< Biz de İnsanız

Medyada bir görüntü dolaşıyor. İki inşaat işçisi bir malzeme dükkanının önünde patronun otomobilinden iniyor. Otomobilden dediysek yolcu bölümünden değil, iki büklüm tıkıştırıldıkları otomobilin bagaj bölümünden iniyorlar. Anlaşılan iş kıyafetleri patronun otomobilinin koltuklarını kirletmesinler diye bagaja layık görülmüşler.

Bazen 50 TL’lik bir tedbirin alınmadığı ya da bazen bir zincir marketin çöpe atmak için ayırdığı çürük ya da bayat gıdayı çöpten yemekle açlık arasında sıkıştırılmış olmaktan, almak zorunda kalan işçilerin hırsızlıkla suçlanarak aşağılanması... Emekçinin sürekli aşağılanması, her gün sayısız örneğini yaşadığımız sıradan bir durum halinde. Emekçinin canı sıradan bir metadan bile daha kıymetsiz iken emekçiler saygınlığa da sahip değiller. Kapitalistlerin ise servetleri oranında canları da kıymetli, servetleri oranında satın aldıkları bir saygınlığa da sahipler. Hem de bu saygınlığı ve kıymeti, satın aldıkları tüm servetlerini emekçi kuşakların sömürüsünden edinmiş en adi hırsızlar olmalarına rağmen.

Bu durum, emekçilerin geneli için de normal görülen bir durumdur. Emekçilerin geneli, bir avuç kapitalistin var olan tüm toplumsal zenginliğe sahip olmasını garipsemediği gibi, içinde tutuldukları insanlık dışı koşulları, bazen “Biz de insanız” çığlıklarını duysak da, genel olarak normal görürler. Hatta bu koşullarda bile kapitalist sınıfın temsilcilerine hayranlık duyar, gidip bu temsilcilere oy bile verirler. Emekçilerin genelinin bilincindeki bu çarpıklık, emekçilerin saflığından kaynaklanmaz, egemen olan üretim ilişkilerinden kaynaklanır. Kapitalizmin ekonomik ilişkileri, bu ilişkilere uygun şekillenen bir kapitalist bilinç oluşturur. Ekonomik ilişkilerin toplumsal yaşama yansıması olan bu bilinç, kendiliğinden bilinç denilen bilinç türünü oluşturur.

Fidel Castro, emekçilerin kendi çıkarlarına karşıt bu çarpık kendiliğinden bilinci ile ilgili düşüncelerini şöyle anlatıyor;

“Toplumun o hali, dünyanın en doğal şeyi gibi görünüyordu pek çoğuna doğrusu. Tıpkı içinde doğduğu aile ya da yaşadığı köy gibi. İnsan tüm hayatı boyunca, ‘bu adamın bir atı, bu adamın bir barakası var, bu adam tüm toprakların ve üzerindeki her şeyin sahibi gibi’ şeyler duyarsa, asla garipsemez.

Yurttaşlar kapitalist ve boğazına kadar mülkiyet ilişkisine batmış bir toplumda doğuyor. Ona sorsanız her şey mülkiyet. Okuma yazması bile olmayan insanlar, ağızlarına bir parmak bal süren ve kendine ufak bir iş verme lütfunda bulunan bir yöneticinin idaresi altındaki patrona ait fabrikayı, ayakkabısı, oğlu, karısı kadar benimsiyor. Kapitalistler sosyalistlerin tersine sık sık psikolojiye başvurur. O dönemde insanlar o kadar mütevazı koşullarda yaşarlardı ki, zengin ve ahlaksız olduğunu bildiği o politikacılara bile hayranlık beslerdi.” (İki Ses Bir Biyografi, s.85)

Kapitalist toplumda, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip kapitalist sınıf, tüm sermaye ve servetini işçi sınıfının artı emeğinden elde eder. Karşılığı ödenmeyen kapitalistin el koyduğu artı emeğinden. Kapitalist bu nedenle işçinin çalışmasının işçiye kalan kısmını, yaşam ihtiyaçları için gereken kullanım değeri kısmını sürekli azaltarak, el koyduğu artı-emek kısmını sürekli arttırmaya çalışır. İşçi sürekli daha yoğun ve daha uzun ama daha az ücretle, daha da yoksullaşarak çalışmaya zorlanır. Yaşamak için kapitaliste emek gücünü satmak dışında koşulu bulunmayan işçi, emek gücünü sürekli daha ucuza satmak zorunda kalan işçi, sonunda görür ki, ne çalışması asgari yaşama yeter, ne de insan olarak bir değeri, bir önemi kalır. Sömürü arttıkça, emekçinin değeri her açıdan düşer.

“Kapitaliste düşebilecek her şeyi, o ancak işçinin artı-emeğinden alabilir. Eğer işçi ekmek yerine patatesle beslenebilecek hale getirilebilirse, emeğinden daha fazla şey kopartılabileceği doğrudur yani ekmek ile beslendiği zaman kendisi ve ailesinin geçimi için Pazartesi ve Salının emeğini alıkoymak zorunda kalacaktır. Patatesle ise Pazartesi’nin ancak yarısına gereksinim duyacaktır ve Pazartesi’nin geriye kalan yarısı ile Salı’nın kalanı ya devletten ya da kapitalistin hizmeti için hazır bulunacaktır.” (Kapital II. Cilt, Marx’ın yaptığı alıntıdan)

Kapitalist ekonominin yasaları ve bu yasaların işleyişi, topluma öyle vahşi bir ahlak anlayışı, kültür, bilinç olarak nüfus eder ki, emekçinin bizzat canı bile paraya eşitlenir. Kapitalist meta ekonomisinde emekçi, parası oranında yemek yiyebilir, barınıp giyinebilir, parası oranında tedavi olabilir ya da eğitim, kültür bilim olanaklarından faydalanabilir, parası oranında saygı görür.

