Halep'te Ocak ayının ilk günlerinde Kürt halkına karşı başlatılan silahlı çete saldırıları birkaç gün içinde önce katliama, arkasından Halep'te bir soykırım ve etnik temizliğe dönüştü. Olaylar büyük bir hızla gelişti. Bu katliamın önceden planlandığı, SDG Genel Komutanlık Üyesi Sipan Hemo'nun, her şey olup bittikten sonra yaptığı şu açıklamayla iyice ortaya çıktı:

“Her şey bitti, tam imzalar atılacaktı, ismini vermeyeceğim, hükümetin önemli bir diplomatı içeri girdi, baktı anlaşma imzalayacağız, Ebu Kesra ve İstihbarat başkanını dışarı çıkardı, biraz sonra içeri girdiler ve anlaşmayı şimdi imzalamayacağız dediler, ayın 9'u gibi bir görüşme daha olsun ondan sonra anlaşalım dediler. Biz döndükten sonra Şeyh Maksut'ta saldırdılar.”

Şuna işaret edelim, hemen hemen aynı anlatı SDG'nin görüşmeler katılan bir başka yöneticisi tarafından El Monitor'un bir yazarına aktarılmış. Sözlerin doğruluğundan şüphe etmek için hiç bir neden yok.

Her şey bitmiş, tam imzalar atılacakken o sırada bir çete başı geliyor ve “taş koyuyor”, anlaşma imzalanmıyor.

Çete başının kendileri açısından hayati önemde bir işaret aldığı belli. Bu işaret ya da bilgi ne olabilir? Bunu ancak tam da o sırada cereyan etmekte olan olayların gelişiminden anlayabiliriz. İşaret etmek istediğimiz nokta, tam da Şam'daki görüşmeler sırasında Paris'te ABD tarafından organize edilen ve yine ABD gözetiminde yürütülen “Suriye-İsrail müzakereleri” olması.

İşin içinde ABD'nin olması, “Suriye” adı altındaki çete yönetiminin siyonist İsrail'le şu veya bu şekilde anlaşacağı anlamına geliyordu zaten. Nitekim, 5 Ocak'ta başlayan görüşmelerin “pozitif” geçtiği haberleri, elbette Şam'a da ulaşmıştı.

Olayların gelişiminin net anlaşılması için altı çizilip akılda tutulması gereken bir başka nokta, bu “müzakereler” sırasında Hakan Fidan'ın da Paris'te olduğu. Görüşmelere doğrudan katıldığına dair hiçbir işaret yok, ama nihayetinde görüşmelerin olduğu mekanda bulunduğu bir gerçek. Dinci faşist iktidar, gelişmeleri kontrolü altında tutmak ve müdahale gerektiğinde geç kalmamak için Şam'ın çete başını adım adım takip ediyordu.

Bir diğer önemli nokta, tam da Halep'te saldırılar başladığı gün, AB'nin en üst düzey temsilcilerinin Şam'da çete başıyla görüşmekte olduklarıdır. Von Der Leyen ve yanındaki heyet bu görüşmede çete başına tam desteklerini bildiriyordu.

Tablonun biraz daha netleşmesi için ABD'nin pozisyonunu ortaya koymalı. Onu da Tom Barrack, Kürt halkı üzerinde katliam, tehcir ve soykırım sürerken, çete başıyla yaptığı görüşme sonrası şu sözlerle anlatıyordu:

“Amaç, egemen, birleşik bir Suriye'dir.”

Türkçesi, ABD, Kürt halkı üzerinde uygulanan katliam, tehcir ve soykırım politikasına tam destek veriyordu. “Özerklik, ademimerkeziyetçi yönetim” vb. şeyler unutulmalıydı. Doğrusu, bu, Tom Barrack tarafından ilk defa dile getirilmiyordu.

Dinci faşist çete başı, (ki bütün sosyal reformistler, liberaller, hatta çoğu oportünist hareketler “cihatçı” diyerek üstündeki kanı, kiri, pası azaltmaya çalıştığı bu adam) bütün emperyalistlerin ve gerici devletlerin desteğini arkasına almıştı.

