
“Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmak için mücadele ediyor.” diyordu Antonio Gramsci. Bugün yaşanan anı, en iyi ifade eden cümlelerden biri olsa gerek. İş cinayetleri, açlık, yoksulluk, her manada ve her alanda yaşanan kuralsızlık. Eğitimden sağlığa, çalışma koşullarından hukuk sistemine kadar her kurumun tel tel döküldüğü açıkça görülüyor.
Çürüme ve yozlaşma yalnızca kapitalist sistemin temsilcilerine içkin değil. O, insanlığın bugüne kadar biriktirdiği tüm insani değerlerini, kurallarını içine alıyor ve parçalıyor. Öyle ki, geçtiğimiz günlerde Urfa’da bir sanayi sitesinde vahşi bir şekilde katledilen çırağın şoku üzerimizdeyken “insan nasıl böyle kötü olur? Nasıl böyle bir kötülük aklına gelir?” derken, aynı olay Bursa’da da yaşandı.
Bu düzen yalnızca emeği sömürmekle kalmıyor. Çocuklarımızın yaşamını, duygularını ve onurlarını da hedef alıyor. MESEM’ler fabrikalarda, inşaatlarda, atölyelerde yaşanan iş cinayetleriyle gündemden düşmüyor. Daha fazla çocuğu yaşamdan koparıp üretim alanlarına sürme planının bir kısmı, kamuoyuna yansıdı. Milli Eğitim Bakanlığıyla sermayenin ortak planına göre organize sanayi bölgelerinde (OSB) fabrikaların içinde “koşulları sağlayan yerlere” meslek okulları açılacak. Çocuklar “yolda zaman kaybetmesin diye” OSB’lere çocuk yurtları da yapılacak. Bu okulları açan şirketlere çocuklarımız ikram edilirken, eğitim teşviki de verilecek. Sermaye sınıfının çocuk işçilik yaşını 10’a düşürme heves ve hedefleri de, bu planla birlikte açığa çıktı. Alçak planlarını hayata geçirmek için MEB ile işveren temsilcilerinin yaptığı toplantı işçilerin, emekçilerin ve gençlerin tepkileri ile görünür oldu.
Önceki yıllarda Aralık ayının ilk haftasında toplanan asgari ücret tespit komisyonu, hala toplanmadı. Her yıl ipliği daha fazla pazara çıkan işbirlikçi sendika patronlarının zevahiri kurtarmak için yaptıkları açıklamalar bize yeni “satış” hazırlıklarını gösteriyor. Dinci faşist iktidara bugüne kadar hizmette kusur etmeyen bu sermaye uşaklarının tavrı en az dinci faşist iktidar kadar öfkeleri üzerlerine çekiyor.
Daha Kasım ayında açlık sınırı 30 bin liraya dayandı. Yüzbinlerce emekçi çocuğu ya artık okula gitmiyor ya da aç gidiyor. Okullarda açlıktan bayılan çocuk sayısı her geçen gün artıyor. Birçok aile çocuklarını aylık “yedi bin lira” için çıraklık “eğitimine” yolluyor. Üniversite öğrencilerinin %40’ı çalışmak zorunda. Fabrika servisleri yurt kapılarından öğrencileri doldurup götürüyor.
4 Kasım’da Türk İş başkanlarının başına taş düşmüş olmalı ki, bir sonuç bildirgesi yayınlandı. Asgari Ücret Tespit Komisyonu ağırlıklı olarak işveren ve hükümet temsilcilerinden oluşuyormuş, Yüksek Hakem Kurulu sorunluymuş, gelir dağılımında adaletsizlik ve çalışanların üzerinde ağır vergi yükü varmış. Sendikal hakların önündeki engeller kaldırılmalı ve çalışma mevzuatı Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) normlarına uyumlu hale getirilmeliymiş... Uzun bir listeden sonra komisyon yapısında bir değişiklik olmazsa komisyon toplantısına katılmayacaklarını ifade etmişler.
Hak-İş’in Genel Başkanı Mahmut Arslan da, KÇP’deki rezilliğinin unutulmuş olduğunu düşünüyor olmalı ki, asgari ücrette “Almanya modeli”ni önererek, komisyonda iki tarafın eşit temsili hakkında dahiyane fikirlerini paylaşmış.
