
Güne, CHP'nin üç Büyük Belediye Başkanı'nın gözaltına alınmasıyla uyandı Türkiye ve Kürdistan halkları. Artık vaka-i adliyeden sayılıyor bu tür görevden alma, gözaltına alma ve muhtemelen tutuklamayla sonuçlanacak uygulamalar. Dinci faşist iktidar durmak bilmiyor.
Son olarak Adana, Antalya ve Adıyaman Büyükşehir Belediye başkanları gözaltına alındılar. Bu üç Büyükşehir Belediye Başkanlarının yanı sıra eşantiyon babında bir de Manavgat Belediye Başkanı gözaltına alındı.
Dinci faşist iktidarın bu politikasına kararlılıkla devam edeceği anlaşılıyor. Azerbaycan dönüşü uçakta RTE'nin CHP'ye “Bekle.. Sabret” demesinden anlıyoruz. Zamanında “turbun büyüğü heybede” demişti. Herkes, “en büyük turbun İmamoğlu'nun tutuklanması” olduğunu düşünmüştü. İş İmamoğlu'nu geçti, neredeyse tüm CHP'li belediye başkanlarının görevden alınmasına kadar geldi.
Peki, heybedeki “büyük turp” ne ola? CHP'li belediyeler olmadığı anlaşıldı. DEM Partili belediyeler zaten değil. Geriye belediyelerle ilgili bir şey de kalmıyor zaten. Bari, heybedeki “büyük turbun” ne olduğunu biz açıklayalım. Kehanet ya da falcılık yapacak değiliz. Somut olgulardan, yapılan açıklamalardan ve bu olgu ile açıklamaların pratikle uyumuna bakarak bir sonuca ulaşıyoruz. Heybede duran “turbun büyüğü” RTE'nin şu sözlerinde saklı:
“Elhamdülillah dimdik ayaktayız. Emri hak vaki olana kadar da yine burada olacağız.”
Artık net biçimde anlaşılıyor ki dinci faşist iktidar, şimdi “emri hak”ın vaki olacağı ana kadar RTE'nin devletin başında kalması için gerekli yol düzenlemesini yapıyor. Burjuva muhalefet partisi de olsa CHP'nin başına örülen çoraplar, belediye başkanlarının gözaltına alınıp ardından büyük ihtimalle tutuklanmaları, DEM Partili pek çok belediye başkanı yerine “kayyum” atanması vb vb. bütün bunlar, RTE'nin “emri hak vaki olana kadar” faşist devletin tepesinde kalması için yapılan düzenlemelerdir. CHP'ye söylediği “bekle... sabret” tavsiyesi de bu çerçevede anlaşılmalıdır. Öyleyse, kısa bir ara sonuç: Seçim/sandık bir hiçtir. İşçi sınıfı, ezilen, sömürülen, yoksullaştırılan halklar için kurtuluş, sandıkta değil, sokakta gerçekleşecek.
Doğrusu, dinci faşist iktidarın “emri hak vaki olana kadar” RTE şahsında yönetimde kalması, yeni verilmiş bir karar değil. Dinci faşist iktidarın Dışişleri eski Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, bu yönetimin seçim/sandıkla iktidarı devretmeyeceğini bundan neredeyse altı yıl önce şu sözlerle ilan etmişti:
“Ülkede seçim yok. Seçim olsa da iktidarın size verilmeyeceğini biliyorsunuz. Yoksa darbe beklentiniz mi var nereden devralacaksınız, kimden devralacaksınız?”
Burjuva muhalefet, seçim de kazansalar iktidarın kendilerine verilmeyeceğini biliyor muydu bilemiyoruz. Ama dinci faşist iktidarın yıllar önce bunun kararını vermiş olduğunu biliyoruz.
Leninist Parti, bundan yıllar önce, dinci faşist iktidarın seçim/sandıkla gitmeyeceğini ortaya koymuş, Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve emekçi halklarına bu gerçeği, “Sandıkla gitmeyecekler” sloganıyla açıklamıştı. “Sandıkla Gitmeyecekler”di; gitmediler. Dün de bugün de dinci faşist iktidarın en güçlü payandası; onu ayakta tutan sacayaklarından birisi burjuva muhalefet partileri; bu partilerin başında da Kılıçdaroğlu başkanlığındaki CHP idi. Bugün de durum değişmiş değil.