İşte bu noktada, SDG yetkilisi Sipan Hemo'nun “ hükümetin önemli bir diplomatı içeri girdi, baktı anlaşma imzalayacağız, Ebu Kesra ve İstihbarat başkanını dışarı çıkardı, biraz sonra içeri girdiler ve anlaşmayı şimdi imzalamayacağız” dediği noktaya dönebiliriz. Hakan Fidan'ın Paris'te bir hafiye gibi dolanıp durmasının sebebi hikmeti ortaya çıkıyor. Siyonist İsrail'le müzakereler iyi gitmiş ve saldırılar için yeşil ışık yanmıştı. Haber, kafa kesici olduğu bilinen “diplomat” Şeybani'ye uçuyor. Dışişleri Bakanı kılığındaki Şeybani, mesajı alır almaz toplantı odasını “basıyor”. SDG ile “müzakereler” kesiliyor ve Halep'te katliam ve tehcir saldırıları başlıyor.

Geriye yanıtlanması gereken bir soru kalıyor: Şam'daki çete başını ABD (Tom Barrack'ın açıklaması), Suriye'nin çeşitli bölgelerini her gün bombalayan ama Şam çetelerinden istediğini kopardıktan sonra sessizliğe gömülen siyonist İsrail, Şam'a kadar giderek çete başının sırtını sıvazlayan AB dışında bu katliamın sponsorları kimlerdi?

Bir “açıklama” bu soruya yanıt arama zahmetinden bizi kurtardı. “Açıklama”nın haberi şöyle:

“Şam Hükümeti Dışişleri Bakanlığı, Kürt katliamına ve Şeyh Maksut-Eşrefiye işgaline dair bir açıklama yaptı. Açıklamada 'aktif katkıları nedeniyle ABD, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, Fransa, Birleşik Krallık (Yani, İngiltere) ve Sayın Mesud Barzani'ye en derin şükranlarımızı sunuyoruz.”

Böylece, adını anmaya değmez bazı “Kürt siyasetçiler”in “üç Kürt büyüğü” arasında saydığı “sayın Mesud Barzani”nin de Kürt halkının katliam ve tehcirine “aktif katkılar”da bulunduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Meğer Kürt halkının katline ve tehcirine kimler kimler “aktif katkılarda” bulunmuş!

Çok kısa bir özetle, bu işin başını ABD'nin çektiği; Dürzi halkı katletmeye giden çeteleri, çeşitli hesaplarla havadan bombalayarak durduran siyonist İsrail’in ve elbette, Dışişleri Bakanını Paris'te nöbete gönderen Türkiye ve “sayın Mesud Barzani”nin, Fransa, İngiltere ve saymamıza gerek olmayan diğerlerininin işin içinde olduğunu söyleyebiliriz. Kürt halkının katlinde kimisi “Kürt halkının dostu” diye yutturulan bu devlet ve hükümetler aktif rol aldılar.

Tabloyu böyle netleştirdikten ve ABD'nin bu katliamdaki rolü böyle ortaya çıktıktan sonra, şimdi sormamız gereken ilk soru şudur: ABD, “Kürtçülere Kürt devleti kurduracak” diye Türkiye ve Kürdistan halklarını yıllarca aldatan TKP ve benzeri sosyal şoven, sosyal reformist parti ve örgütler, medyada boy gösteren “Kemalist liberaller”, onlara kanan ve söylediklerini papağan gibi tekrar eden oportünist çevreler şimdi nereye saklanacak? Hani ABD Rojava'da “Kürt devleti” kurduruyordu?

Leninistler, yıllardır şu gerçeğe işaret edip duruyordu: ABD, siyonist İsrail, AB ve diğer emperyalist devletler, hükümetler Kürt halkının özgürlük savaşının yanında değil karşısındalar. Onların bir tek amacı vardı: çeşitli oyun, oyalama, aldatmalarla Kürt halkının özgürlük hakkı için verdiği savaşı ezmek. Bu amaçta, Türk devletiyle, hükümetleriyle hep dayanışma ve birlik içinde oldular. Türkiye ile karşı karşıya göründükleri anda bile esasında aynı amaç için çalışıyorlardı.

Halep katliamı bütün bu gerçekleri ortaya çıkardı.

Siyonist İsrail'i “Kürt halkının dostu” diye pazarlayanlara gelince... Görüldüğü gibi, emperyalizm ve siyonizm yağcılığı, Kürt halkına katliam ve soykırımdan başka bir şey getirmiyor. Şam'ı her gün bombalayan siyonist İsrail, Halep katliamı başladığında ve zirveye ulaştığında kılını bile kımıldatmadı. İş işten geçtikten sonra, ahmakları aldatmak için, belki bir “öfkeli açıklama” yapar. Ama zaten lafa değil eyleme bakan iş bilir burjuvalar ve bunların sözünden dışarı çıkmayacak olan Şam'ın finoları böyle açıklamalar kulak asmayacaklar. Ne de olsa “Halep düştü”.

Arama