
Dinci-faşizmin ve tekelci sermayenin heyecan ve hevesle beklediği fesih kararını, UKH nihayet açıkladı. Faşist basın “elli yıllık bela”dan kurtulmanın sevincini yansıtan manşetler döşedi. Kambersiz düğün olur mu? Cümle reformizm bu sevince ortak oldu. Hatta, tutamadılar kendilerini, fesih kongresinde Lozan’ın tarihi anlamını ifşa eden sözlere sermaye cenahıyla aynı tondan öfke kustular. Sevinçte bir, tasada bir. Reformizmin gerçek içeriği hiç bu kadar belirginleşmemişti.
Yaşanan sürecin detaylarından arınmış anlamı şudur: Birleşik devrimi ve genel emek hareketini on yıllardır domine eden küçük-burjuva zihin dünyası, kendisine az çok devrimci görünüm kazandıran zeminini kaybediyor. Bundan böyle devrimin hegemonik boşluğunun proletarya tarafından doldurulmasına tanıklık edeceğiz, çünkü devrimde hegemonya boşluk tanımaz ve küçük burjuvazi sırasını savmıştır.
I
Fesih kongresinde UKH gerekçesini, küresel bir “paradigma değişimi” yaşanmasına dayandırıyor. Bu konuya daha sonra değineceğiz ve öncelikle Öcalan’ın 27 Şubat’ta dile getirilen fesih gerekçelerini ele alacağız. UKH’yi bugünkü fesihe getiren ideolojik-politik-örgütsel yetmezlikler orada özetleniyor. Öcalan, yenilmemiş ama “gelişen sosyoloji” de cevap bulamayan politik bir gücün, varlık nedeninin ortadan kalktığına işaret ediyor. Çünkü bir sosyalist dünya gerçekliği altında şekillenen silahlı mücadelenin, bir işçi partisinin (PKK) bu dünya yıkıldıktan sonra gereksizleştiği, onun temel tezidir. Öcalan 35 yıllık gecikmeyle “Tarihin Sonu” safsatasını örgütünün önüne koyuyor. Eski bir hikaye; prens nihayet gözdesini saraya getirmişti, ama gözde sokağa düştükten sonra.
Öcalan için değişen sosyolojinin temel motifi “reel sosyalizmin çöküşü” tarafından belinleniyor olsa da, bir noktada haklılığını teslim etmek gerek. Doğrudur, UKH fesih aşamasına, sosyo-ekonomik gerçekliğe uygun bir stratejik yönelime sahip olmadığı için gelmiştir. Öcalan’ın iddiaları bir yana, bu stratejik hatanın üç ayağı vardır.
1) Ayaklarına dolanıp duran sömürge tezi: Merhum S. Süreyya Önder, Özel’e söylediği “önceki süreçlerde önce çözüm sonra barış dedik, şimdi önce barış sonra çözümü deniyoruz” ifadesi, aslında sürecin çözümsüzlüğüne işaret ediyor. Önceki denemeler bir çözüm bırakmadığı için, barışa geçit vermemişti. Şimdiki barış da, bir çözüm gerçekleşmeyeceği için geçici olacaktır. Bu kısır döngünün apaçıklığına rağmen, UKH’yi her kurulan çözüm masasına oturtan, bağlı kaldığı sömürge tezidir. K. Kürdistan için bir kez sömürge statüsü tezi kabul edildiğinde, barış da mümkün görünür, çözüm de. Pek çok örneği var. Sömürgeci, ulusal kurtuluş hareketi karşısında, bir noktadan sonra astarı yüzünden pahalı gelmeye başlayınca uzlaşma eğilimine girer. Bir ulus ve bir ayrı ülke olarak varlığını zaten kabul ettiği sömürgenin kurtuluş güçlerine, siyasi egemenliği teslim edebilir.
