
Mart Ayaklanmasıyla ilk perdesini açan genel uyarı dalgası, görünüş itibariyle bir rutine bindi. Ancak bu görüntü kimseyi aldatmamalı. İsyan dalgası biçim olarak rutine binse de, içerik bakımından derinleşiyor, yeni boyutlar kazanıyor, kitlenin kararlılık ve cüreti adım adım yükseliyor.
İçeriği belirleyen apaçık hale gelen sınıf dengeleridir. Gizlisi saklısı yok, tekelci sermaye panik halinde çöküyor ve dağılıyor; iflas dalgası dev holdingleri, asırlık şirketleri yere seriyor; bu panik ve korku iklimi sermayenin iktidar ve muhalefet cephesi arasındaki aşağılık bir uzlaşmayı mümkün kılacak koşulları yok ediyor, her iki kanadı da sonuna kadar gitmeye zorluyor. Bu sayede burjuva muhalefet kanalını kullanan artçı kitleler ile kendi bağımsız inisiyatifini kullanan öncü kitleler arasındaki mesafe daralıyor. Sonuçta, derinleşen içeriği ile genel isyan rutine binmiş biçimine sığamayacak bir birikime doğru hızla ilerliyor.
Burjuva muhalefet odağı CHP, tüm reformist cenahın koşulsuz desteğiyle (ve tekelci sermayenin kerhen onayıyla, çünkü böyle bir onay olmadan CHP büyük adımlar atmaz) rutine bindirdiği mitinglerde, kuşkusuz, emekçi kitlelerin öfkesini dindirmeyi ve gazını almayı hedefliyor. Ancak, ne kadar uğraşsa da, ne öfke soğuyor, ne de gaz alınabiliyor. Aksine, her toplanma daha büyük kalabalıklara sahne oluyor, toplananlar her seferinde daha kararlı sloganlarla kürsü konuşmalarına karşılık veriyor. Kararlılığın derin bir nedeni var. Uzun bir baskı sarmalından ve ondan daha korkunç sefalet kıskacından bunalan emekçiler, her eylemde kalabalığın arttığını görüyorlar, kendilerine güven tazeliyorlar. Sergiledikleri güç büyüdükçe, tazeledikleri güven pekiştikçe, girdikleri eylem hattından beklentileri de yükseliyor. Yükselen beklenti, kurtuluşun yakın olduğu umuduna yaslanıyor. O büyük baskı ve sefalet cenderesinden çıkıp umudu kuşanan, kurtuluşu tahayyül etmeye başlayan büyük kalabalıklar, bir kez daha o eski umutsuzluk çukuruna sessiz sedasız dönmeyi kabullenemezler. Bir kez umudu ve güveni pekiştiren, yeni bir yaşamı kurmaya yetecek denli büyük bir gücü açığa çıkaran bir ayaklanma yaşanmışsa, koşulları sürekli ağırlaşmaya devam eden sefalet de dayanılmaz olur. Emekçiler şimdiye dek boğazlarını düğümleyen sefalete dayanabildilerse, öz güçlerine dayalı bir kurtuluşu henüz tahayyül edemedikleri içindi. Bu yüzden, rutin toplanmaları kararlılıkla dolduran kitleler -Özel doğru söylüyor!- oraya eyleme geliyorlar.
Özel doğru söylüyor ve dile getirdiği doğru, onu korkutuyor. Bu kalabalıklar, alışıldık seçmen profiline uymuyorlar. Bu denli büyük kalabalığı meydanlar, seçim dönemlerinin son birkaç gününde görebilirdi. Ezici çoğunluğu sefalet çukurunda, bir sonraki gün hayatta kalabilmek için çabalayan, bunun için aşırı çalışan, aşırı borçlanan ve bazı günlerini aç geçiren ve bu çabada tüm enerjisini tüketen bu kalabalık, eğer sürekli eylem alanlarını inat ve kararlılıkla dolduruyorsa, bunun altında yatan gelişme, devrimci bir uyanış içinde olmalarıdır. Ancak böylesi bir uyanış yaşam savaşıyla, tükenmiş enerjilerini yenileyebilir ve eylem alanlarına inatçı bir süreklilikle koşmalarını sağlayabilir.
