu aşamada yapılması gereken, ayaklanma ve devrimle kapitalistlerin sınıf egemenliğini yıkmak ve daha üstün bir toplum olan sosyalizme geçmektir. Burjuva devrimin anlayışıyla hareket edilirse burjuva toplumun, statükonun sınırlarını aşamazsınız. Yapılacak şey çok nettir: Kapitalistlerin sınıf iktidarını devrimci tarzda yıkmak.

Dinci faşist iktidara karşı mücadele sermayeye karşı mücadeleden koparılamaz. Çünkü, sermayenin egemenliği dinin egemenliğini de içerir. Şu gerçek görülmelidir; dinci gerici burjuva iktidarın da, burjuva gerici muhalefetin de asıl varlık nedeni, işçi sınıfı ve emekçi halkların toplumsal devrimini önlemek; böylece, ezilen ve sömürülenlere sermaye egemenliğine boyun eğdirmek. Din, politiktir. Bu politika, emekçilerin siyasi iktidarı ele geçirmesini önlemek için oluşturuldu. Dinci gericiliğe karşı mücadele sermaye karşı mücadeleden ayrı görülürse, sonuç vermez. Statükoyu, köhnemiş yapıyı savunarak, dinci-gericiliğe karşı mücadelede başarılı olunamaz. Çünkü, dinci gericilik ve dinci faşist iktidar, statüko içinde gelişti ve statüko tarafından, emeğin devrimci iktidarının kurulmasını önlemek için oluşturuldu. Göksel olana karşı mücadele onun yeryüzündeki toplumsal temeline karşı mücadeleyle birlikte değerlendirilmelidir. Şu bir gerçektir: Sermaye sınıfı, egemenliğini sürdürmek uğruna, her tür gericilikle, ittifaka girer. Bu bağlamda, dünya devrimci işçilerinin, dünya devrimci komünist hareketlerin bu konudaki görüşleri çok açıktır: Görevimiz, insanları sermayenin maddi diktatörlüğünden ve dinin manevi diktatörlüğünden kurtarmaktır. Görevimiz her bireyin özgür olduğu, yeni ve insani bir toplum kurmaktır.

Toplumsal sistemi aşmayan istemler, reformist hareketler için, günlük politik çalışmanın esasıdır. Bu anlayış, devrimci anlayışın yanında ama onun dışında on yıllardır varlığını sürdürüyor. Bunu savunan birçok siyasi hareket dağılıp gitti. Ama reformist anlayış daha sonradan ortaya çıkan başka politik hareketlerde egemen bir anlayış olarak devam etti. Bu yüzden, bu anlayışın, bu eğilimin kendisine karşı mücadele verdik.

Proletaryanın sınıf mücadelesi tarihi göstermiştir ki, sınırlı istemler ileri sürmek, küçük amaçlar uğruna mücadele etmek, bunu temel alan siyasi hareketleri, sisteme bağlama rolü oynamıştır. Kapitalist sistem, emekçilerin sisteme dokunmayan istemlerini kendine mal eder ve kendi içinde eritir. Dolaysıyla, ne kadar uğraşırsan uğraş, yine de sistemin sınırlarını aşamazsın. Birçok işçi hareketi işçi komite/konsey örgütlenmesi, siyasi hareketler, kadın hareketleri çevre hareketleri, sistemi aşmayan istemleri savundukları için, sonunda kurulu toplumsal sisteme bağlandılar. Sermayeye dokunmayan hareketler birçok yerde, burjuvazinin oyuncağı oldu. Böylece kendi taleplerinin tam karşısına geçtiler. Avrupa çevre hareketlerinin ve siyasi hareketlerin bu bakışa sahip oldukları için, sonunda sermaye sınıfına nasıl hizmet eder duruma geldiklerini gördük.

Şu anlayış dünya genelinde, anti kapitalizmi tepkicilikten öte gitmeyen küçük burjuva çevrelerde yaygın:

“Çevreci hareket diğerleriyle ittifak yaparak, sermayenin yeniden üretimi için ciddi tehdit oluşturabilir.” (David Harvey)

Bu reformist eğilim, yalnızca çevrecilerle sınırlı değil. Siyasal hareketlerde de hakim. “Kamuculuk” anlayışı bu kapsama dahildir. Sermayenin denetim altına alınmasına yönelik son otuz yılda birçok öneri ortaya atıldı. Sermayenin vergilendirilmesi, ek olarak çevre vergisi alınması, daha çok kazanandan daha çok vergi alınması, tekelciliğin önlenmesi vb. İşçi sınıfı için mesele, sermayenin yeniden üretiminin önünün tıkanması ya da denetim altına alınması değildir. Bu, sermayenin kendisine, sermayenin egemenliğine dokunmamaktır. Onun varlığını ve egemenliğini bazı ödünler adına kabul etmektir. Mesele sermayeyi ortadan kaldırmaktır. Sermaye ortadan kaldırılınca yarattığı tüm sonuçları da ortadan kalkar. Sermaye varlığını korudukça, üretimin dış koşulları (üretim araçları, fabrikalar, toprak vd) sermayenin elinde oldukça sermayenin yeniden üretimi olacaktır.