Her sene Taksim kıskacına girmekten kaçma derdine Ankara’ya taşınan DİSK’in Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu ise, sorunun komisyonun yapısı ve bileşimi olmadığını, sorunun asgari ücretin saptanmasına ilişkin kurallarda olduğunu söylemiş. Onlar da lafta geri kalır mı, diğerleri gibi birçok maddeyi peş peşe sıralamışlar.
Bu açıklamaların amacı aslında “hiçbir şey yapılmıyor” denmesin diyerek bir şey yapmamak. Bu yılın ortasında yayınlanan Çalışma Bakanlığı verilerine göre altı ayda üyelerinin %10’unu kaybeden bu sendika patronları, çeşitli şekillerdeki çıkar ilişkileriyle bağlandıkları sistemin kan kaybını durdurmak niyetinde. Ancak, kopuşu yavaşlatmak için harekete geçemeyecek kadar felç olmuşlar. İniş çıkışlarıyla içinde yaşadığımız ayaklanma sürecinde hareketin kendi irade ve müdahalesinin dışına çıkması korku ve paniğinin yaşandığı burjuva sınıfın bir parçası olarak davranmaya devam etmekten başka çıkışları yok.
İşçi sınıfının hem sermaye temsilcilerinden hem de sendikal ihanetten kopuşu, yeni ve mücadeleci olana doğru yüzünü çevirmesi kendiliğinden bir akışı değil sistematik bir kopuşu bizlere gösteriyor. Bu dönem Leninistlerden yalnızca fedakarlık değil, hedefli ve planlı bir faaliyet; cesur, sınırsız bir enerji ve özveriyle mücadele bekliyor.
Leninist işçilerin son dönemde sınıfın yüzünün döndüğü yerde olmaları ve öne çıkışları onları görünür kılıyor. Söz sahibi, güç sahibi oldukça bu ısrarlı çalışmanın daha geniş emekçi kesimlerinde karşılık bulması doğal bir sonuç. Unutulmaması gereken temel bakış, yıkıcı olanın kolektif akıl ile inşa olacağıdır. Bu çalışma içinde kolektifin tüm dişlilerinin uyumu bize hayalini kurduğumuz en mükemmel senfoniyi verecek.
Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı, burjuva sendikalardan, burjuva sendikacıların etkisinden kopuşu eylem halinde, eylem içinde yaşıyor. Her yerde grev, fiili direniş, isyan ve ayaklanmacı ruh hali içinde. Ankara Tandoğan'da binlerce emekçinin eylemi, bir “hak isteme” eyleminden çok öte, dinci faşist iktidara, sömürü düzenine bir isyan provasıydı. 70'li yıllarda “DGM'yi Ezdik Sıra MESS'te” sloganıyla burjuvazinin yüreğine korku salan; önceki yıllarda devletin grev yasağını hiçe sayarak direniş yapan Metal İşçisi şimdi bir kez daha direniş hazırlığında.
İşçi sınıfının isyan ve devrimci eylemleri her yerde. CHP ve burjuva sendikalar bu süreci sömürü düzeni sınırları içinde eritme çabasını yoğunlaştırmış durumdalar. Sosyal reformist yayın, parti ve çevreler aynı çabanın içindeler. Fakat çabaları boşuna; günü gelmiş bir devrimi hiçbir güç, hiçbir uzlaşma girişimi durduramaz.
Emekçi sınıfların, sömürülen yoksul halkın, kadın-erkek gençliğin yaşadığı tüm bu cehennem hayatın tek kaynağı bu sömürü düzenidir. Düzen çökerken bütün bir toplumu çürütüyor, çöküşe sürüklüyor. Ama nasıl ki bütün bu cehennem hayatın kaynağı bu sömürü düzeni ise, birleşik toplumsal devrim de gücünü bu düzenin çöküşünden, çürümüşlüğünden alıyor.
Çekilen acılar yeni bir toplumun doğum sancılarıdır. İki ülkenin işçi sınıfının önderlik edeceği toplumsal devrim yeni toplumun ebesi olacak!