
Son zamanlarda sık sık ileri sürülen iddialardan biri de, emperyalist saldırganlıkta sıranın Türkiye'ye geldiğidir. Bu iddia sahiplerinin ileri sürebildikleri en önemli kanıt, ABD emperyalizmi ve müttefiklerinin bugüne kadar sırasıyla, Irak, Afganistan, Libya, Suriye ve son olarak İran'a saldırdığı; bu ülkeleri harabeye çevirdiğidir. Şimdi ise, İran'dan sonra, sıra Türkiye'ye gelmiştir.
Bu durumda ne yapmalı? Bütün bu iddialar kabul edildikten sonra geriye, “ABD ve diğer emperyalist devletlere karşı iktidarın/devletin arkasında hizalanmak” kalıyor.
Bu, şoven ve sosyal şoven güçlerin, elbette burjuvazi ile birlikte, yıllardır hayalini kurdukları bir gelişme olur. Şovenizmin ve sosyal şovenizmin işçi sınıfını, emekçi kitleleri, Kürt halkını devrim hedefinden uzaklaştırarak, faşist devlet ve dinci faşist iktidar etrafında toparlamak, o çizgide tahkim etmek, hadi moda kavramla diyelim, “konsolide etmek” için uğraştıkları hedeftir bu. Elbette dinci faşist iktidar ve faşist devlet için, amiyane deyimle “bundan iyisi Şam'da kayısı” demek gerek.
Doğru mu peki? Eğer kasıtlı bir yalan değilse, -ki sosyal şoven ve şoven çevrelerin bunu kasıtlı yaptıklarından kuşkumuz yok- dar görüşlü bir düşünceden kaynaklanan iddiadır bu, demek lazım.
Ama dinci faşist iktidarın, faşist devletin böyle bir iddiaya ve bu iddianın kendi etrafında sağlayacağı konsolidasyona ihtiyacı var. Nedeni gayet basit: Türkiye ve Kürdistan bir devrim ülkesidir. Tekelci sermaye sınıfı, emperyalist devletler, dinci faşist iktidar ve elbette faşist devlet için olabilecek en büyük korku budur.
Mart-Bahar ayaklanmasına değinmeye gerek yok. Ayaklanmanın ilk ivmesini kaybetmesine rağmen etkisini sürdürdüğü gerçeğine de değinmeyeceğiz. Bu konular gazetemizin köşe yazılarında yeterince ele alınıyor. Biz sadece, Türkiye tekelci kapitalizminin tarihinin en ağır bunalımından geçtiğine ve bu yapısal olan bu bunalımı atlatamadığına/atlatamayacağına işaret etmekle yetinelim.
Bunun için bir kaç haberin başlığını aktarmak yeterince açıklayıcı ve ikna edici olacak kanısındayız. Hepsi de Haziran ayına ait örnek haberler... 26 fabrikasıyla Avrupa'nın “elektronik-beyaz eşya üssü- olmakla övünen Vestel'in iflası, intihar eden “işadamları” vb bir yana, birinci haber şöyle:
“Türk demir çelik sektörünün önde gelen şirketleri arasında yer alan ve Türkiye'nin en büyük 500 sanayi kuruluşu listesine giren Sıddık Kardeşler Haddecilik, konkordato talebinde bulundu.”
İkinci haber şu:
Mali darboğazdan kurtulamayarak konkordato ilan eden ve Massimo Dutti, LC Waikiki ve DeFacto gibi dünyaca ünlü markalara üretim yapan Aysunzade Tekstil, fabrikasını 115 milyon TL'ye satışa sundu.
Üçüncü haber de şöyle:
İnnovio 4 isimli konut projesindeki imar sorunları nedeniyle ekonomik darboğaza düşen, şubat ayında konkordato ilan eden ve Borsa İstanbul'da işlem gören Yeşil Gayrimenkul...”
