
Mart’ta açılan ayaklanma dalgası ikinci perdesine doğru hızla ilerlerken, sınıfların karşılıklı ilişkisi ve mücadelesini yansıtan, sarsıcı olduğu kadar şaşırtıcı, şaşırtıcı olduğu kadar eğitici olaylar zinciri ardı ardına sıralanıyor.
Bir yanda topyekün faşizmin esir aldığı taşra kenti “kale”ler emek hareketiyle sarsılırken, bu durum devrimin artçı kitlelerinde muazzam bir yığınağa yol açıyor ve diğer yanda tekelci sermaye tehlikeye düşen kendi varlık koşulları üzerinden mevcut iktidar ve muhalefet arasında bir seçim yapmaya zorlanırken, kendi onayıyla sahaya sürdüğü CHP, devrimin artçı yığınağına açtığı kanalda bu kitleleri tutmakta giderek zorlanıyor. Bu kitleler, devrimin yolunda hızlandırılmış bir eğitimden geçiyorlar.
Eğer bir ülkede on milyonlar hükümetten yüzlerini çevirmiş ve bu tutumlarını baskı ve yasakları tanımayarak arşa çıkmış yalanlara kanmayarak, inatçı bir süreklilikle eylem alanlarına koşarak gösteriyorlarsa, orada devrimci partiler artık, ne öncüleri kendi kadrolarıyla sınırlayabilirler ne de artçıları kendi etki alanlarındaki emekçilerle... Ölçütler değişmiştir. Öncüler artık şu veya bu partiler grubuyla eş görülemez, ama devrimci partiler gibi düşünmeye başlayan çok daha geniş bir çevreyle ölçülür. Artçılar da, yine aynı büyük ölçekte, şu veya bu vesileyle eylem alanlarına akan ve ilk siyasi eğitimini bu eylem alanlarında alan milyonlar ölçüsünde hesaba katılır. Bu geniş bakış açısına sahip olmayan bir parti, ne iktidarı fethedecek cüret ve iddiayı kuşanabilir ne de harekete geçen milyonlarla buluşabilir. Bu geniş bakış açısından, son haftaların sarsıcı ve şaşırtıcı eylemi, Bayburt’ta toplanan onbinlerdir. (Önceki yazımızda, bu dönemin mitinglerini neden bir “eylem” diye nitelediğimizi ele almıştık)
Bayburt eylemini sarsıcı-şaşırtıcı gibi ifadelerle nitelendirmek, ilk bakışta yadırganabilir ve bu yadırgamanın gayet haklı gerekçeleri vardır. Ne de olsa, eylemin çağrıcısı tekelci sermayenin gerici partisi CHP’dir ve devrimci proletarya bu gerici partiyi överek, en ufak bir imayı bile hata hanesine yazar. Ancak, burjuvazinin tümüne olduğu gibi, CHP’ye karşı da tam güvensizlik tutumu, proleter devrimcileri, yukarıda sözünü ettiğimiz dar bakışa sürüklememelidir. Bu eylemlerde ortaya çıkıp alanları dolduranlar, devrimin muazzam ağırlıkta çoğunluğunu oluşturan “artçılar”dır ve bunların eylem alanlarında sergilediği her tutum, iktidarı hedefleyen bir partinin muhasebe defterine kaydedilmelidir. Artçıları hesaba katmayan bir öncünün zafer stratejisi de oluşamaz.
Bu geniş bakış açısından, Bayburt’u şaşırtıcı ve sarsıcı kılan olgu şudur: Uzun iç savaş boyunca faşist devlete kitle desteği sunan, dinci faşizmin son an yılda evrildiği topyekün faşizm aşamasıyla birlikte tamamen kapalı birer “kale” haline dönüşen taşra, çözülmenin son demlerini yaşamakta. Bu kaleler, kalın bir faşist-şovenist örtünün altında bunaltıp kapana sıkıştırdığı emekçi hareket tarafından sarsılmakta.
