
Elbette bu tehdit, insanlık tarihinde nükleer bombayı kullanmış ilk ve tek devlet olan ABD emperyalizminden geliyor. Şantaj ve başka tehdit yolları tutmayınca, Rusya'yı Ukrayna'daki hedeflerinden vazgeçirmek için şimdi tüm insanlığı tehlikeye atacak bu tehdide sarılmış.
Bu tehdidi savuran, “yönetime gelirsem bir ay içinde savaşı sona erdireceğim” vaadiyle gelen Trump'tan başkası değil. Müşterisi fiyatı beğenmeyip sırtını dönünce arkasından “gel gel” diye seslenen semt pazarı esnafı gibi pazarlık yapıyor. Trump denen, ahmak ve kendine hayran adamın semt pazarı esnafından farkı, müşterisi sırtını dönünce elinde silahla onu kovalayacak güce sahip olmasıdır; ya da kendini öyle sanmasıdır. Yaptığı tam da bu.
Bu ahmak ve kendine aşık adamın son yaptığı, “Rusya'yla nükleer savaşa tamamen hazırız” açıklaması oldu. Bu açıklamayı sosyal medya üzerinden Rusya devlet eski başkanı Medvedev ile giriştiği bir laf yarışında yapıyor. Arkasından bu açıklamasını pekiştirmek için iki nükleer denizaltı gemisini Rusya topraklarına yakın yerde konuşlandırdığını duyuruyor. Doğru mu belli değil, ama doğru olsa da askeri açıdan bir önemi yok. Bu açıklamanın önemi, emperyalist devletlerin, en başta da ABD'nin saldırgan dış politikasının nerelere kadar vardığını göstermesinde aranmalı.
Hikayenin güncel hedefler bakımından tüm özeti, Rusya'yı, Ukrayna'yı neo-Nazi denen faşistlerden temizleme yani denazifikasyon, faşist Ukrayna'yı silahsızlandırma yani demilitarizasyon, NATO'ya üye olarak alınmayacağının güvencesini elde etme ve Lugansk ve Donetsk Halk Cumhuriyetleri ile Herson, Kırım ve Zaparojya bölgelerinin Rusya toprağı olarak tanınması hedeflerinden vazgeçirme... Hikayenin stratejik özeti ise, ABD ve tüm emperyalistlerin, bunlarla birlikte tüm bağımlı kapitalist devletlerin; özetin özeti tüm dünya burjuvazisinin sosyalizme, dünya işçi sınıfına, emekçi halklarına açtıkları küresel iç savaşı “zafere” erdirme istek ve arzusudur.
ABD liderliğindeki bütün emperyalist devletlerin güncel hedefe yani Rusya'yı saydığımız hedef ve amaçlarından vazgeçirmek için ne kadar baskı yaptıklarını, yaptırım uyguladıklarını, savaş tehditleri savurduklarını biliyoruz. Bütün bunlardan hiçbir sonuç alamadıklarını da... Rusya ordusu, Ukrayna'da dünyanın her tarafından toplanmış faşistleri ve emperyalist devletlerin Ukrayna'ya gönderdikleri askeri güçlerini eze eze ilerliyor.
Ama bundan çok daha önemlisi, emperyalizme ve emperyalistlerin dünyayı sürüklemeye çalıştıkları dünya savaşına karşı, yeni bir “cephe”nin doğuşuna tanık oluyoruz. Henüz ilan edilmemiş bu “cephe” önce Rusya-Çin arasındaki ilişkilerin “stratejik” boyutlara çıkarılmasıyla filiz verdi. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'nin Rusya'nın yanında son derece net bir politik çizgi izlemeye başlamasıyla şekillendi; en sonu Laos Demokratik Halk Cumhuriyeti, Nikaragua ve sosyalist Küba'nın katılımıyla yeni bir boyut kazandı. Yakın gelecekte bu saflaşmaya Venezuela'nın katılması şaşırtıcı olmayacak.
Çünkü saflar netleşiyor. Çünkü, Nikaragua eş-devlet başkanları Ortega ve Murillo’nun açıkladıkları gibi, “Rusya’nın bu şer güçlerine, hegemonik güçlere, faşizme karşı zaferi ... insanlığın zaferi” olacak! Haliyle, ya bu “şer güçleri”ne karşısınız ya da onlardan yanasınız; yaşam bu iki saf arasında kararsız/tarafsız kalmayı imkansızlaştırdı. Rusya ile “yoldaşça güvene dayalı” stratejik ilişkiler kuran Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Yönetim Başkanı Kim Jong-un, bu saflaşmayı ve saflaşmadaki yerini şöyle ifade ediyor: “Ukrayna savaşında Moskova'nın tüm adımlarının yanında olduk... ve Rus halkının zaferine sarsılmaz bir inanç duyuyoruz”.
Tarihin akışı, nasıl ki uzun yıllar boyunca emperyalist devletlerle “barış içinde bir arada yaşama” hayalini kuran Kremlin'deki iktidarı, kendi varlığını, halkının ve ülkesinin varlığını korumak için emperyalistlerle kafa kafaya gelmek zorunda bıraktıysa; sosyalizm için mücadele ettiklerini iddia edip, bu savaşta “tarafsız/kararsız” kaldıklarını öne sürenleri de sosyal şovenizme sürüklemiştir.
ABD/Trump ve bunların etrafında dönüp dolaşan birer fino köpeğine dönüşen Avrupalı emperyalist devletler tehditlerini gerçeğe dönüştürüp insanlığı sonsuz bir karanlığa sürükleyecek nükleer bir savaşa başvururlar mı? Bu sorunun yanıtını “şer güçleri”ne karşı duran cephenin kararlılığı, dünya proletaryası ve emekçi halklarının kapitalizme karşı savaşma azmi belirleyecek.
Şimdiden şunu söyleyebiliriz: Hiçbir emperyalist hükümet, buna Amerikan hükümeti dahil, yarınından emin değil. Emperyalist hükümetleri ve diğer kapitalist devletlerin hükümetlerini tehdit eden başlıca güç, işçi sınıfı ve emekçilerin devrimci kitle eylemleridir. Bütün bu devletlerin hükümetleri, devrimci kitle eylemleri tarafından sarsılıyor. ABD'nin şiddetli bir iç savaşın eşiğinde olduğu artık herkes tarafından görülüp kabul ediliyor.
Savaşları bir ay içinde bitirme sözüyle yönetime gelen Trump'ın, bir kaç ay içinde dünyayı nükleer savaşla tehdit edecek noktaya gelmesi bize şu gerçeği bir kez daha göstermiş oldu: Siyasi parti ve liderlerinin söylemleri ve verdikleri sözler ne olursa olsun bunların bir hükmü yok. Esas karar verici güç, en güçlü, en iri sermaye odaklarıdır. Bu odaklar, herhangi bir biçimde yönetime gelen parti ve kişiler, kendi belirledikleri politikanın çizgisinin dışına çıkacak olursa onları eninde sonunda kendi çizgilerine gelmek zorunda bırakırlar. Trump ve yönetiminin savaşları bir ay içinde sona erdirme noktasından nükleer savaş tehdidi noktasına gelmesi bunun tipik örneği oldu.
Dünya burjuvazisine önderlik eden en iri, en büyük sermaye tekelleri ve onların emrindeki emperyalist hükümetler istedi diye nükleer bir savaşa oldu bitti gözüyle bakmak doğru değil. Sonucu bu “şer güçleri” değil, onlara karşı koyacak dünya işçi sınıfı, emekçi halkları ve Rusya'dan Nikaragua'ya kadar uzanan devletlerin kararlılığı tayin edecek.