Burada kısa bir parantez açarak, dinci faşist iktidarın bir aleti olduğu iyice açığa çıkan Kılıçdaroğlu'nu ve CHP'yi başta T“K”P olmak üzere bütün sosyal reformistlerin ve oportünistlerin “utanmadan, sıkılmadan” (bu ifade T“K”P’ye ait) desteklediklerini de hatırlatalım.
Parantez buraya kadar, artık devam edebiliriz.
Sınıf savaşının yasaları, doğa yasaları gibi, katıdır; kendilerini er ya da geç, bütün acımasızlıklarıyla kabul ettirirler. RTE şahsında, dinci faşist iktidarın “emri hak vaki olana kadar” yönetimde kalması, dinci faşist parti ve ortağı faşist MHP'nin yönetimi “gaspetme gücü”nden ya da keyfe keder isteğinden kaynaklanmıyor.
Sosyal reformist partilerin ve oportünistlerin iki ülkenin emekçi halklarına anlatmaktan itinayla kaçındıkları gerçek, iktidarın burjuva partiler, parlamento vb vb. değersiz kurumlar tarafından değil, öncelikle emperyalist mali sermaye odakları, sonra Türkiye tekelci sermaye sınıfının en irileri tarafından belirlendiğidir. Türkiye'de, faşistiyle, gericisiyle, istisnasız bütün burjuva partiler, yönetime gelmek için, önce ABD-İngiliz emperyalistlerinin icazetini alırlar, sonra da dönüp Türkiye tekelci sermaye sınıfının en irilerinin onayına başvururlar.
Bu konu istisna kabul etmez.
Türkiye'de yönetime getirilecek burjuva partiler hakkında karar verirken, gücün gerçek sahipleri yani emperyalist mali sermaye odakları -elbette NATO ile eşgüdüm halinde- ve Türkiye tekelci sermaye sınıfının en iri kesimleri, sınıf savaşının koşullarına, güç ilişkilerine, sınıf savaşının gidişatına bakarak karar verirler. Sınıf savaşı derken, bunu dar anlamda, sadece Türkiye ve Kürdistan'la sınırlanmış biçimde ele almıyoruz. Emperyalistler, Ortadoğu'da, NATO /Ukrayna-Rusya, Kafkaslar, İran-İsrail gibi bölgelerde süren ve gelecekte ortaya çıkması muhtemel savaşlarda en işe yarar yönetimi başta tutmak istiyorlar/isteyecekler.
Sınıf savaşı, dünya çapında süren emek-sermaye çatışması; kapitalizmle sosyalizm arasında süregiden mücadele biçiminde ele alınmalıdır. Türkiye ve Kürdistan'a gelince... bu iki ülke gerçek bir devrim toprağıdır. Emperyalistler ve tekelci sermaye sınıfı, birleşik devrimden gerçek bir korku duyuyorlar. Onların bu korkusunu her adımlarında görmek mümkün. Bütün politikalarını, yukarıda ortaya koyduğumuz hususlar dahil, bu birleşik devrimi önleme amaçlı belirliyorlar.
Bütün bunlar gözönüne alınıp hesaplandığında, gücün gerçek sahiplerinin, verili koşullarda, tercihlerini dinci faşist iktidardan yana koyacaklarını görmek için çok şey gerekmiyor. RTE, bu bilgiye sahip olmanın verdiği güvenle, yönetimde kalma süresinin “emri hak”ın kararına kadar olacağını ilan ediyor. Çavuşoğlu'nun neredeyse altı yıl önce söylediği “ Seçim olsa da iktidarın size verilmeyeceğini biliyorsunuz... nereden devralacaksınız, kimden devralacaksınız” sözleri işte bu bağlamda anlamını buluyor.
DEM Parti'li belediye başkanlarının, CHP'li belediye başkanlarının böyle görevden alınmaları, milletvekilleri hakkında dokunulmazlıkların kaldırılması için fezlekelerin hazırlanması gibi olaylar bir tek gerçeğe işaret ediyor: Seçim/sandık bir hiçtir, birleşik devrim ve iktidar her şeydir. Kurtuluş, sokakta kazanılacak!