Kime verdiği belli değil ama, Erdoğan yine de “müjde”yi veriyor: “Artık son düzlükteyiz, Türk, Kürt ve Arap hep birlik ve beraberlik içinde olacağız. Saflarımızı sıklaştıracağız”.

“Malazgirt Zaferi” kutlamaları için Devlet Bahçeli ile birlikte gittiği Van gölü kıyısında, haritadaki yerini pek az kimsenin gösterebileceği Ahlat'tan sesleniyor Erdoğan.

Kime bu “müjde”? Bir genel grevin kıyısında gezinen yüzbinlerce kamu çalışanına mı? Elbette değil. Zerre kadar ilgilendikleri yok. Tarlaları, arsaları, evleri, malları, mülkleri bizzat devlet tarafından gasp edilen binlerce yoksul, başını sokacak bir evi bile kalmayan yurttaşa mı? Toplumun bu yoksul kesimleri Ahlat'ın, “Malazgirt Zaferi”nin değil, günlük yaşamsal sorunlarının çözümünün kavgası peşindeler.

Mart-Bahar Ayaklanmasından bu yana beş ay gibi bir süre geçti. Sınıf mücadelesi, toplumsal olaylar bakımında düşünüldüğünde kısa bir süredir bu. Bu süre içinde sokaklar hiç boşalmadı. İrili ufaklı işçi eylemleri, emekçi sınıfların, yoksul kitlelerin yaşamsal sorunlarından kaynaklanan kitle eylemleri hep varoldu. Ancak şimdi, her ulus ve ulusal topluluktan emekçi halkların işçi sınıfının yeni bir eylem dalgasının, yeni ve büyük bir ayaklanmasının eşiğindeyiz.

Peki, dinci faşist iktidarın başının “müjde”si kime? Bu müjde, eğer adına “müjde” demeye değer bir şey varsa, Türkiye ve Kürdistan orta ve büyük burjuvazisi ile dinci faşist iktidarla “barışmak”, uzlaşmak için büyük bir istekle bekleyen her iki ülkenin küçük burjuva politik güçlerine; ama özellikle de Kürdistan'ın küçük burjuva politik güçlerinedir. Çünkü, onlar zora dayalı birleşik devrimin tasfiyesini dört gözle bekliyor; burjuvaziyle bir araya gelecekleri günü iple çekiyorlar.

Haliyle, dinci faşist iktidarın başı olarak, RTE'nin dilindeki “son düzlük” birleşik devrimin tasfiyesi sürecinin başarıyla tamamlanması anlamına geliyor.

Fakat bu, bir avuntudan, mezarlıktan geçerken çalınan bir ıslıktan başka bir şey değil. Faşist devlet, dinci faşist iktidar ve tekelci sermaye sınıfının varacağı bir “düzlük” artık yok. Her iki ülkenin emekçi sınıflarının, yoksullarının, işçi sınıfının devrimci kitle eylemleri ve ayaklanmaları şeklinde ilerleyen birleşik gücünü, esas olarak, bizzat tekelci kapitalizmin çelişki ve işleyişinden alıyor.

Birleşik devrimi besleyen, tek değil ama ana damar, tekelci kapitalizmin krizidir. Bu kriz derinleşerek sürüyor. İşte son günlerde çıkan bir haber:

“Türkiye’de konkordato başvuruları 2025’te yükselişe geçti. Yılbaşından bu yana 994 şirket konkordato talebinde bulunarak, geçen yılın toplamını yüzde 73 aştı. Başvurular en çok inşaat ve imalat sektörlerinden geldi. Son iki yıldaki toplam başvuru sayısı ise 1565’e ulaştı. (....)

Yılın ilk yedi buçuk ayında inşaat sektörü 268 başvuruyla ilk sırada yer aldı. İmalat sanayi 214 başvuruyla ikinci sırada, toptan ve perakende ticaret ise 145 başvuruyla üçüncü sırada bulundu. Ulaştırma ve depolama faaliyetlerinde 88, konaklama ve yiyecek hizmetlerinde 61, diğer hizmetlerde ise 52 başvuru gerçekleşti. Enerji, madencilik, tarım ve finans alanlarında toplam 159 konkordato başvurusu kayda geçti.”

Bu kadar kısa bir bilgi bile açık bir fikir vermeye yetiyor. Türkiye ve Kürdistan'da emekçi , yoksul kitlelerin, işçilerin neredeyse her gün sokaklara akmasının, tek nedeni olmasa da gerçek maddi temeli işte budur.

CHP, burjuva ana muhalefet partisi olarak, burjuva toplumun kitlelerde yol açtığı öfke ve devrimci kızgınlığı, burjuva düzene karşı ayaklanma eğilimini düzen sınırları içinde tutmak için seçimi/ sandığı işaret ediyor. Oysa, son olarak Mart ayaklanmasında kitleler, kendiliklerinden, herhangi bir dış itkiye gerek duymadan, Leninist Partinin şu sloganını atıyorlardı: “Çözüm Sokakta, Sandıkta Değil”

Şüphesiz, burjuva parti CHP bu çaba ve amaçta yalnız değil. Sosyal reformist partiler kitleleri iktidarı ele geçirmeyi amaçlayan politik hedef yerine seçim / sandık başına yönlendirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Çünkü bu sosyal reformist partiler, birleşik devrime değil, burjuvaziyle, burjuvazinin politik gücü dinci faşist iktidarla uzlaşmaya inanıyorlar. Tam da bu politik çizgileri nedeniyle, “sınıf savaşının devrimci biçimler almasını, şiddetlenmesini, yoğunlaşmasını, 'aşırılıklara' varmasını hiç istemezler” Oysa dinci faşist iktidarın ve tekelci sermaye sınıfının en çok korktuğu şey, emekçi kitlelerin, işçi sınıfının mücadelesinin devrimci biçimler alması, önüne politik hedef olarak iktidarın ele geçirilmesini koymasıdır.

Burjuvazi ve tekelci kapitalist düzen için artık değil son düzlük, hiç bir “düzlük” yok; olmayacak da! Çünkü tekelci kapitalist düzen, kaçınılmaz biçimde bir uçta ve her gün azalan elde servet biriktirirken karşıt kutupta, emekçi sınıflar kutbunda sefalet, yoksulluk, açlık biriktirir ve biriktiriyor. Yukarıda aktardığımız haber, bu söylediklerimizin sadece ufak bir belirtisi; buz dağının görünen ucu bile değil.

Onun için ne “toplumsal barış ve demokratik toplum” diye adlandırılan uzlaşma, ne birleşik devrimi tasfiye çabaları onları “düzlüğe” çıkaramayacak! Nazım'ın dediği gibi;

“Her ne yapsan varacağız emelimize!”

Arama