Her şey yolunda işler tıkırında değil miydi? Esad devrilmiş, Suriye çetelere emanet edilmiş, “terörsüz Türkiye” hedefine doğru büyük yol alınmamış mıydı?

Öyleyse bu telaş, korkuyu bastırmak için sağa sola savrulan bu tehditler, “elinizi çabuk tutun yoksa karışmayız haa” efelenmeleri niye? ABD ve Türkiye'nin son haftalarda içine girdikleri ruh hali tastamam budur desek, yeridir. Bunlara, biraz daha farklı bir kulvardan yol alan siyonist İsrail'i de katabiliriz. Artık saklanamayan korku, bir telaş, bir panik içindeki ruh hali.

Peki neden?

Çok basit. İşlerin sarpa sarmaya başladığını gördüler de ondan. Her şeyden önce, Suriye'de temel dayanakları olan çetelerin, cinayet işlemekten, katliam yapmaktan, hırsızlık, talan ve yağma yapmaktan başka bir yeteneklerinin olmadığını gördüler.

Suriye halkları ise, bu hırsız, katil, katliamcı çete sürüsüne, daha fazla katlanmadan, isyan etmeye, silahlı direniş yükseltmeye, ayaklanmaya başlamışlardı. Dürzi halk, çetelere karşı izlenmesi gereken yolu diğer emekçi halklara gösterdi: Silahlı direniş..

Aleviler, bu yola girmenin hazırlığını yapıyorlar. Silahlı direniş ve ayaklanmaya hazırlık yaptıklarını mesaj ve videolarla duyuruyorlar. Başka türlü bir şey de beklenmemeli: Her baskı, her katliam eninde sonunda ezilen halklarda bir direniş, bir ayaklanma ruhuna yol açar. Alevilerin bu yola girmeyeceğini düşünmek için hiç bir neden yok. Kiliseleri yakılan, dini değerlerine hakaret edilen Hristiyanların Alevilerle aynı yoldan yürüyeceklerinden emin olabiliriz. Çetelerin hamileri faşist devlet ile ABD, bundan eminler.

Nihayetinde Kürt halkı, silahları bırakmanın kendilerine nasıl bir belaya yol açacağını hem tarihlerinden hem de güncel örnek olarak Dürzi halkın başına gelenlerden biliyor, görüyor ve öğreniyor. Halklar birbirinden öğreniyor, birbirini örnek alıyor, birbiriyle bağ kurmaya, dayanışma içine girmeye, mücadele birliği içine girmeye çalışıyorlar.

“Silahsız bir halk önemsiz bir güçtür”. Suriye'nin ezilen, katliamlardan geçirilen, hakarete uğratılan halkları, bu gerçeği şimdi tarifsiz acılar pahasına öğreniyorlar; bunu zaten bilen halklar bir kez daha silahlanmanın önemini bilince çıkarıyorlar. Rojava'nın her ulus ve ulusal topluluktan kadınları, özellikle kadınlar için silahlanmanın ne kadar önemli olduğunu; silahsız kadınların dinci faşist çeteler karşısında ne gibi felaket ve acılarla karşılaşacaklarını, en son Dürzi, ondan önce ve halen Alevi, daha öncesinde Ezidi kadınların başlarına gelenlerden görüyor, öğreniyorlar.

Bütün bunlar, ezilen, katliam tehdidi altındaki halkları ama özellikle de o halkların kadınlarını birbirine yaklaştırıyor, tam bir dayanışma içinde olmalarını sağlıyor, silah ve siper yoldaşlığının temelini atıyor.

Şimdi yukarıdaki sorumuzun yanıtını verebiliriz artık. Birinci neden, çetelerin katliam ve kıyımına uğrayan ezilen halklar arasında giderek belirginleşen mücadele birliğinin savaş alanında somutlaşan bir güce dönüşmesinden duyulan korkudur. Faşist Devlet Bahçeli'nin dört beş gün önce, “PYD/YPG terör örgütünün siyonist tuzağa kapılmadan, maksimalist heveslere aldanmadan 27 Şubat İmralı çağrısına müzahir hareket etmesi de en azından kendi hayrına olacaktır” biçimindeki tehdidi bu korkunun eseri kabul edilmeli.

