
Fıtratı gereği her zaman tehditkar ve korku salan bir havayla konuşan, propagandasını güç gösterisi üzerine kuran siyonist İsrail, tarihinde ilk defa bir savaştan boyunun ölçüsünü alarak çıktı.
Korku yaymak ve terör estirmek, işgalci İsrail'in fıtratında yani yapı, karakter, tabiatında var. Doğuşu, terör, kan ve ateşin ortasında gerçekleşmiş. Siyonistler, karakterlerine içkin kan ve ateşle kurulmuş olmayı her zaman bir övünç vesilesi yapmışlar.
12 gün süren, İran'a ani saldırıyla başlayan savaşı da korku, terör, dehşet saçarak başlattılar ve bununla kazanmayı amaçladılar. Hızlı bir zafer beklentisi içinde oldukları çok açıktı. Hızlı zafer yerine beklemedikleri darbeleri üst üste yemeye başlayınca ağababalarını savaşa açıktan müdahil olmaya çağırdı. ABD, büyük bir gürültüyle savaşa doğrudan katıldı. Ama savaşı sürdürüp İran'a boyun eğdirmek için değil, İran'ı bir “ateşkes”e razı etmek için.
Bir kaç tespit yapmanın zamanı. Birincisi; bu savaş, İran-siyonist İsrail savaşı değil, siyonist İsrail'in koçbaşı olarak kullanıldığı bir NATO-ABD-İngiltere ile İran arasında yapılan bir savaştı. ABD'nin savaşa açıktan açığa sonradan katılması bu gerçeği ne değiştirir ne de gölgeler. ABD'nin savaşın ilerleyen günlerinde, siyonist İsral'in zor duruma düştüğü bir anda İran’ı bombalayarak savaşa katılmış olması sadece gölgeden çıkıp doğrudan savaş meydanına inmesi anlamına geliyor; başka bir anlamı da yok.
İkinci olarak şu önemli noktanın altını çizmeliyiz: Siyonist İsrail büyük gürültü ve iddialarla başlattığı 12 günlük savaştan ilan edilmemiş bir yenilgiyle çıktı ve ABD-NATO-İngiltere-Fransa dörtlüsünün yardımıyla İran'ın elinden kurtuldu.
Üçüncü olarak, faşist Netanyahu ve hükümeti, şimdilik İran'ın elinden kurtuldu ama onu sert bir iç hesaplaşma bekliyor. Ama ondan da önemlisi bu siyonist-faşist takım, Yahudi halkın sert sınıf mücadelesini çok geçmeden kucağında bulacak. Bu mücadele, şimdiden başlamış bir süreçtir. “Yerleşimci” denen haydut, hırsız, yağmacı tayfa değil, ama Filistin Arap halkıyla barış içinde, demokratik, laik, birleşik bir devlet çatısı altında bir arada yaşamaktan yana olan Yahudi halk başlarına gelen felaketin faşist-siyonistlerden kaynaklandığının farkında.
Filistin topraklarının işgali üzerinde kurulmuş siyonist devletin “barış, huzur ve güvenlik” içinde yaşanabilecek bir yer olmadığı ortaya çıktı. Öncesi bir yana, siyonist İsrail'de halk on iki gün boyunca sığınaklardan çıkmadı diyebiliriz. Cebinde her zaman başka bir devletin pasaportunu taşıyan büyük bir kesim sürekli savaş havası içindeki bir yerde yaşamak istemeyecektir. Bu, savaş sırasında Kıbrıs'a, Avrupa'ya ya da başka ülkelere kaçmaya çalışan kalabalıkların görüntüsünden rahatlıkla çıkarılabilecek bir sonuçtur.
Yahudi olsun, siyonist olsun, insanların savaş korkusu nedeniyle, işgal altındaki topraklardan kaçması, siyonist İsrail'in aşil topuğudur. Faşist siyonist hükümet tam da bu nedenle, İran'ın sivilleri hedef alacağı açıklamasını “kırmızı çizgi” ilan etti. Gerçekten de, dışardan gelen göç üzerinde kurulu ve bu göçün devamlılığına yaşamsal olarak bağlı olan siyonist devlet için “sivil”lerin kendini güvende, savaştan uzak vb hissetmeleri çok önemlidir. İran'ın füzeleri bu güveni yerle bir etti.