Bayburt gibi pek çok büyük-küçük taşra kentinin kaderi, parti-devlet-taşra sermayesi üçgeninde sıkı birliğe kavuşan topyekün faşizm tarafından belirlendi. Değil bir gelecek kurmak, günlük ihtiyacı karşılamak için bile emekçiler, bu üçgene dahil olmak zorunda kaldılar. Bu kentlerde dinci-faşizmin sandıktan çıkardığı sonuçlar hep rekora koştu, en kötü ekonomik yıkım dönemlerinde bile. Gerçekte bu durum, koca bir yanılsamaydı. Çünkü, parti-devlet-sermaye üçgenin kapana aldığı, ama emekten yana güçler, kendilerini dağınık, güçsüz ve yalnız hissettikçe, bu seçim sonuçlarını sorgulamaz oldular. Dinci-faşizm seçim hilelerinin en aşırılarını bu taşra kentlerinde gerçekleştirdi. Topyekün faşizmin sıkıca ördüğü bu duvarı hiçbir sandık, hiçbir parlamenter oyun planı bozamadı. Ta ki Mart ayaklanmasına kadar.
Gezi gibi genel bir ayaklanmanın hiç uğramadığı Bayburt’u, Mart ayaklanması nasıl sokağa dökmüş olabilir? Bunun için, genel ayaklanma havasına eşlik eden çok ağır bir sefalet krizinin yaşanması gerekiyordu ve Gezi’de eksik olan buydu. Topyekün faşizmin taşrada ördüğü duvar hem içeriden -dayanılmaz ve ertelenemez bir sefalet- hem dışarıdan -bir genel eylem, isyan ayaklanma- darbelerle yıkılabilirdi. Taşra kentlerinde emek güçlerini dağınık, güçsüz, yalnız hissettiren duvar hem içeriden hem dışarıdan darbelerle yıkılınca, gerçek sınıf ilişkileri de açığa çıkmış oldu.
Öyleyse, Yozgat’ı, Bayburt’u eylem alanlarına taşıyan, tek başına CHP çağrıları değildi, derin sefaletin dayanılmaz acılarına eşlik eden ayaklanmanın cesaret, cüret ve umut aşılayan etkisiydi. Sefalet, bu cüret, cesaret ve umudu ertelenemez bir ihtiyaç haline getirmişti. Taşra kentlerinde eylem alanlarına akan büyük kalabalıklar, sınıfların karşılıklı ilişkilerinde, topyekün faşizm cenderesinde çarpıtılan ve paketlenip sandık sonuçlarıyla sunulan yanılsamayı parçaladı, gerçek sınıf ilişkilerini açığa çıkardı ki, bu bile başlı başına sarsıcıdır.
Bu kalelerde uzun süredir kendilerini sıkışıp kalmış hisseden emek güçleri, şimdilerde hiç de yalnız ve güçsüz olmadıklarını deneyimliyorlar. Her şey bir yana, Yozgat-Bayburt meydanlarında, anmaya korktukları isimleri ve hükumeti istifaya davet eden sloganları haykırıp kenti inletmek bile, bu kalenin her emekçisi için, muazzam ölçülerde şaşırtıcı ve sarsıcı olmalı. Değil fısıltıyla sözünü etmek, hayalini bile kurmaya çekindikleri bir durum yaşıyor olmanın bu kitleler üzerindeki şaşırtıcı-sarsıcı etkisini muhasebe defterine kaydetmeyen bir öncü, kötü bir öncüdür. Kayıt, dinci faşizmi yıkılmaz görünen kalelerini sarsma onurunu, CHP’ye değil, sefalete eşlik eden ayaklanmaya bahşedecektir.
