Ayaklanma, derin ve durgun bir suya atılan taş misali, ilk büyük atılımının etkisiyle oluşan sıra sıra dalgalar halinde kıyılara vuruyor, dinci-faşist dalgakıranların koruduğu en bakir limanlara ulaşıyor.

Her geçen haftada yeni yeni isyan bölükleri, binler ve onbinler halinde, kendi bildikleri yoldan genel harekete katılıyorlar. Daha derin sıradan hayatını sürdürenlerin, tarihi bir harekete “kendi bildikleri yol”u aşarak ulaşmaları, tek olası yoldur ve ancak küçük-burjuva aydınlar, sıradan insanların bu bağımsız devrimci inisiyatifinden tedirginlik, güvensizlik duyabilir.

Yakalanan ivme, ayaklanmayı “geri dönüşsüz nokta”ya doğru hızla taşıyor. Tuhaf görünen -ama devrimci marksist yayınları izleyenler için hiç de tuhaf olmayan- durum şu: En geriden gelenler, hızla en ileriye sıçrıyorlar, devrimin en temel sorunları, hedefleri ve görevleri, çoğu zaman içgüdüsel-kanaat olarak, onların dilinden yansıyor. Buna karşılık, en ileride görünenler ise, sürekli bir tornistan halindeler. Henüz ortalık bu denli karışmamışken, ilişkide oldukları kitlenin öfkesine ayak uydurup “devrim, isyan” vb. laflar edebiliyorlardı. Fakat ayaklanma bu soyut kavramları, hareket halinde, canlı bir içeriğe kavuşturunca, onlar da kendi programlarının gerçek içeriğini sergilemek zorunda kalıyorlar. Ve açıktan, burjuva muhalefet kuyrukçuluğundan, burjuva muhalefet militanlığına geçiş yapıyorlar.

Ayaklanmanın Nisan dalgasında, eylemler içinden karakteristik birkaç enstantane:

İlki, bir lise. Ama yüksek puanlarla girilen, seçkin addedilen liselerden biri. Öğrenciler bir gün değil, neredeyse bir haftadır kesintisiz eylemdeler. Lisenin müdürü, “siz mi değiştireceksiniz bu düzeni” diye öğrencileri aşağılamaya girişiyor. Cevap tereddütsüz: “Evet biz değiştireceğiz!”

Diğeri, CHP’nin Yozgat mitinginden. Yoksul ve yaşı ilerlemiş bir köylü kürsüde. Belli ki canı çok yanıyor, sefaleti, umutsuzluğu gün be gün yaşayan bir yoksul emekçinin tüm yüce öfkesi, dürüstlüğü ile ciğerden konuşuyor: “Biz köylüler” diyor, “bu düzen sürdükçe yoksulluktan kurtulamayız. Bu düzeni yıkalım.”

Üçüncü görüntü, ikiye bölünmüş bir ekranda beliriyor. Bir yanda DİSK “Taksim irademizden tek geri adım atmadan 1 Mayıs’ta Kadıköy’deyiz.” diyor ve muhalif pozlar takınmaya yeni yeni ısınan Halk TV habercisi Ece Üner’in bile öfkesini üzerine çekiyor: “Kadıköy, Taksim'in hangi mahallesi?” diyor, daha düne kadar yandaş çöplüğünde eşelenen sunucu. Görüntünün diğer yarısında, DİSK’in açıklamasıyla aynı saatlerde, Çağlayan adliyesi önünde toplanan üniversiteliler var ve adeta DİSK’e bir yanıt verircesine, 1 Mayıs’ta Taksim’de olacaklarını açıklıyorlar.

En geriden gelenler ki onlar sefaletin, açlığın en karanlık tünellerinden geleceksizliğin ve çaresizliğin en koyu gölgelerinden çıkıp geliyorlar alanlara, o karanlıkta keskinleşen sezgileriyle, düzeni yıkmaktan sözediyorlar. Peki ya kendilerine öncü payesi biçenler? Soyut “devrim” gevezeliklerinin ardına gizlenen gerçek içeriği sergilemek zorunda kalıyorlar. CHP kuyruğuna takıldılar dersek, az söylemiş oluruz. Onlar şimdi alenen, CHP militanlığına soyunuyorlar.