Fakat, söz konusu ülkenin statüsü ilhak ise, böyle kolay bir çözüme ulaşmak, -bir dizi devrim olmadan- mümkün değildir. Çünkü ne ayrı bir ulus, ne da ayrı bir ülke olarak ezilen ulusun statüsü kabul edilir. Bu kabulü ancak, ilhakçı gücün merkezdeki iktidarını, ilhakçılığı inşa eden egemen sınıfın egemenliğinin yıkılması sağlar. Özcesi, ancak toplumsal birleşik bir devrim ilhakçı politikayı sona erdirebilir. Ve UKH’nin vazgeçtiği, tam da bu toplumsal devrimdir. Şimdiye dek kurulan çözüm masaları devrildiyse, bunun nedeni iktidarın “samimiyetsizliği” değildir, tersine iktidarın sınıf karakterindeki samimiyeti o masayı her seferinde devirmiştir. Tekelci sermaye onun devleti için Kürdistan’ın ilhakı en önemli varlık ve egemenlik koşullarından biridir. Bu yüzden ilhak, var olan sınıf egemenliği ve onun iktidarı ile bir uzlaşmaya varılarak çözülemez. (Buradaki imkansızlık, ancak bir dizi devrim koşulu taşıdığı oranda, bu ölçüde bir imkansızlıktır.) İlhakçı devlet ve sınıf egemenliği ortadan kalkmadan, zoraki birlik dağılmaz. Tekelci sermaye ilhakta somutlaşan bu zoraki birliğe yaşamsal düzeyde ihtiyaç duyar, hem ekonomik, hem siyasi hem de askeri açıdan.
Tekelci sermaye, en başta enerji ve hammadde olmak üzere sanayinin pek çok dalında Kürdistan’ı tedarik zincirinin başına veya sonuna eklemiştir. Bu ekonomik entegrasyon tekelci sermayenin can damarıdır. Kürt işgücü olmadan ne inşaat, ne turizm ne de tarım bu denli ucuz yürütülebilir. Sermayenin rekabet ve kar yarışında Kürdistan ve Kürt işgücü başat rollerdedir. Siyasi açıdan egemenliğini sürdürebilmek için tekelci sermayenin en önemli asıl enstrümanı şovenizmdir. Şovenizmin kalın örtüsü, pek çok kere tekelcileri işçi sınıfının birleşik öfkesinden korumuştur, Türkiyeli emekçiler arasındaki taban desteğini, neredeyse yalnızca şovenizme dayandırmıştır. Aksi taktirde, uzun iç savaşta burjuvazi çoktan teslim bayrağını çekebilirdi. Askeri açıdan, ilhakçı cenderenin önemi tartışılmazdır. Ordunun üçte ikisi, ilhakın devamı için oradadır. Bu ordu militarist-faşist karakterini ilhak toprakları üzerinde pekiştirir, komuta kademesi ilhakçılıktaki başarıyla şekillenir. Silahsız-silahlı bürokrasinin “Doğu Görevi” bunun için vardır. İlhak sayesinde düzenli ordu ve kritik bürokratik koltuklar, tekelci sermayenin “son güvenli kalesi” haline gelir.
İşte, tekelci sermaye, egemenliğini şekillendiren bu sacayaklarından vazgeçemediği için, şimdiye kadar samimiyetsizlikle kurduğu çözüm masalarını, samimiyetle bozmuştur. UKH ise, sömürge teziyle, bu masaların kuruluşunu samimiyete, bozulmasını ise samimiyetsizliğe bağlayarak ve bir gün samimi sermaye unsurlarının iktidara taşınmasını umutla bekleyerek, her politik pazarlığın ilk büyük kuralını ihlal etmiştir: Düşmanını tanımlayamamak.
2) UKH’nin, “varolan sosyolojiye” cevap bulamayan ikinci hatası, onun iktidar fethini kendine yasaklayan yaklaşımıdır. Bu, bir yönüyle sömürge tezinin çıkışsızlığına verilmiş yetersiz ve tümüyle yanlış bir cevaptır. Çünkü bir sömürge, ancak ayrı bir ulus-devlet inşasıyla kurtuluşa varabilir. Ama ileri düzeye varmış entegrasyon bu tür bir kurtuluşu çok daha köklü sorunlarla çerçeveleyeceği için, UKH çözümü hedeften iktidarı çıkartan bu mücadeleyi bulmuştur. Diğer yanıyla bu, egemen sınıfa sunulan bir uzlaşma zeminidir.