Bu topraklarda devrim, tekelci kapitalist düzen için tehdit oluşturacak bir noktada. Sermaye sınıfı devrimi yıllardır, kendisi için bir tehdit olarak görüyor. Devrim tehdidinden kurtulmak amacıyla hareket ettiğini apaçık görüyoruz. Bunun için devlet aygıtı sürekli güçlendiriliyor. Daha çok güç kullanıyor. Gerici şiddete daha çok başvuruluyor. Devrimin, burjuvaziyi tehdit edecek bir aşamaya geldiğini görmek istemeyenler, yalnızca reformist hareketlerdir. Devrimin gerçek boyutlarını göremeseler de devrimin gün gün ilerlediğini anlıyorlar. Bu yüzden hayatlarında hiç devrimci olmayan siyasi hareketler bile, devrimden, devrimcilikten daha çok söz eder oldular.

Devrimin gelişmesi sadece bu topraklarda tekelci sermaye düzenini tehdit etmiyor; kapitalist sisteme yönelik de, tehdit edici etkisi var. Yürütülen devrimci mücadele, kapitalist dünyada, emekçi halk kitleleri, kadınlar ve gençlik üzerinde devrimcileştirici bir etki yaratıyor. Dünya devrimine itiş veriyor. Yeni bir kalkış noktasını oluşturuyor. Emeğin evrensel kurtuluşunda bir mevzi rolü oynuyor. Bu yüzden, dünya burjuvazisi, her ülkedeki toplumsal devrimin gelişmesini emperyalist-kapitalist sistem için bir tehdit olarak niteliyor. Devrim tehdidinden kurtulmak amacıyla sistem genelinde yeni baskı önlemlerine başvuruyor. Emek-sermaye çatışması tüm yeryüzünü kaplıyor. Toplumsal devrimin uluslararası yönünü göz önünde tutmayan bir devrimci işçi, çok dar düşünen biridir. Devrimi büyüten ve zafere kadar götürmek isteyen devrimci işçiler, devrimin uluslararası yönünü bilerek hareket etmelidir.

Burjuvazi, devrim tehdidinden kurtulmak için toplumun uyuşturucu, oyalayıcı, sahte umut yaratıcı vb tüm yol ve araçları sonuna kadar kullanır. Dinin, insanları uyuşturan ve ahmaklaştıran özelliğini daha etkin olarak kullanıyor. Tüm bunların yanında, baskının şiddetinin arttırılması temel bir yöntem olarak kullanılıyor. Hem bu topraklarda, hem kapitalist dünya genelinde, proletaryanın sınıf mücadelesi tarihi göstermiştir ki, sermaye sınıfı, devrimin büyümesinden, devrim tehdidinden kurtulmak için, kitlesel katliamlara başvurmaktan hiçbir zaman vazgeçmemişti ve yarın da vazgeçmeyecektir. Halklar üzerinde katliam yapmayan burjuva devlet, düzen partisi yoktur. Burjuva iktidar partisi kendi iktidar konumundan hareket eder, muhalefet de kendi konumundan. Halklara yönelik geniş kapsamlı saldırılarda ve katliamlarda iktidar, muhalefetin de mutabakatını ve desteğini almıştır. Türkiye ve Kürdistan’da bunun sayısız örneği var. Bu bağlamda burjuva egemenliğin bir ayağı iktidarsa, bir ayağı da muhalefettir.

Tekelci kapitalist düzende, tekelci sermayenin gücü elinde tuttuğu bir yerde düzen partileri, tekelci sermayenin bir gücüdür. Bu partiler, küçük burjuvaziyi, orta sınıfları çevresinde, yapısında barındırsa da, bunlar tekelci sermayenin partileridir. Onların çıkarına hizmet ederler. Onların politikalarına yön verenler, tekelci sermayedir. Dolaysıyla, aynı temele dayandıkları için, birbirinden öyle gösterildiği gibi, çok uzak değiller. Her biri, topluma kendini dayatıyor. Her biri, sınıfsal-toplumsal doğası ve misyonu gereği, kapitalist toplumu isyan ve devrimden kurtarmaya çalışıyor. Hepsi emekçi halkların devrimci mücadelesi karşısında egemen olanı temsil ediyor. Devrim ise, egemen olana karşı yapılır.

Açlık ve genel sefaletin olduğu, buna karşın zenginliğin bir avuç elde aşırı derecede yoğunlaştığı bir yerde siyasi iktidar, güce, baskıya daha çok başvurarak kitlelerin hoşnutsuzluğunu ve öfkesini gideremez. Aksine, artan siyasi baskı, yoğunlaşan devlet şiddeti, halkların hoşnutsuzluğunun ve öfkesini büyüten bir rol oynar. Burjuvazi, bir baskı sistemi olan devlet egemenlik sistemine ve onun tamamlayan burjuva saldırgan propaganda sistemine ne kadar başvursa başvursun, kitlelerin devrimci öfkesini devrimci eylemler biçiminde, ayaklanma biçiminde patlamasını önleyemez.

Daha çok güce baskıya, gerici şiddete başvurması; gerici propaganda sistemini daha etkin olarak kullanması siyasi iktidarın ve dayandığı sermaye güçlerinin ne kadar zayıf olduklarını gösteriyor. Devrimin büyümesini önlemek için bundan sonra daha çok şiddete başvuracaklardır. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, devrimin büyümesini durduramazlar. Onları yeneceğiz.

C.Dağlı