Eh kapitalist, emekçinin patatesle bile beslenmesini fazla görüp makarna ve çöp niteliğinde gıdalarla yaşama noktasına getirip dayadığında emekçiyi, emekçinin canının bile sudan ucuz olduğu ‘o son sınır’a da gelinmiş olur. Gelinen bu son sınırda, kapitalist vahşetin tüm sınırları zorlanır. Değersiz emekçi, değersiz emekçi çocukları kapitalizmin bugün tam anlamıyla mezbaha haline gelmiş sanayisi içinde, tarımında, çıkar savaşlarında daha doğrusu sömürü savaşlarında kıyımdan geçirilir. Bugün yaşadığımız budur.

Emekçi, var olan tüm toplumsal zenginliğin gerçek sahibi ve üretici gücü olmasına, toplumun onun etrafında dönmesine rağmen bir avuç asalak kapitalist tarafından bu toplumun en değersiz şeyi haline getirilmiştir.

Kapitalist ekonominin egemen olduğu koşullarda, topluma egemen olan kültür, ahlak anlayışı, alışkanlıklar da kapitalist niteliktedir. Bu yüzden emekçilerin çoğu, kapitalist kültürün etkisi altındadır. Ama burada hesaba katılması gereken bir de politik bilinç, devrimci sınıf bilinci sosyalist kültür var.

“Her ulusal kültürde, en basit biçimiyle de olsa demokratik ve sosyalist kültürün ögeleri de mevcuttur. Çünkü her ulusta, yaşam koşulları kaçınılmaz biçimde demokrasi ve sosyalizm ideolojisini doğuran emekçi ve sömürülen yığınlar vardır. Ne var ki, her ulus, bunun yanı sıra, yalnızca değerler biçiminde değil, egemen kültür biçiminde bir burjuva kültüre de sahiptir.” (Lenin)

Kapitalist kültürün, alışkanlıkların emekçiler üzerindeki etkisi, ancak devrimci sınıfın sürekli politik mücadelesi ve emekçilerin sürekli devrimci eğitimden geçmesi ile belli ölçüde kırılabilir. Ama sınıfın, emekçilerin tamamının bu kapitalist kültür ve alışkanlıklardan kurtulabilmesi için ekonomik ilişki biçiminin değişmesi, iktidarın emekçilerin eline geçmesi gerekir. Böylece kapitalizmde ‘öge’ olan devrimci sınıf kültürü, sosyalist ekonomik sistem zeminine dayanarak egemen kültür haline gelmenin yolunu açmış olur. Ancak sosyalist sistem içinde devrimci ilerici insancıl kültür güçlenip yaygınlaşarak, emekçiye toplumsal saygınlığını verir. Nihayetinde kapitalist toplumun rezil ahlak anlayışı ve emekçinin değersizlik durumu ortadan kalkar.

Burada şunu özellikle vurgulamak lazım. Emekçilerin genelinin kapitalizm içinde sınıfsal çıkarlarına karşıt bir çarpık bir bilince, kapitalist kültüre sahip olmaları, sınıf çatışmasını ortadan kaldırmaz. Kapitalist sınıfın tüm psikolojik, ahlaki kültürel kuşatmasına rağmen, insanlık dışı koşullarda yaşamaya ve çalışmaya zorlanan emekçi, kendine bir mücadele kanalı bulduğunda hızla devrimci proletarya etrafında toplanarak mücadeleye girer.

Bizde “bu halktan bir şey olmaz”, “bunlar için mi bir şey yapacaksın”, “koyun sürüsü gibi nereye çeksen gidiyor bu halk, bırak ne halleri varsa görsünler” deyip kendini akıllı yerine koyan bir canlı türü var. Bunlar emekçi sınıflar içinden çıkan, çoğunlukla küçük burjuva reformist, oportünist “eski solcu” olan bir tür. Bu tür tüm korkaklığı ve bencilliğiyle ortalıkta dolanıp akıl vermeyi sever, ama zerre kadar da bildiği bir şey yoktur. Bunlar da tıpkı burjuva sınıf gibi emekçileri insan yerine koymaz, proletaryanın devrimci misyonunu kabul etmez, emekçilere saygı değil acıma duyar, hor görür.

Toplumsal sorunları çözmek, sömürüyü ortadan kaldırmak için önce devrimci bilim, bilimsel sosyalizm gerekir ve sonra da, bu devrimci bilimin kılavuzluğunda ciddi, uzun, zorlu bir devrimci mücadele gerekir. Yoksul ve cahil düşürülmüş kapitalist kültürün etkisi altındaki emekçi düşürüldüğü değersizlik çukurundan çıkıp hak ettiği toplumsal saygınlığı kazanacaktır. Komünizm bunun için vardır. Leninizm bunun için vardır.

Aybel Gül

Arama