Hangi açıdan olursa olsun, iktidarı hedeflemeyen bir mücadele, stratejiden mahrum kalmış demektir. Askeri ve politik bir strateji bütünlüğünü ve tutarlılığını ancak iktidar hedefi sayesinde kurabilir. Bu hedef en başta, dostu düşmanı birbirinden ayırmaya yarar, ittifakların çerçevesini belirler. Ve ancak böyle bir çerçeve varsa, askeri-politik mücadelenin bir stratejisi ve buna uygun taktik adımları kurabilir. Stratejik taktik çerçeveden yoksun her tür çatışma, karşılıklı yıpratma savaşına dönüşür.
İktidar hedefi, aynı zamanda halkın en geniş kesimlerinin yıkıcı iradesine birlik ve kararlılık kazandırır. UKH iktidarın fethinden vazgeçtiğinde, halk iradesine yıkıcı bir kararlılık kazandıran koşuldan vazgeçmiş oldu. Kürt halkı yıllar önce özerklik ilanına kendi başına karar verirken ve Kobane ayaklanmasıyla bu iradesine en üstten biçim vermeyi başarmışken, UKH ancak iktidar hedefiyle taçlanabilecek ve ancak bu yoldan bir nihai sonuç üretebilecek halk iradesine ket vurmuştur.
3) Bu son durum bizi, temel tezlerinde ne denli hatalı olursa olsun, politik bir partinin ömrüne ömür katan ya da onu fesihe götüren asıl etmene yönlendiriyor. Bu etmen, halkın devrimci birikimi,pratiği ile onun öncüsünün politik programı, taktiği arasındaki -ne kadar hatalı tezlere sahip olsa da- gerisinde bir konuma işaret ediyorsa, makas, öncü partinin lehine açıktır ve ömrüne ömür katar. Ancak ne zaman ki söz konusu birikim politik öncünün önüne geçer, makas halk iradesi lehine açılmış demektir. O zaman politik öncü iki seçenekle karşı karşıya kalır: Ya strateji-taktik yönelimini yeni duruma uyduracaktır ya da politik varlığına son verecektir.
Tarihi gelişme, bu toprakların uzun iç savaş tarihine bakılınca, sözünü ettiğimiz makas, daha 2010’ların başından itibaren halk iradesi lehine açılmaya başladığı görülür. 2010-11 yıllarında Bakur’daki olaylara objektif gözle bakan her insan, orada bir “ikili-iktidar” durumuna doğru gidişi tespit edebiliyordu. Çok ağır baskı ve operasyonlar altında dahi Kürt halkının kent merkezlerinde polis-asker kovaladığı, operasyona çıkan birliklerin önünü parti bayraklarıyla cesaret ve cüretle kestikleri bir dönemden bahsediyoruz. Bu halk iradesi, Kobane ayaklanmasıyla birlik ve tutarlılık kazanacaktı. Fakat henüz işler bu noktaya varmadan önce, dinci faşist iktidar, halk lehine açılan makası gördü ve bu ileri sıçramaya hazır iradeyi, geride kalmaya başlayan UKH politik iradesine doğru çekebilmek için, ilk çözün sürecini kullandı. Ne var ki, Kobane ayaklanması ve Kent Savaşları, halk iradesinin UKH’nin geride kalan iradesine çekilemeyeceğini ortaya koyunca, çözüm süreci bitti, halk iradesini ezme planı devreye kondu. Bu planın kısmi başarısı oranında, ezilmeyen, dağıtılamayan ama geri çekilmeye zorlanan halk iradesi “ölü taklidi” yaparak, UKH’ye bir on yıl daha kazandırdı.