Hiç olmazsa “kalebent”ler için son derece sarsıcı-şaşırtıcı bu gelişmeler, devrimin geneli için ne önem ve anlam ifade ediyor? Her şeyden önce, son birkaç yılda dikkat çekilen bir olgunun somut ve tartışılmaz kanıtlarını elde etmiş bulunuyoruz. Bu olgu, devrimin potansiyel artçı yığınlarındaki hızlı, muazzam genişlemeye işaret ediyordu. Şüphesiz geçmişte, henüz kendini eylem alanında sergilememiş, fakat ancak bir “genel ruh hali” olarak tespit edilebilecek bir olguydu. Şimdi o ruh halinin eylem alanında pratik-politik bir iradeye, güce, inisiyatife dönüşmesini izliyoruz. Bu somut, tartışılmaz durum, devrim için hem büyük bir olanaktır, hem de bakışı sık sık bulandıran bir karmaşanın kaynağıdır.
Devrimin bu artçı birlikleri, öncüleri yani uzun iç savaşın politik birikimine sahip olanları kat be kat aşan niceliktedir. Bir potansiyel olmaktan çıkıp biranda eylem alanlarına akmaya başlayan bu muazzam niceliğe, en “babayiğit” (eril dil için kusura bakmayın) parti bile, öyle bir anda nitelik kazandıramaz. Sorunların derinliğine ve olayların gelişim hızına bağlı olarak, az çok uzun bir süre boyunca bu muazzam kitle olaylar karşısında bizzat eylem alanlarında kendi yanılgılarıyla yüzleşmek, şimdilik epeyce boş olan kitle bagajlarını dolduracak eğitimlerini sürekli yanılma -duvara toslama- daha az yanılma sarmalında tamamlamak zorunda kalacaklar.
Artçıların bu eğitim sürecini “kararlı bir devrim yolu”na sürükleyecek etmen nedir diye sorulacak olursa, “elbette öncülerdir” klasik-kestirme cevabıyla yetinemeyiz. Bu, meselenin bir boyutudur. Fakat meselede temel olan, öncü ile artçı arasındaki ilişkiden çok, artçıların sınıf ilişkileri ve mücadelesi içinde tuttukları yerin dönüşümüdür. Artçılar, onları harekete geçiren derin sefalet ile muhatap aldıkları partilerin bu sefalete sundukları çözümün karşılaştırılması yolundan ilerleyerek, sınıf ilişkilerine sürekli dönüşen dinamik bir yapı kazandırıyorlar. Bu noktada devrim son derece şanslı sayılmalıdır. Çünkü sefalet öylesine derin ve bunun karşısında burjuva sefahat öyle arşa çıkmıştır ki, tekelerin has partisi CHP bu konulara dair suskunluğuyla, artçılara gerekli dersi kazandırıyor. Üstelik bu ders doğrudan, aracısız alınıyor. Eylem alanlarında kürsüyle eylemci kitlelerin etkileşimi, sarsıcı-şaşırtıcı yeni sonuçlar üretmeye adaydır. Kürsüden Özel uzun, upuzun bir “seçim-süreci” vaad ederken, alanı dolduranlar hükümetin hemen istifasını talep ediyorlar. Bu uçurum, sefaletin acil-yakıcı çözümleri ile onun sessizce geçiştirmeye yönelik burjuva çözümün, eylem alanında karşı karşıya gelmesidir.
Burjuva muhalefet kadar reformist solun da parlayan yıldızı CHP’nin şanssızlığı odur ki, ne bu olağanüstü sefaleti gözlerden kaçırabiliyor, ne de burjuva sefahate karşı tek laf edebiliyor. Aksine Özel, her fırsatta “sermaye dostu” olduğunu açıklamak ihtiyacı hissediyor. En geriden gelenler dahi, sefalet-sefahat uçurumunun pekala farkında olduğu için, ayrıntılı bir teşhire gerek yok. Ama CHP’nin yaşadığı çıkışsızlığı resmetmek için, bir sayıdan yararlanmakla yetineceğiz. Son açıklanan banka mevduat hesaplarına göre, mevduat sahiplerinin %2’sine denk gelen zenginler, mevduatların %78’ine sahiptir. Elbette bu veri sadece banka mevduatlarına ilişkindir. Buna bir de emlak, ziynet eşyası, lüks mallar ve yurt dışı hesaplar dahil edildiğinde, uçurumun çok daha sarsıcı bir gerçeklik taşıdığı göz önünde bulundurulmalıdır. Şimdi yaşanan sefaletin tüm koşulları, zenginliği tek tek toplayan bu olağan dışı uçurum tarafından hazırlanıyor. Ve hiçbir burjuva parti, bu uçurumu azıcık da olsa kapatmaya yeltenemez. Salt niyet meselesi değil, birikimin yapısı buna müsaade etmez.