Birgün gazetesinin 18 Nisan nüshasına özel röportaj veriyor Özgür Özel. Söyledikleri kadar hiç dile getirmedikleriyle de çarpıcı bir röportaj. Darbenin inatçı ve sürekli eylemler sayesinde püskürtüldüğünü dile getiriyor; “...ama bastırıldı diyemem. Çünkü darbecilerin elinde daha hala çok fazla yetki, çok fazla kurum ve çok fazla güç var. Bastırılması demokratik (abç) bir sandığın önümüze geldiği gün mümkün olacak.” Röportaj yapanlar öyle hayran dinliyorlar ki, tam da bir gazetecinin sorması gerekeni es geçiyorlar. Bu kadar güç, yetki, kurum darbecilerin elindeyse, sandık nasıl demokratik olacak?

Ertesi gün Birgün başyazarı Doğan Tılıç, kuyrukçuluktan militanlığa geçişin adeta manifestosunu kaleme alıyor. Özel’in sahip olduğu özgüven kadar, bunu karşısındakine geçirmesinden çok etkilenmiş. “Otokratik rejimlere karşı mücadelede en önemli güç olan özgüven, ancak durumu doğru tahlilden, doğru yolda ve çok geniş bir kitle desteğiyle yürüdüğünüzün farkında olmaktan gelir.” Böylece, bir öncüden beklenen tüm nitelikleri Özel’e yakıştırıyor; doğru tespit, doğru yol ve kitleleri sürükleme becerisi. Dil hemen kuyrukçuluktan militanlığa geçişe kendini uyduruyor, faşizmin yerini “otokratik rejim” gevezeliği alıyor. Tılıç, övgüde kantarın topuzunun kaçtığını bir an için farkediyor ve Özel’in planında iki eksik tespit ettiğini söylüyor. İlk eksik, sıkı durun, harekete dahil olan herkesin taşıyabileceği bir sembol. Yumruk yerine yıldızın içinden çıkan altı ok, nasıl olurdu? İkinci eksik, basit-net-kısa bir program. İşte zurnanın zırt dediği yer. Çift kaşarlıdır deneyimli reformist, bugünlerde proleter devrimcilerin zafer için “basit-kısa-net” bir program önerdiğini ve bunun için bastırdıklarını elbette bilir. O yüzden bir anlık gaflete düşüp bastığı bu mayından kurtulmak çabasıyla, aslında Özel’in de böyle bir programa sahip olduğunu ekler. O program “parlamenter sisteme geçiş”tir. TBMM’nin 105. yaşını kutlamaya hazırlandığı günlerde, dalga geçmeyi fazlasıyla hak edecek bu program, Tılıç’ın ayağı altındaki mayını patlatır.

Reformizm, işte böyle çırpına dursun, aynı gazetenin eski yazarlarından Bahadır Özgür, bir televizyon programında çarpıcı bir noktaya işaret ediyor ve diyor ki, “Gezi dahil, önceki tüm büyük eylemlerde insanların bir talebi vardı, şimdi bir şey istedikleri yok. Tersine, iktidara ‘Seni İstemiyoruz!’ diyorlar”. Bir ayaklanmanın, kendiliğinden karakteri içinde mümkün olabilecek en ileri noktadan yani doğrudan bir “iktidar sorunu” kapısından giriş yapması, bu sözlerden daha özet, nasıl açıklanabilir? Bir genel hareket, iktidardan bir şey talep etmiyorsa, hedefi varolan iktidarı devirmektir. Yani Tılıç’ın gafletle ayağını bastığı mayın, ayaklanmanın giriş kapısının hemen altındadır. Ve ciddiye alınmayı arzulayan hiçbir siyasi güç, o mayının üzerinden atlayarak, ayaklanmaya dair tek programı, tek öneri ileri süremez. Ve eylemcilerin direşkenliğini, inatçılığını besleyen, eylemi sürekli kılan, onu her seferinde daha geniş kesimlere doğru yayan, tam da giriş kapısının kendisidir: Mart ayaklanması tarih sahnesine, üzerinde “iktidar sorunu” yazan kapıdan girmişti ve reformizmin-oportünizmin en büyük talihsizliği budur.