Siyonist İsrail'in İran'a savaş açması, başına buyruk davranmasının sonucu değil. Bu savaş, başından beri özellikle ABD ve NATO ile planlanmış, koordine edilmiş ve hazırlanmıştır. Dolayısıyla, bu savaş, ABD öncülüğündeki emperyalist devletlerin, hükümetlerin, NATO'nun dünya işçi sınıfına, emekçi halklara, Ortadoğu halklarına karşı yıllar önce başlattıkları savaşın bir devamı ve parçasıdır. Siyonist İsrail'in koçbaşlığında başlatılan savaş, Filistin halkına, Hizbullah'a, Lübnan halkına, Suriye halklarına karşı açılan savaştan ayrı düşünülemez. Olaylar dizisini böyle ele aldığımızda, “12 Gün Savaşı”nın süreci tersine çeviren bir dönüm noktası olduğunu görürüz. Emperyalist-kapitalist sistemin çöküşü, önlenemez biçimde, her yerde ve her alanda sürüyor.
Gerici-dinci molla rejimine gelince... Bu dinci gerici rejimin varlık koşulları nedeniyle yani varlığını korumak için siyonist İsrail'e ve arkasında duran savaşın gerçek güçlerine karşı durması, boyun eğmemesi, bu rejimin anti-komünist karakterini ve esasında yüzünün “Batı”ya dönük olduğunu devrimci-demokratik güçlere unutturmamalı. Leninistler, sorunun bu yanına sürekli ve ısrarla dikkat çekiyorlar. Çünkü, ABD-NATO ve diğer emperyalist güçlere ve elbette siyonist İsrail'e karşı duruş, çoğu kimseye gerici-dinci molla rejiminin bu yanının “ihmal edilebilir” bir ayrıntı olarak görülmesine yol açabiliyor.
Oysa, bu dinci-gerici molla rejimi, örneğin, savaş günleri hariç, zor dönemlerinde bile Rusya ile mesafesini korumuş; Rusya ile hazırladığı “Stratejik İşbirliği Anlaşması”nı kırpa kırpa kuşa çevirmiş, askeri alanı anlaşmadan çıkarmış ve imzalamak için neredeyse bir yıl beklemiştir. Ne zaman ki siyonist İsrail ve emperyalist devletlerin yoğun saldırısına uğradı işte ancak o zaman yardım için Rusya'nın, Çin'in, KDHC'nin ayağına koştu.
İran işçi sınıfı, emekçileri ve genel olarak halkı, siyonist-emperyalist saldırıya kahramanca ve kararlılıkla karşı koydu. Emperyalist işgal ve saldırılar emekçi halklarda direniş, karşı koyma ve başkaldırı isteğine yol açıyor. Emperyalist ve siyonistlerden yana her tür politika ve politikacı ayaklar altına alınıyor. Şah Rıza Pehlevi'nin oğlunun siyonist İsrail ve emperyalistler hesabına İran halkına yaptığı “ayaklanma” çağrısı tam da bu nedenle sadece alay konusu oldu.
İran halkları, emperyalistlerin, siyonist İsrail'in ve kuklalarının çağrılarına kulak asmadı. Çünkü halk emperyalizme ve siyonistlere karşı mücadeleyi en başa alıyordu. Ama bu demek değil ki, bu yiğit halk gerici-dinci molla rejimini destekliyor. Hayır, emekçi halklar gerici-dinci molla rejiminin yaptığı kötülükleri ne unutuyor ne de affediyor. İran halklarının yaptığı şey, daha büyük bir felaket karşısında gerici-dinci molla rejimiyle hesaplaşmayı bir süreliğine “ertelemek”ten ibarettir. Doğrusu da budur.
İşçi sınıfı ve emekçi halklar, gerici-dinci molla rejiminin ne burjuva sınıf karakterini ne de dinci-gerici, anti-komünist siyasal karakterini unutabilir. Buna karşılık, emperyalist-siyonist saldırı karşısında eylemli eleştirisini, eleştiri oklarını siyonist-emperyalist sırtlanlara yöneltmesi bütünüyle doğru ve yerindedir.
Siyonistler ve onların gerçek efendileri ne yapsalar kaybediyorlar. Emperyalist-kapitalist sistemin çöküş içinde olduğu koşullarda onların herhangi bir yerde ve konuda “zafer” kazanacağını beklemek boşuna!