Tam ekonomik ilhak düzeyinde bağımlı bir sermaye ve servet yığılım sürecine sahip Türk tekelci sermayesi, şimdi boyunu aşan borçlarını çevirebilmek için, sefalet-sefahat arasındaki bu derin uçuruma, neredeyse son marjına kadar bağlıdır. Marjın birazcık kapanması bile, Türk tekelci sermayenin borç dağı altında kalmasına yeter. CHP’nin eylem kürsülerinde sefalete dair çözüm üretme yeteneksizliği, bu yapısal gerçeğe dayanıyor.
Şimdilerde %33’e varan geniş tanımlı işsizlik olmasa, çalışanlardan %600’e ulaşan artı-değer sömürüsünü sağlamak mümkün olmazdı. Yüksek enflasyon olmasaydı, bu yüksek oranlı sömürü, salt aşırı çalışmayla yakalanamazdı. Barınma krizini zıvanadan çıkaran sürekli yükselen emlak fiyatları olmadan, borçlarını çevirecek krediye tekelci sermaye ulaşamazdı. Yaz ortasında bile, gözleri faltaşına çeviren etiketlere sahip sebze meyve, yine bu aşırı servet birikiminin sonucu olduğu kadar, bu birikimin kaynağıdır. Aşırı sömürü sefalet cenderesinde kuruyan iç pazar, tarımsal üretimde fazlalık ortaya çıkardı. Öyle ki, tarlada para etmeyen meyve sebze, marketlerde fahiş fiyata kolayca alıcı bulabiliyor, çünkü fiyatı ne kadar yüksek olsa da, bu ürünü satın alacak bir azınlık nüfus var. Ve gıda pazarına tekel koyan her sermaye için, hesap basittir. Yüz liraya bir ton kiraz ile, bin liraya yüz kilo kiraz arasında, lojistik farkı vardır ve ikincisi tercih edilir. Dokuz yüz kilo kiraz feda edilir.
Özetle, sefalet-sefahat uçurumunu durmaksızın derinleştiren sermaye birikimine, dolayısıyla, kapitalist özel mülkiyete dokunulmaksızın, şu an emekçi sınıfların en acil, en yakıcı sorunlarına hiçbir çözüm üretilemez. Has burjuva karakteriyle bu gerçeği iyi bilen CHP, bu yüzden İzmir belediye işçilerinin ücret talebine karşı çıktı. Şimdilerde kürsüden yarım ağız seslendirdikleri “ara zam”, bu uçurumu değil kapatmak, süreç içinde daha hızlı açılmasına neden olacaktır. Çünkü tekelci sermaye, en ufak ücret zammına, fiyatları yükselterek cevap verecek binlerce koşula, zorunluluğa ve imkana sahiptir. CHP, eylem kürsülerinde bir sürü boş gevezelik arasında, “sermaye ve servet dostu” olduğunu ifade etmek zorunda kaldıkça, meydanları dolduran devrimin artçıları, onları sonunda devrim yoluna sürükleyen “sınıf ilişkileri” eğitiminden geçiyor.
Sarsıcı, şaşırtıcı ve eğitici... Ayaklanmanın ikinci perdesini hazırlayan sürecin özeti budur.
Umur Çakır