Fesih kararının gerçek temelini oluşturan üçlü sacayağı dışında, Kongre’nin dile getirdiği “küresel paradigma değişimi”ne, fesihi haklı bir temele oturtabiliyor ne de günümüz gerçekliğine uyuyor. Kongre, Kürt halkının inkar ve imha siyasetinin yüzyıl önce küresel güçler tarafından tasarlandığını ve Lozan’la bir paradigma kazandığını, ancak bir asrın sonunda 50 milyonluk nüfusuyla, yok edilemeyen ulus kimliği ve kültürüyle küresel güçler tarafından Kürt halk gerçekliğinin kabul edildiğini ifade ediyor. Türkiye’ye bu paradigma değişimini, küresel güçlerin dayattığı öne sürülüyor. Çoğu zaman, genel bir tarihsel gerçeklik, mevcut durum ve güç ilişkileriyle bağlantılandırılmadığında, politik bir aklanmaya kılıf hazırlar. Yüzyıllık ilhakçı politikaya Kürt halkının varlığı, ulusal özlem ve hedefleri yokedilememiştir, bu doğrudur ve bu gerçeklik, örneğin 20 yıl önce de mevcuttu. Öyleyse asıl soru şu: Ne oldu da bugün küresel güçler (emperyalist sistem) Kürt halkının varlığını tanıdı? Kürdistan’ın statüsünü dün değil ama, bugün tartışmaya onları zorlayan gelişme ne? Cevap, küresel güçlerin keyfe keder paradigma değişiminde değil, küresel iç savaşın belirlediği bölgesel güç dengelerindedir.
Küresel iç savaşın Ortadoğu’ya yansıması, emperyalizmin buradaki her adımını bir toplumsal devrimi engelleme hedefine odaklamıştır. Koçbaşına Siyonist İsrail’in geçtiği emperyalist koalisyonla, Ortadoğu’nun “Direniş ekseni” denilen güçlerine önemli darbeler indirildi. O direniş ekseni ki aynı zamanda bölgedeki toplumsal devrim dinamiklerinin önündeki en önemli engeldi. Fakat koçbaşı İsrail’in varlığını ayakta tutmak, her şeyden önemliydi. Şimdi o alan boşaldı ve hızla doldurmaya ihtiyaç var.
Dört parçadaki varlığı, savaşımı ve devrimci birikimiyle Kürt halkı, şimdi bu toplumsal devrimlerin bir numaralı ittifak gücü haline gelmiştir. Öyle ki, bu güç hangi tarafa meylederse, o tarafa zafer kazandırır. Kürt halkı Ortadoğu’da dengeleri değiştirebilecek “temel aktör” seviyesine ulaşmıştır. İran’da patlak veren ayaklanma Rojhilat’tan başlamıştı, ki uzun İran tarihinde ilk kez böyle bir durum yaşanıyordu; Kürt halkı İran halklarının topyekun isyanına öncülük ediyordu. İsyan, Molla gericiliğini devirecek noktaya ilerliyordu, uzak eyaletlerde isyan silahlı ayaklanmaya yükselmişti. Tam bu esnada UKH, bu ileri seviyeyi göze alamadı, geçmişin çok trajik deneyimleri ona engel oldu. Mahabat’tan bu yana tüm silahlı isyanlarda terk edilmiş, yalnız bırakılmış ve gerici rejimlerin tüm öfkesinin sonuçlarına tek başına katlanmıştı Rojhilat halkı. Buna rağmen, tarihte ilk kez İran’da bir devrimi başlatmak ya da onu geriye çekmek gibi kilit bir rol oynayabilmişti. Benzer güç dengesi, Kürt halkı için Irak’ta ve ondan daha belirgin biçimde Rojava’da mevcut. (Kerkük’te bir Kürt valinin seçimi, bu güç dengesini özetliyor) Rojava’da SDG, Alevileri, Dürzileri ve epey kalabalık laik kesimleri yanına çekebilecek potansiyele sahip. Bakur’da da Kürt halkı, “denge belirleyici” konumunu, son birkaç yılda test etme imkanı buldu; kimi zaman sandıkta kimi zaman sokakta. Ve nihayet patlak veren Mart ayaklanması, kritik anlarda bu dengeleyici gücün ne denli belirleyici olabildiğini kanıtladı.
