
Halep düştü; güya “uluslararası koalisyon” güçlerinin yani emperyalist devletlerinin temsilcilerinin gözetiminde SDG güçlerinin çekilmesi için anlaşma yapıldı, ama yine de dinci faşist çeteler durmuyor. Saldırılar, daha doğrusu savaş cephesi genişletildi. Deyr Hafir'den sonra Tabka, Tişrin Barajı ve başka ilçelere yayıldı. Son haberlere göre dinci faşist çeteler Rakka ilinin bazı köylerine girmeye başlamışlar.
Sonda söylenmesi gerekeni baştan söyleyelim. Bu, dinci faşist çetelerin şimdiye kadar görmeye alıştığımız sıradan bir saldırısı değil. Çapı ve şiddeti giderek artan bir imha, bir soykırım, bir yok etme savaşı gibi duruyor. Elbette, sözlerimiz çetelerin amaçlarına mutlaka ulaşacakları anlamına gelmiyor. Demek istediğimiz, Şam'daki çetebaşının ve onun arkasındaki asıl güç olarak ABD-İsrail ve Türkiye'nin amaçlarının böyle olduğudur.
“Türkiye'yi anladık da ABD ve İsrail'de nereden çıktı” diyenlerin çıkacağını biliyoruz. Sözü uzatmadan söyleyelim: Halep'in Şam'daki çetebaşının ve onun arkasındaki güç olarak esasında Türkiye'nin eline düşmesi, tamamen ABD-İsrail ikilisinin onayı dahilinde oldu. Onay, 5 Ocak'ta Paris'te ABD gözetiminde yapılan siyonist İsrail-Şam çetebaşı görüşmelerinde verildi. Görüşmeler mahallinde bulunan Hakan Fidan, sinyali alır almaz düğmeye bastı ve çeteler Halep'i düşürmek için harekete geçtiler. Bu gelişmeler zincirine, önceki makalemizde işaret etmiştik.
Ancak şimdi görüyoruz ki, ABD-Türkiye-İsrail planı Halep'in düşürülmesinden çok daha öteye gidiyor. Hedef, bütün Rojava'nın Şam'daki çetebaşına ve onun üstünden Türkiye'nin kontrolüne verilmesidir.
ABD'nin Suriye topraklarının Türkiye'nin denetimine geçirilmesi planı yeni değil. Afrin'den başlayarak Suriye-Rojava toprakları adım adım, arada kesintiler yaparak, molalar vererek, zamana yayarak Türkiye'nin denetimine/işgaline verildi. Bunun nasıl gerçekleştiğini merak edenler, özellikle 2019'da ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi olan James Jeffrey'in açıklamalarına bakabilirler. Burada üzerinde durmayacağız.
Ancak şunun altını çizmeden de geçemeyeceğiz: Leninist Parti, sürecin başından beri, ABD'nin tırlarla Rojava'ya silah taşıdığı iddia edilen günlerde bile Rojava'nın, Rojava'nın Kürt ve diğer halklarının en büyük düşmanının ABD olduğunu ısrarla belirtti. Ne var ki, görünenin altında saklı olan gerçeğe değil, sadece gözlerinin gördüklerine inanlar, Leninist Partinin çığlığına sağır ve kör kesildiler.
Şimdi Leninist politikanın doğruluğunu kanıtlayan olgular daha net, daha canlı karşımıza çıkmış durumda. Nedir bu kanıt? Bu kanıt, yukarıda işaret ettiğimiz görüşmelerin yanı sıra şudur: Eğer ABD gerçekten Halep'in işgaline karşı olsaydı, Şam'daki çetebaşını ve çetelerini yani herkesin “Suriye ordusu” dediği çete sürülerini bir parmak sallamayla, bir bayrak göstermeyle tek kurşun atmadan durdururdu. ABD'nin Şam çeteleri karşısındaki gücü buna fazlasıyla uygun. ABD için geçerli olan, siyonist İsrail için de geçerli. 2019'da Trump'ın silaha gerek duymadan sadece bir mektupla RTE'yi nasıl yerine mıhladığını dünya biliyor. Siyonist İsrail'in Dürzileri katletmeye giden çeteleri daha yoldayken nasıl bombaladığı henüz unutulmuş değil.
Ama, “Kürt halkının dostu” diye yutturulan bu iki devlet, Halep çetelerin saldırısına uğrarken ve Kürt halkı en vahşi katliamdan geçirilirken kıllarını bile kımıldatmadılar. ABD, kendisine “dost” gözüyle bakanlara bir kez daha ihanet etti, onları bir kez daha “sattı”. Halep'in işgali ve sonrasında Deyr Hafir'e saldırı karşısında ABD'nin kılını kımıldatmaması, ancak böyle açıklanır. Bir kez daha, Halep'in işgalini, hatta tüm çete saldırılarını, onunla birlikte Türkiye'nin kışkırtmalarını durdurmak için ABD'nin bir bayrak, bir bez göstermesi yeterliydi. Bu, doğruluğu ispata gerek duyulmayan bir matematiksel işlem kadar kesin ve açıktır.
C.Dağlı yoldaşın, hemen yan sutunda yazdığı gibi, “Burjuvazi için vazgeçemeyeceği siyasi lider, hükümet, işbirlikçi iktidarlar yoktur. Burjuvazinin vazgeçemeyeceği çıkarları vardır yalnızca.” Bu, tüm emperyalistler, tüm burjuva devlet ve iktidarlar için olduğu gibi, ABD için fazlasıyla geçerlidir. Çıkarları gerektirdiğinde ABD'nin vazgeçmeyeceği, satmayacağı siyasi lider, örgüt, işbirlikçi hükümet vb vb yoktur.