İşte bu yüzden, ayaklanmacılarda minik, geçici zaferlerle tatmin edilebilecek bir “kazandık!” duygusu yok. Açıkçası, böyle tatmin duygularına ayaklanmacılar hiç ihtiyaç duymuyorlar. Ne tutuklananların alelacele serbest bırakılması, ne kayyum niyetlerinin akamete uğraması ne de -bu listeye eklemezsek, anlatmaya çalıştığımız durum aydınlanmayacaktır- Şişli Kent Lokantasının yeniden açılması. Şu sonuncusu için “Zafer!” naralarıyla ortalıkta dolananlar, bir başka hastalığın sendromu. Şimdi başlayan devasa hareketten küçük de olsa zafer bekleyenler, minicik sözünü etmeye değmez kazanımları bağırlarına basanlar, bagajları yenilgi duygusuyla yüklü sol-sosyalist cenahın temsilcileridir. Onlar son otuz beş yılı savunma pozisyonunda geçirdiler. Öyle ki, büyük zaferleri hayal bile edemiyorlar.

En geriden gelenlerin ve en ileriye sıçrayanların zafer tanımları ise çok net, üstelik yediden yetmişe... Bir liselinin dilinde “düzeni değiştirmek”, yaşlı bir çiftçinin dilinde “düzeni yıkmak”. Çok daha makul olmaya çalışanların bile giriştikleri hareketin onları hangi kararlılık noktasına sürükleyeceğini anlamak için, gazeteci Mustafa Balbay’ın Beylikdüzü mitingine dair yazdıklarını okumak yeter. Bilenler bilir, Beylikdüzü, çalışan orta kesim kentlilerin en yoğun yaşadığı ilçedir. Şimdi çoktandır kaybettikleri konformizme uygun mekanları inşa eden İmamoğlu’na bağlılar. Onun tutuklanıp hapse atılması, ilçe sakinlerinin özledikleri konformizme yeniden kavuşmanın imkansızlığını kanıtlamış olmalı ki, mitinge katılanlardan biri, Balbay’a şunları söylüyor: “Haklıyız, haklı kalmalıyız. Provokasyona, kin ve nefret söylemine gelmemek gerekir. Ama İmamoğlu’nu serbest bırakmazlarsa ya Saraya yürüyüş düzenlenmeli ya Silivri’ye.” (Cumhuriyet, 19 Nisan) Şimdi okuyucu, ayaklanmacıların en “makul” kesimlerini bile donatmaya başlayan ve ancak bir “iktidar fethi” ile tatmin olacak kararlılık yanında, Kent Lokantasından zafer duyguları devşirenlerin zavallılığını karşılaştırabilir. Ve zorunlu bir hatırlatma: Bir partinin gücü, kendi kadrolarıyla ve onların çevresinde toplananlarla sınırlı değildir. Bu gücün çapı ancak, benzer düşüncelere varmış olan kitlelerin çapıyla ölçüye vurulabilir.

Gelinen noktayı özetleyen sözler, Yöneylem Araştırma’dan Derya Kömürcü’den geliyor. “Halk rejimin bu saldırıları karşısında kaybetmedi, ancak tam anlamıyla da henüz kazanmıyor. Hamle yapamayanın kaybedeceği koşullara girdik.” Peki hamle üstünlüğü dinci faşizmde olabilir mi? Bunun için iktidar, bir nabız yoklaması çekti. 16 Nisan akşamı, gazeteci kılıklı troller aracılığıyla bir söylenti yayıldı. Tüm izinleri kaldırılan polislerin Ankara’ya yığıldığı, gözaltılar için büyük spor salonlarının hazırlandığı ısrarla dile getirildi. Fakat sosyal-medya üzerinden öyle bir öfke fırtınası esti ki, dinci faşist iktidar sözcüleri gecenin yarısında trolleri yalanlamak zorunda kaldı. Açıkça göründü ki, hamle üstünlüğü devrimdedir.

20 Nisan 2025

Umut Çakır

Arama