Marx, bunalımlarla devrimin doğrudan bağını şöyle kuruyordu: “Yeni bir devrim ancak yeni bir bunalımın ardından gelebilir. Ama biri ne kadar kesinse, öteki de o kadar kesindir.” Türkiye tekelci kapitalizminin tarihte gördüğü bu en ağır bunalımı da, işçi sınıfını, emekçi kitleleri, ezilen yoksul hakları sürekli ve artan biçimde isyan ve ayaklanmaya doğru itiyor. Mart-Bahar ayaklanmasında ve onu günümüze kadar takip eden kitle eylemlerinde tanık olduğumuz olgu bu işte.
İşte tam bu sırada, birileri kalkıp Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfına, emekçi halklarına İsrail'in, ABD'nin, diğer emperyalistlerin Türkiye'ye saldırabileceklerini, “sıradaki ülkenin Türkiye” olduğunu vaaz etmekteler. Bu vaazın doğal sonucu, iki ülkenin işçi ve emekçi sınıflarının dinci faşist iktidarın, faşist devletin, tekelci burjuva sınıfın arkasında, ABD emperyalizmine, İsrail saldırganlığına karşı hizaya dizilmek. Görüldüğü gibi, emperyalist saldırganlıkta sıranın Türkiye'ye geldiği iddiası, basit bir yanılgı değil, devrim yapma noktasına gelen toplumsal güçleri burjuvazinin kuyruğuna takma amaçlı, devrime karşı, burjuvaziye hizmet eden ve edecek bir düşüncedir.
Oysa işin gerçeği şudur: Başta ABD olmak üzere, NATO ve diğer emperyalistlerin (ve elbette İsrail’in) saldırdıkları ülkelerin hiçbiri NATO üyesi değil. Bu sırtlanlar, NATO üyesi, emperyalist-kapitalist sistem zinciri içinde sağlam biçimde yer alan ülkelere değil, bu zincir içinde yer almayan, NATO üyesi olmayan; emperyalist devletlerle ilişki içinde olsa dahi, emperyalist devletlerin “tam ekonomik ilhak” politikasına boyun eğmeyen devletlere saldırdılar ve saldırıyorlar. Yugoslavya, Libya, Irak, Suriye, Afganistan böyle devletlerdir. Esasında sürmekte olan savaş, örneğin İsrail-İran savaşı iki ülke arası bir savaş değil, emperyalist devletlerin ABD ve diğer tüm emperyalist devletlerin dünya işçi sınıfına, emekçi halklarına boyun eğdirme, dünyanın bütün kaynaklarını ele geçirme amaçlı savaşıdır.
Bu savaşta bir NATO üyesi olarak Türkiye'nin yeri, kuşkusuz, ABD-İsrail’in yanıdır. Türkiye bir NATO ülkesidir; ordusu NATO ordusudur, ordunun eğitiminden silahlarına kadar hepsi NATO standartlıdır. İsrail, her savaşta Türkiye'nin büyük desteğini alıyor. Türkiye her savaşta (buna Ukrayna-Rusya savaşı dahil) emperyalist devletlerin yanında aktif biçimde yer almaktadır. Kürecik Radar İstasyonu ya da İncirlik Üssü'nün rolü üzerinde durmayı gereksiz görüyoruz. Suriye'nin bugünkü hale düşürülmesinde Türkiye'nin İngiliz emperyalizmiyle birlikte oynadığı rolü ve bunun siyonist İsrail'e verdiği hayat öpücüğünü burada tekrar etmiyoruz.
Sonuçta, burjuvaziyle uzlaşmak isteyenlerin, burjuvaziye hizmette birbirleriyle yarışanların “sıra Türkiye'de, ABD ve İsrail Türkiye'ye saldıracak” propagandaları boşuna değil. Başlıca amaç, iki ülkenin işçi sınıfını, emekçi halklarını dinci faşist iktidarın, faşist devletin arkasında hizaya getirerek birleşik devrimin gelişimini önlemektir.
Başaramayacaklar! Birleşik devrim her şeye rağmen yoluna devam edecek.