Emperyalistler, ki bunların başında ABD gelir, bu satış politikasını çoğu kez çeşitli oyunlar, çeşitli kılıflarla örtmeye çalışır. Tıpkı şimdi, Halep/Rojava'da yaptığı gibi, iş işten geçtikten sonra sert açıklamalar yaparak, tehditlere varan demeçler vererek, “bir dahaki sefere” sözleriyle kurbanını yatıştırarak yapar. Örneğin, ABD Kongresi'nin en ağzı salyalı faşisti Lindsey Graham, iş işten geçtikten, Şam'daki çetebaşı ve Türkiye Halep'i mideye indirdikten sonra, “Daha önce de belirttiğim gibi, yeni Suriye hükümetinin, Suriye'de IŞİD'in kalıcı yenilgisindeki en güçlü müttefikimiz olan Suriye Kürtlerine karşı askeri güç kullanmak üzere Türkiye ile aynı safta yer almasından giderek daha fazla endişe duyuyorum.” diyebiliyor.
Ya da örneğin, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), “Ayrıca Suriye hükümet güçlerini Halep ve Tabka arasındaki bölgelerdeki her türlü saldırı eylemini durdurmaya çağırıyoruz” açıklaması yapabiliyor; SDG yetkilileri ile G.Kürdistan'da toplantılar yapıyor vb vb. Sanki, saldırıları durdurmak için çetelere bir “höt” demelerinin, bir bayrak göstermelerinin yeterli olacağını bilmiyorlarmış gibi. Gerçekte, ABD'nin yaptığı “tavşana kaç, tazıya tut” demekten, Halep dahil, Suriye'nin kuzeyini, Rojava'yı Türkiye'ye teslim etmekten başka bir şey değil. Şimdilik, siyasi olarak değil ama fiili olarak bunu yapmış bulunuyor bile.
Neden? Çünkü Türk ordusu aynı zamanda bir NATO ordusudur; Türkiye ABD'nin sıkı ve sağlam bir müttefikidir; ABD'nin sözünden milim sapmayacak kadar ABD'ye bağımlıdır. Dahası, topyekun bir dünya savaşının tüm hazırlıkları yapılırken ABD, bir örgüt olarak SDG'den çok kara, deniz ve hava kuvvetlerine sahip, belirli bir savaş deneyimi olan; NATO'nun 2. büyük ordusuna sahip Türkiye'ye ihtiyaç duyar; özellikle de Rusya'ya karşı, Kafkaslar'da; Ortadoğu'da, Orta Asya devletleriyle ilişkilerde, Afrika'da bu ihtiyaç yakıcı hale geliyor.
Şimdi, bir süre için ABD'li yetkili ve yetkisiz kişilerden Rojava güçlerini rahatlatma, öfkelerini dindirme amaçlı açıklamalar ve demeçler bekleyebiliriz. Buna Fransa ve diğer emperyalistleri de ekleyebiliriz. Ama altını kalın çizgilerle çizmemiz gerekir ki, bütün bunlar iş işten geçtikten, atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra, ya da Arapların dediği gibi, “beğd el iyd” (Bayramdan sonra) yapılacaktır; bugün yaptıkları gibi.
Rojava güçlerinin içine düştüğü durum çıkışsız mı? Kesinlikle değil. Ama bunun için öncelikle gerçek düşmanlarını iyi tanımaları ve gerçeğin gözünün ta içine bakmaktan çekinmemeleri lazım. Bu düşman, başta emperyalist devlet ve hükümetler, onların da başında ABD emperyalizmidir. Çünkü bunlardan hiçbir zaman ve hiçbir şekilde “dost” olmaz. Bunlar, özellikle de ABD “satar”.
İkinci yapılması gereken şey, zor durumlarda her devrimci örgütün başvurması gereken yere, halka, Rojava halklarına başvurmak. Halkların, bilhassa silahlı halkların başkaldırısı karşısında duracak hiçbir güç yoktur. Emperyalizme karşı net bir karşı koyuş dünya işçi sınıfının ve emekçi halklarının sarsılmaz desteğini alacaktır.
Rojava halklarının, Rojava'nın silahlanmış savaşçı kadınlarının gerçek devrimci enerjisini açığa çıkarmanın yolu emperyalistlerle ve Şam'daki çetebaşıyla müzakere etmek değil, dişe diş savaşmaktır. Müzakerelerin sorunu ne hale getirdiğini, çetebaşına karşı “uzlaşmacı” görünmenin onlara nasıl cesaret verdiğini ve tüm bunların bedelini Kürt halkının nasıl ödediğini dün Afrin'de, son olarak Halep'te gördük.
Şu gerçek çok net ortaya çıkmıştır: ABD, siyonist İsrail, Fransa, Türkiye, Barzani vb vb. kısaca, Şam'daki çetebaşının Halep'in işgaline aktif katkılarından dolayı en içten şükranlarını sunduğu bütün gerici, emperyalist devlet ve hükümetler, Rojava'yı tümüyle çetebaşına teslim edene kadar durmayacaklar. Plan Halep ya da Deyr Hafir'le sınırlı değil.
Şam'daki çetebaşının dün yayınladığı “7 Maddelik Kararname”, Rojava halklarını aldatmaya, halkları Rojava yönetiminden soğutmaya, kafalarını karıştırmaya yönelik, Türkiye'nin verdiği akılla hazırlandığı çok belli olan bir kararnamedir. Bunun arkası, eğer zafer elde edebilirlerse, katliamlar biçiminde gelecek; bundan kimsenin kuşkusu olmasın.
Buradan çıkış yolu var. Bu çıkış yolu, halkların mücadele birliğine dayalı silahlı halk ayaklanmasıdır. Halk ayaklanmasının nelere kadir olduğunu dün İran'da gördük; belki de yakında ABD'de göreceğiz.