< < Halkın İktidarı?

Hiç kuşku yok, tarifi zor bir yoksulluk, dayanılmaz bir yıkım giderek derinleşiyor ülkede. Rakamlarla sıralamanın gereği bile yok.

Toplumun çok büyük bir kısmı mutlak bir yoksulluğun, yokluğun, hatta açlığın pençesinde kıvranıyor. Yoksulluk sınırı, işçi ve emekçilerin asıl kitlesinin gelir düzeyinin üstünde. Açlık sınırı, asgari ücreti, yani ortalama ücreti aşmış. Ortalama ücret diyoruz, çünkü bugün Türkiye’de işçilerin yarısı, asgari ücret veya onun da altında ücret alıyor.

On milyonlarca insan “sosyal yardımlar”la ayakta. O yardımlara bağımlı hale getirilmiş. Adeta bir “sadaka toplumu” yaratılmış durumda. Dinci faşizm “açlıkla terbiye”yi bir resmi “politika” olarak uyguluyor.

Bu korkunç sefaletin diğer kutbunda, akıl almaz bir zenginlik, gösteriş, lüks yer alıyor. Kapitalizmin işleyişinin kaçınılmaz sonucudur bu. Kapitalist birikim daima toplumun çok geniş kesimleri için sürekli artan bir yoksullaşma sürecini yaratırken, bir avuç kesimin elinde toplumsal zenginliğin çok büyük bir kısmının yoğunlaşmasına yol açar. Bu, kapitalist birikimin değişmez yasasıdır. Her tür iradeden, niyetten, “politika”dan bağımsızdır.

Bu nokta önemli. Çünkü yoksulluğu, yoksullaşmayı, emekçi yığınların katlanan açlığını hükümetlerin aldığı kararlara, ekonomi politikalarına indirgeyen bir bakış her zaman yaygın olmuştur. Özellikle sosyal reformistler tam da bu yanlış kavrayışı tüm politik faaliyetlerinin temeli haline getirirler. Onları burjuva sınıfın politik hareketlerine çözülmez bir şekilde bağlayan bu temel hat, mevcut burjuva yönetim karşısında hemen her zaman burjuva “muhalefet”in yancılığını yapmalarına imkan vermektedir.

Bugün hangi sosyal reformist yayını elinize alırsanız alın, göreceğiniz şey muazzam bir yoksulluk eleştirisidir. Emekçi sınıfların, toplumun büyük kesiminin nasıl dayanılmaz bir yokluk ve hatta açlık içinde olduğunu, nasıl korkunç bir yıkıma uğradığını etkili bir şekilde betimlerler. Tüm bunlar zaten bütün emekçilerin bizzat etinde, kemiğinde hissettiği somut gerçekliklerdir.

Peki bunun bir adım ötesi? Bu yıkımın, bu inanılmaz boyutlardaki yoksullaşmanın temel nedeni? Bu yıkım süreci ile atbaşı gelişen mücadele dinamiği? Çözüm yolu? Tüm bunlar genel olarak ya tümden gözden gelinir, ya da ucundan köşesinden dile getirilir: “Türkiye’nin ihtiyacı, yoksulluğu yöneten değil, ortadan kaldırmayı hedefleyen bir siyasal ve ekonomik anlayıştır.” (Birgün Gazetesi)

Nedir bu “siyasal ve ekonomik anlayış”? Eleştiri oklarını mevcut iktidara yöneltirken, çıkış yolu olarak burjuva “muhalefet”in allanıp pullanması! Ne eksik, ne fazla. Karşımızda sıralanan “siyasal ve ekonomik anlayış” hemen her zaman budur!

Hazır CHP lideri Özgür Özel her miting meydanında “Türkiye'de iktidar değişecek. Halkın iktidarı gelecek” diye sesini yükseltiyorken, kurtuluş adına, çıkış yolu adına burjuva “muhalefet” kuyrukçuluğu yapmak alabildiğine kolay ve “karlı” bir “siyasal anlayış” olsa gerek!

Oysa önümüzdeki toplumsal resim yalnızca yıkımın, yokluğun, açlığın resmi değil. Bunun doğal ve kaçınılmaz sonucu olarak emekçi yığınlar arasında geometrik bir hızla büyüyen öfke, isyan ve kavga havası var. Hiç hız kesmeyen irili ufaklı direnişler, işgaller, grevler dizisi var. Kadınların dinmeyen başkaldırısı var. Gençlerin “ülkeden kaçmak istemesi” baskın eğilim değil, bir o kadar düzene yönelen gençlik öfkesi var. Ezcümle, baskı ve sömürünün kaçınılmaz sonucu olarak büyüyen bir devrimci dalga var. İşin asıl püf noktası burası. Sosyal reformizmin, ortalama sol anlayışın hemen her zaman görmezden geldiği veya önemini kavrayamadığı nokta budur.

Hiçbir toplum kurbanlık koyun gibi kendi sonunu, kendi yıkımını uysallıkla kabul etmez. Bu topraklarda yarım asırdan uzun bir süredir devam eden devrimci mücadele, onun yarattığı güçlü devrimci gelenek buna asla izin vermez. Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve emekçi halkları devrimcidir. Devrimci bir geleneğe sahiptir. CHP’nin meydan meydan gezip “halk iktidarı” şiarını yükseltmesinin altındaki temel gerçek işte budur!

Yalnızca koşulların genel devrimciliği değil burada söz konusu olan. Uzun on yıllara dayanan bu devrimci koşulların işçi sınıfında ve emekçi halklarda yarattığı bilinç dönüşümü, bilinç sıçraması anlamında bir devrimci dönemdeyiz. Bugün en azından devrimci bir görünüş takınmayan bir burjuva “muhalefet”in emekçi yığınlara sesini duyurabilmesi imkansız. Aynı şey, eksiği var fazlası yok, sosyal reformizm için de söylenmelidir. Her türlü uzlaşmacılık, her türlü burjuva “muhalefet” bu olağanüstü devrimci koşullara “uyum” sağlama peşinde. Söylemlerini dönemin ruhuna uydurma derdinde.

Burjuva “muhalefet”in mevcut politikası, tam da bu manada “devrimi çalma” politikasıdır. Onlar açısından bu, mevcut kapitalist düzeni kurtarmanın yegane yoludur.

Sınıf bilinçli devrimci işçilerin önündeki en temel görevlerden biri, sınıfın genel kitlesini bu burjuva politikaya karşı sürekli uyarmak, aydınlatmak ve gerçek çözümü, devrimci halk iktidarının yolunu göstermektir.

Arama