Ezilen, katliama uğrayan, katliam tehdidi altındaki halklar mücadele biliği yönünde somut, geri dönülmez adımlar atmadan özellikle Kürt halkına silah bıraktırmak istiyorlar. Bu bakımdan aceleleri var. İşte bir gazete haberi:

“ABD ve Türkiye yetkilileri, Suriye Demokratik Güçleri'ne ayak diremeyi bırakmalarını ve birkaç hafta içinde Şam hükümetine katılmalarını söyledi. (Tom Barrack) 'Eğer siz katılmıyorsanız, katılmayın ama biz sonsuza kadar burada bakıcı ve arabulucu olarak kalmayacağız' dedi.”

Söylenen, ABD ve Türkiye'nin Rojava güçlerine 30 günlük süre verdiğidir. Otuz gün ya da daha uzun bir süre, önemi yok. Önemli olan, Şam'daki çetebaşının arkasındaki bu iki gücün acelesinin olduğunun anlaşılmasıdır. Aceleleri var, çünkü kumdan inşa ettikleri Şam'daki çetebaşı hükümeti her an güme gidebilir. Onun için, tehditler eşliğinde Rojava Güçlerine, bir an evvel şu çete hükümetine tabi olduğunuzu ilan edin diye baskı yapıp duruyorlar.

Şimdi bir başka nedene gelebiliriz. Özellikle ABD, Suriye'de bir plana, bir stratejiye sahip değil ve ne yapacağını bilmiyor. ABD Suriye Özel Temsilcisi Barrack, bu ay yaptığı bir çok açıklamada ABD'nin özerklik gibi taleplere karşı çıktığını ve Suriye'de tek millet, tek ordu, tek devletten yana olduğunu açıkladı. Böylece, ABD'nin güçlü “ulus devletler”in oluşumundan yana olduğu izlenimi verdi. Çok geçmeden, siyonist İsrail, Suriye'yi felç eden bombardımanla, zayıf, parçalanmış, güçten düşmüş, takatsiz bir Suriye'den yana olduğunu ortaya koyunca ağız değiştirerek “güçlü ulus devletler”in “özellikle Arap devletleri”nin siyonist İsrail'de tehdit olarak görüldüğünü açıkladı.

Evet, siyonist İsrail, Suriye'yi kontrol eden güçlü, merkezi bir devletten değil, zayıf, bölünmüş, parçalanmış bir devletten yana. Ama gel de bunu çetebaşının baş hamisi, çetebaşının Suriye'ye hakim olmasıyla gerçekte kendisinin hakim olacağını düşünen Türkiye'ye kabul ettir! Faşist devlet Bahçeli'nin şu sözleri bu konuda yeterli fikir vermiyor mu:

“İsrail durdurulmalıdır, İsrail pişman edilmelidir, İsrail bedel ödemelidir. Bunun ne şekilde olacağını, yol ve yöntemlerinin nasıl sağlanacağını Türk devlet aklı en etkili biçimde temin edecek kuvvet ve muktedirliğe haizdir.”

Elbette boş, bereketsiz, yağış getirmeyen gürlemelerdir. Ama gürlemedir! Türkiye'nin güçlü, merkezi, parçalanmamış, bölünmemiş bir Suriye'den yana olduğunun Devlet Bahçeli'ce ilanıdır. Bu durumda ABD ne yapsın? Aşağı tükürse siyonist İsrail, yukarı tükürse Türkiye. Böylece görülüyor, ne ABD'nin, ne siyonist İsrail'in, ne de faşist devletin planları, politikaları tutuyor. Her bir adım bir karşı gücün adımı, her bir plan bir başka gücün planı tarafından etkisiz hale getiriliyor ve bu böyle sürüp giderken ezilen halklar, başta Kürt, Dürzi halkları ve Aleviler, mücadele birliğine yaklaşan adımları hızla atıyorlar.

Suriye, bir kez daha büyük bir alt-üst oluşa doğru hızla gidiyor.

Arama