Özetle, bölgenin toplumsal devrimleri en güçlü müttefikini, Kürt halkında buluyor. İşte emperyalizmi telaşlandıran ve alelacele bir “paradigma” değişimine zorlayan esas etmen burada, küresel iç savaşın Ortadoğu’da yarattığı güç dengelerinde aranmalıdır. Emperyalizme yüzyıllık paradigmayı parçalatan Kürt halk kimliğinin yok edilemezliği değil, ama bu birliğin kazandırdığı derin devrimci özlem ve değerlerin toplumsal devrimler lehine işlemesidir.
II
Kürt halk iradesinin kumandası, onun devrimci biçimindedir. Bu sayede kendi öncüleriyle arasında açılan makasa rağmen, kritik anlarda bir ordu disipliniyle hareket etmesini öğrenmiş, dostu düşmanı birbirinden ayırabilmiş en rafine burjuva yalanlarına kanmadan, kimi zaman geçici ittifaklar kurmaktan (Kent uzlaşısı gibi) geri durmamış ama ittifakın etkisiz elemanı olmaktan kaçınmayı başarmıştır. Uzun iç savaşın Kürt halkına, inanılmaz acılarla kazandırdığı birikim, hiçbir fesih kararıyla dağıtılamaz; devrimin ve iç savaşın geleceğini belirleyecek olan halkın devrimci birikime dayalı iradesidir.
Bu iradenin hangi yöne evrileceğini öngörebilmek için 2010 Habur’dan yansıyan görüntüler ile, 2015 Şubat ve Mayısında Amed’de kaydedilen görüntüleri karşılaştırmak yeter. 2010’da ilk çözüm sürecine destek için silahsız olarak Habur’dan giriş yapan gerillalar için, halk Silopi-Amed boyunca milyonluk bir zincir oluşturmuştu. O zamanki bilinç gelişimi içinde halk bu geri dönüşü ilhakçı devletin diz çöküşü ve gerillanın onu uzlaşmaya zorlaması olarak algılıyor, zafer halayları çekiyordu. 15 yıl sonra ise, Öcalan’ın çağrısını dinlemek üzere toplanan halk, alanları sessizce terk etti. Fesih kararı da aynı sessizlikle karşılandı. Bu iki sessizlik dönemi arasına, görkemli Newroz girdi. İstanbul ve Amed’de büyük kalabalıklar toplandı. Peki bu kalabalıklar, UKH’nin uzlaşma çizgisine destek miydi? Pek çok kişi böyle sandı, oysa fesihin açıklandığı gün Amed’in sessizliğ yanılgıyı kanıtladı. Newrozda halk, tüm güç ve birikimiyle alanda, kurtuluş kavgasına devam mesajı vermişti.
Doğrusu Kürt halkı, çağrının duyulduğu Şubat ayından bu yana, politikayı etkileyebilmek adına, adeta çırpındı. Dem Partinin yaptığı mahalle toplantılarında sürece dair inançsızlıklarını, öfke ve itirazlarını açıkça ortaya koydular. Bu yaygın toplantılar sayesinde halk, her ne kadar politik sözcüleri dikkate almamış olsa da, kendi iradesine yeni bir hareket kanalı açma imkanı buldu. Bu toplantılar halkın bilincindeki ve duygularındaki ortaklığının göstergesiydi.