Kitlesel devrimci uyanışın burjuva muhalif CHP’nin yelkenlerini doldurduğu ve sadece bu partiye yaradığı söylenirse eğer, yine büyük bir hata işlenir. Çünkü ortada apaçık şu iki gerçek duruyor. Birincisi; muazzam kalabalıkların toplanmasına rağmen, anketler, yansıdığı kadarıyla CHP, son seçimde topladığı %38’lik oranın henüz gerisinde; ikincisi, İmamoğlu’nun adaylığı için toplanan imzalar, beklenen ivmeyi bir türlü yakalayamıyor. Eyleme katılanların çoğunun, CHP’nin burjuva lakırdılarına karınları tok. Bunu, kürsü konuşmalarına verdikleri tepkiden anlıyoruz. Özel ne vakit dinci-faşist iktidarı doğrudan hedef alan birkaç öfkeli söz söylese, kalabalıklar coşuyor, canlanıyor. Ama konuşma ne vakit İmamoğlu’na gelse, heyecan sönüyor. Devrimci uyanış her eylemde kitlenin kanaatini ilerletiyor. İlk zamanlar meydan ne zaman “Hükümet İstifa” sesiyle dolsa, kürsüdeki Özel bu sloganın gittiği yeri yani hükümeti istifaya zorlayacak bir devrimci kalkışmayı zihinlerden uzaklaştırmak için, sloganları susturur ve erken seçim kartını öne sürerdi. Son eylemlerde Özel’in, bu sloganları susturmaya mecali kalmadı. Dahası, ne vakit tutuklananlardan bahsetse, yeni bir bela sloganla burun buruna geliyor. Meydandan yükselen “Zindanlar Yıkılsın Tutsaklara Özgürlük” şiarını bastırabilmek için organize ettiği bir grup, hemen başlıyor “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” sloganlarına. Zavallı bir çaba.
Eylemlerden yansıyan bu görüntülerin netleştirdiği içeriği birkaç maddede özetleyebiliriz:
1) Eylemci kalabalığı yönlendiren ne CHP çağrılarıdır, ne de kürsü konuşmaları. Yönlendirici esas öge, kitlelerin yaşadığı dayanılmaz sefalettir. Sefaletin-baskının umutsuzluk gücüne güvenen, büyüyen güçle beraber artan bir kararlılık ve cüret sergiliyorlar.
2) Devam eden isyan dalgası, protesto ilkesi ile devrim ilkesi arasındaki çelişkiyi olgunlaştırıyor, bu çelişki eylemin bilincine yön veriyor. Protesto ilkesi, yeterince büyük bir kalabalık toplanırsa iktidarın geri adım atacağı varsayımına dayanır. Olaylar yeterince kanıtladı: Mart’ın en kitlesel ve şiddet yüklü eylemleri bile dinci-faşizme geri adım attıramadı, tersine iktidar varlık yokluk koşullarında kararlı adımlarını sürdürdü. Şimdi eylemci kitle içinde “Ya Silivri, Ya Saray” diyen sesler çoğalıyor. Bu tarz bir eylem, devrim ilkesine sıçrama yapmaktır. Kitleler ne geriye evlerine dönebiliyorlar, ne de rutin hareketin düzeyini yeterli görüyorlar; geriye dönüş çekilmesi, olanaksız bir umutsuzluk demek; şimdiki hareket düzeyi ise kurtuluşu yakınlaştırmıyor. Sefaletin yönlendirmesindeki kitleler protesto ilkesinden devrim ilkesine sıçrayabilmek için gerekli cüreti, kararlılığı kuşanabilmek adına Mart’ta eylem alanlarını dolduruyorlar.
3) Eylemci emekçiler, henüz bağımsız bir irade sergileme ve buna uygun bir örgütlenme deneyiminden yoksunlar. Bu yoksunluk onları halihazırdaki CHP mitingleri üzerinden bir hareket hattına sürüklüyor. Ancak, kürsü ile aralarında giderek açılan kanaat-hedef-eylem biçimine dair farklılıklar, onları bağımsız inisiyatife zorluyor. 1 Mayıs ve İzmir işçi grevi, proletaryanın bağımsız sınıf hattının gücünü ve etkisini sergilemeye yetmişti. Bu yeni hattın, büyük kalabalıkları kendine çekeceği endişesine kapılan CHP, Mayıs’ta son vermeyi düşündüğü mitinglere devam kararı verdi.
Sınıf savaşımının emek cephesinde bunlar yaşanırken, sermaye cephesine tam anlamıyla panik, karmaşa ve korku hakim. Kurban bayramını fırsat bilen pek çok fabrika, tatili 15 güne çıkardı; bu bir açıdan, ekonomiyi bekleyen “sudden stop” (ani duruş) koşullarının genel provasıdır. Yangın en tepeye büyük holdinglere sıçramış durumda. Vestel, 26 fabrikasıyla tüm Avrupa’nın “elektronik-beyaz eşya üssü” olmakla övünüyordu, ama şimdi borç yığını altında ezildi. Sekiz otomobil tekelinde kârlar geçen sene %56 oranında erimişti ve çöküş sürüyor. 150-500 listesine giren tekellerin çoğu zarar ettiğini açıklarken, diğerleri elde ettikleri kârları borç ödemekte kullandılar. Bayramda 15 gün tatil, tekellerde işletme için bile sermaye kalmadığını gösteriyor. Onlar için deniz şimdi gerçekten bitti. Sermayeyi saran korku ve paniğin çapını ölçmeye, Mart’tan bu yana yurt dışına kaçtığı tespit edilebilen 60 milyar dolar yeter de artar. Türk tekelci sermayesi, yavaş çekim bir çöküşten, hızlı çekim dağılmaya doğru ilerliyor.
TÜSİAD bu yılın başında dağılma emarelerini görmüş ve dinci-faşist iktidarı “Sistem çöktü” diye uyarmıştı. Gerçekte tekelci sermaye TÜSİAD üzerinden dinci-faşist iktidara artık atı değiştirme zamanı geldiğini duyurmuştu. Ama vezir ‘gambit’i reddetti ve gelinen noktada şahı mata açık pozisyona soktu. Dinci-faşizm tekellerin bir başka iktidar seçeneğine yönelmesinden öylesine korktu ki, bu seçeneği ortadan kaldırmaktan başka bir çare bulamadı. İmamoğlu ve CHP’ye dalga dalga gelen operasyonlar bu ihtiyaçtan doğdu. Mesele bir “kayıkçı dövüşü” sınırını aştı. Özel’in ifade ettiği gibi “siyaset değil, varlık yokluk savaşı veriyoruz” noktasına ulaştı. Bu durum da, tıpkı proleter eylem iradesinin varlığı gibi, CHP’nin eylem alanlarından çekilmesini engelliyor. Ve her eylem emekçi saflarda tahkimat sonucunu yaratıyor ve karşılığında tekelci sermayeyi daha umutsuz, daha özgüvensiz, daha korkak bir panik çukuruna sürüklüyor.
Bu karşılıklı sınıf dengeleri içinde kendine yer bulan genel emek hareketi, kazandığı ve kazanmaya devam ettiği içeriğe uygun bir eylem biçimine sürüklenmekten kaçamayacak. Mart ayaklanması, her ne kadar tüm illere ve yüzlerce ilçeye yayılmışsa da, onun bahanesi, burjuva muhalefete yapılan operasyonlara yaslanıyordu. Tam kapsamlı bir “genel bahane” değildi. Oysa şimdiden provası yapılan “ani duruş”, sefalete dayanma eşiği kalmamış aç-işsiz milyonların can havli isyanlarına dayanan bir genel bahane yaratacaktır. Tam kapsamlı bir “genel bahane”nin önemi şurdadır: Bugün hareketi uzaktan izleyen Kürt halkı, büyük devrimci birikimi ve eylem kapasitesiyle, meydanlarda yerini alacaktır. Genel bahanenin gücü, ondan kaçınan özel ve karşı bahaneleri, ne kadar haklı da olsa, etkisiz kılmasında yatar.
Ayaklanmanın ikinci perdesi, Mart ayında sergilenen ilk perdeyi bir çocuk parkı eğlencesine çevirecek şiddette, kararlılıkta ve cürette olacaktır. Bir yandan, rutine binen eylemler, birinci perdenin artçı kitlelerini ikinci perdeye hazırlarken, diğer yandan 1 Mayıs ve İzmir greviyle gücünü ortaya koyan birinci perdenin öncü kitleleri, bir sonraki sahnenin cüretini ve kararlılığını güvenceye alıyorlar.
Umut Çakır