UKH, bu süreçten kuşku duyanları, muhtemelen “Bu uzlaşmayla, Rojava’yı kazandık” sözleriyle ikna etmeye çabaladı. Bakur halkı için Rojava’nın anlanı, kendi kurtuluşları için bir meşale oluşundadır. Oysa öncüleri Bakur’a “Rojava’nın yaşaması için bizim zoraki birliği kabul etmemiz lazım” demekte. Halkın bunu kabullenme lüksü yok. Bakur’da sefalet-çürüme-ölüm üçgenindeki yaşam, halka ulusal bir kazanım uğruna kendi kurtuluşunu belirsizliğe terk etme lüksü tanımıyor. Bu yüzden Kürt halkı şimdi, hesabı kitabı bir başka terazi üzerinden yapmaya başladı. Bu terazinin iki kefesi var. Birinde, Mart’ta başlayan ve artçı sarsıntılarıyla etkisini sürdüren ayaklanmalar dizisi bulunuyor. Diğer kefede, bol keseden vaatleriyle süslü yeni uzlaşma süreci bulunuyor.
Tüm siyasi-entelektüel karmaşadan azade, olabildiğine sade ve şeffaf biçimiyle halkın bilinci, kazancı da kaybı da aynı kefede tartar. Terazinin yeni uzlaşma sürecinde sunulan vaatler silsilesinin ayartısına kapılmadan, bu büyük kurtuluş ümidini yanında önemsiz sayılan vaatler onların gözünde sürekli “Niye?” sorusunu gündeme taşıyan bir kayıptan ibarettir. Terazinin diğer tarafındaki Mart ayaklanması ise, Kürt halkına henüz açıkça ifade edilmiş bir vaat sunmuyor, fakat bu durumun sadece bir noktaya kadar önemi var. Kürt halkının gözünde bu ayaklanmanın geçmesi gereken en önemli sınav, neler vaat ettiğinden öte, yeterli kararlılık ve cesarete kavuşmasıdır. Mart ayaklanmasına uzaktan bakarken dile getirdikleri “Biz çok çektik, biraz da siz acı çekin” sözlerinin gerçek içeriği budur. Kürt halkı Mart ayaklanmasıyla başlayan eylemlerin kararlılık ve cesaret testinden geçmesini bekliyor.
Bu noktada Kürt halkının açık tutumunu, onun gençlik kesimlerinde görebiliyoruz. 1 Mayıs için Taksim’i hedefleyen güçlere destek, Kürt gençliğinden geldi. Çünkü Taksim hedefiyle hareket kararlılık ve cesaret testini geçiyordu. Özellikle Türkiye’nin büyük metropollerinde süregiden gençlik dalgasının, Kürt gençliği içinde de mayalandığını söylemek için hiç de erken değil. Unutmayalım ki, Kürt ulusal hareketinin uzlaşmacılığındaki çıkışsızlığa ilk tepki veren, her zaman gençlik olmuştur. İlk çözüm sürecinin aldatıcı vaatlerine inat, Kobane günlerini ateşleyen ve Kent savaşlarını yaratan bu gençlikti. Ancak o dönem, Türkiye cenahında kendilerine ittifak güçleri bulmakta zorlandılar çünkü Gezi’yle başlayan genel ayaklanma geri çekilmişti. Şimdi Kürt halk hareketi benzer bir kopuş kavşağında ve ilkinin tersine, bu kez kendisine geniş bir gençlik ittifakı bulacak kanallara sahip. Halihazırda süren gençlik isyanı, Kürt gençlerini pratikte, sokakta ve eylem içinde, politik öncü ve kurumların aracılığına ihtiyaç duymadan, bir ittifak yaratmalarını kolaylaştırıyor.
Benzer bir sınıf ittifakını gençlik dışında daha geniş emekçi kesimlerinde görmeye başlamak, bu sürecin en önemli kazanımı olacaktır. Ve bu kazanım, şimdi tasfiye edilmek istenen toplumsal devrimin tek güvencesidir. Tekelci sermaye sürdürdüğü barış ve silahsızlanma sürecine biraz hız, biraz gerçeklik kazandırabilmek için, eli kanlı faşist bir partinin liderini öne sürerek, bol bol halkların kardeşliğinden sözetmek zorunda kalıyor. Bu şovenizmin kalın örtüsünün Türkiyeli emekçiler üzerinden kalkması demektir. Kuşku yok ki zoraki birlik, ilhak statüsü devam ettikçe, şovenizm resmi kurumlarda, yasa ve uygulamalarda varlığını koruyacaktır. Fakat, yukarıda resmi toplumda esmeye devam eden şovenizm rüzgarı, aşağıda, geniş emekçi kitleler arasında, eskisi kadar etkili olamayacaktır.
Şovenizm perdesini, halklar için boydan boya yırtması, çift taraflı gelişim anlamına gelir. Bir yanda Türkiyeli emekçiler, şovenizm engeli olmadan, devrimci proleter ajitasyona açık hale gelecektir ve diğer yandan Kürdistanlı emekçiler, dar ulusal bakışa takılmadan, yaşadıkları dile gelmez sefaletin nedenini salt ulusal baskıda değil ama, Kürt sermayesini de içeren burjuvazinin varlık koşullarında aramaya başlayacaktır. Büyüt devrimci birikimiyle Kürt emekçilerin bu gelişimi olağanüstü hızla katetmeleri, elbette şaşırtıcı olmaz.
Bir başka şaşırtıcı bulmayacağımız olgu, yeni sürecin devrimci proletaryayı ön plana çıkaracak olmasıdır. Çünkü devrimci proleter öncüler bir süredir işçi sınıfı içinde, bir yanda sosyal şovenizm, diğer yanda dar ulusalcı bakış bariyerlerini aşan bir çalışmayı, pratikte başarıyla sürdürüyorlar. Yeni dönemde ihtiyaç duyulan çalışma biçimi, uygun ajitasyon ve propaganda birikimi ve tüm bunları ustalıkla pratiğe geçirebilen kadro bileşimi, proleter devrimci öncüde var. Boydan boya yırtılan perde, şimdiye dek orasından burasından delikler açarken ulaşılan potansiyele, büyük bir güç ve geniş bir uygulama alanı sunacaktır.
Sonuç olarak; fesih kararıyla yeni bir dönem açılmıştır. On yıllardır devrimci, genel emek hareketini domine eden küçük-burjuva politikası, en güçlü merkezini kaybetmiştir. Küçük-burjuva politikanın iki farklı merkezi bulunuyordu. İlki, reformist partiler tayfasıydı ve onlar Mart ayaklanmasında muhalif burjuva kesimin militanlığına soyunarak burjuva saflarda hiçleştiler. İkinci merkez UKH ve çevresinde toplanıyordu. Devrimci savaş sürdüğü müddetçe, küçük burjuvazi genel emek hareketini devrimin prestijine dayanarak domine edebiliyor ve bu çabada sık sık reformist partiler tayfasıyla yan yana gelebiliyordu.
Devrimci proleter öncüler, reformist tayfaya en keskin, en açık, etkisi en belirgin eleştiriler yöneltebilirken, UKH’nin başını çektiği küçük-burjuva ittifakına eleştirilerini daha yumuşak, keskinlikten uzak dile getirmek zorunda kalıyordu. Uzun iç savaşın bütün acılarını çekerken insan üstü bir çabayı sergilemekten kaçınmayan ezilen bir ulusun öncüsüne karşı, bu sakınımlı eleştiri politikası, kuşkusuz, bundan sonra da, farklı ölçülerde devam etmelidir. Elli yıllık miras, ortaya konan insan üstü çabalar, öyle kolay unutulmaz, ama fesih kararıyla birlikte vazgeçilen, ezilen bir ulusun kurtuluş düşüdür.
İşte bu yüzden, devrimci proletaryanın sakınımlı kullandığı eleştiri silahı, artık bizzat Kürt halkının ellerindedir; onların her içten eleştirisi, atacakları her gül, proletaryanın atamadığı taştan daha etkili olacaktır. Bu içten eleştiri sayesinde, devrimci proletarya şimdiye kadar gösterdiği pratikle, denenmiş kadro birikimi ve politik etkisiyle, küçük burjuvazini boşalttığı hegemonya alanını doldurmayı bilecektir.
Çünkü -tekrar etmekte fayda var- her gerçek halk devriminde hegemonya boşluk tanımaz.
Umut Çakır
13 Mayıs 2025