Az ya da çok uzun bir sürece yayılan, temkinli adımlarla sonucu bir muharebeye doğru akan her isyan dalgası, birden fazla “kırılma anı”na ihtiyaç duyar.

Kırılma momentlerinde, genel eylemin farklı zaman ve mekanlarda kazandığı birikimin dağınık yapısı toparlanır, pekişir ve kararlılık kazanır. Henüz kararsız olan kalabalıklar, kırılma anlarında genel eylem selinde yerlerini almaya başlar. Hareketi taşıyanlar için bu anlar, göreve ilişkin bilincin berraklaşması ile sonuçlanır. Güç takviyesi sağlandıkça saflar arasında yeni sınıf ilişkileri belirir.

Temmuz ayı, bahsi geçen bir dizi kırılma anından birine sahne oluyor. Bir yanda canına tak eden işçi sınıfı devasa gövdesi ile sahalara iniyor ve şimdiden “genel grev” tartışmaları alevleniyor; diğer yanda devrimci Kürt halkının sessiz bekleyişi öfke fırtınasına dönüşmesin diye iktidar ve UKH karşılıklı beklentileri yükseltiyor. Ve nihayet aynı hafta içinde İzmir, Adana, Antalya, Adıyaman belediyelerine operasyon çekiliyor.

Görüldüğü üzere isyan dalgası ve genel emek hareketi belli bir rutin tutturmuşken, kırılma anını yaratan gelişmeler, dinci faşist iktidarın adımlarından kaynaklanıyor. Komik ücret teklifi ile kamu işçisini kışkırtan bizzat iktidar. NATO zirvesinden kulaklara fısıldanan öğütlerle UKH’nin elindeki silahları bir an önce alabilmek için tırısa kalkan yine iktidar. Hızını alamayıp belediyeleri ezen de o. Sonuçta boşa çıkan her vaat, ölçüsüz baskı kadar isyan sebebidir Bu açıdan bakıldığında dinci faşizmin sonsuz bir dehşeti yaşamaktansa, dehşetli bir sonu tercih ettiği söylenebilir.

Bu operasyonları ve kışkırtıcı adımları “sonu gelmiş bir iktidarın son çırpınışları” biçimde açıklamak, hem fazlasıyla yüzeyseldir hem de reform - devrim ayrımını bulanıklaştıran gri alanlar yaratır. Çünkü esas sorular bu çözümlemede henüz yanıtsızdır. Dinci faşist iktidarın sonunu getirecek olan nedir, sokaklardan güç devşiren bir seçim/sandık hamlesi mi? İktidarın asıl korkusu, seçmen hesaplarında azınlığa düşmüş olmak mı? İkinci soruya cevap, ilkini de aydınlatır.

Okurların çok iyi bildiği o cevabı buraya kaydedelim. Seçmen gözünde azınlığa düşmek, dinci faşist iktidarı zerre kadar korkutmuyor. Çünkü çok uzun süredir zaten azınlıktadır ama sandıktan tavşan çıkarmayı hep başarmıştır. Okurun iyi bildiği ama reformist cenahın gözünü kapamayı tercih ettiği gerçeği anımsayalım. Şapkadan tavşanı, emperyalist finans oligarşisi ve Türk tekelci sermayesinin koşulsuz desteği ile çıkarmıştır dinci faşizm. Emperyalizm, iktidara üzerinde bolca manipülasyon yapabileceği dijital seçim sistemi aparatları hediye etti; Türk tekelleri ise %90'lık tekel gücü sağlayan basın aparatını... Hikayenin uzun bir geçmişi var, çokça anlatıldı, tekrar etmeye gerek kalmıyor.

O halde dinci faşizmi kırılma anına hazırlayan, panik dolu adımlara sürükleyen gelişme nedir? Son haftalarda dışarıda emperyalist merkezlerden, içeride tekellerden ardı ardına sinyaller gelmeye başlamıştı. Tüm dünyaya canlı yayın servis etti, ki en ciddi sinyal budur. Finans baronlarının sözcüsü gazeteler, banka raporları ardı ardına RTE'nin ülkeyi artık yönetemediği ve ekonomik çöküş karşısında yenilgiye mahkum olduğunu yazıp çizmeye başladılar. Bu yazılan ve çizilenlerden cesaret alan içerideki tekel sözcüleri sıraya girerek, ekonomik çöküşün resmini göstermeye başladılar. Dinci faşizm bu gelişmelerin ne ile sonuçlanacağını biliyor, geçmişten tecrübesi var. Dijital seçim sisteminin anahtarlarını elinde tutan ABD de son yerel seçimde dinci faşizmin manipülasyon imkanlarını daraltmıştı. Çünkü RTE, genel seçime dair emperyalist efendilerle zımnen yapılan mutabakata uymayıp, mecliste çoğunluğu muhalefete vermemişti. %90'lık desteğe sahip basını kaybetmenin sonuçlarını RTE iyi bilir. 2001 krizinde Ecevit hakkında basında çıkan yazılar, dönemin hükümetini sandıkta sıfırlamaya yetmişti.

Ama korkunun ecele faydası yok. Dinci faşist iktidar emperyalist finans oligarşisini (sadece Trump değil) ve Türk tekelci sermayesini yanında tutabilmek için, giderek daha fazla zorlanıyor, adeta cambazlık sergiliyor. Ancak görüşmeler o yönde ki, her ikisine aynı hoşnutlukla idare edebilmek imkansız.

Prof. Erinç Yeldan, 25 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “finansal arbitraj” tablosu ile meseleye açıklık getirecek veriler sunuyor. Tablo 2003-2025 arası finansal arbitrajın (faiz oranıyla döviz kuru arasındaki kazanç marjı) dalgalı seyrini gösteriyor. Yelda'nın “AKP'nin altın çağı” dediği 2003 - 2008 arasında abitraj oranı görülmemiş seviyelerde; %60 - %90 arasında salınıyor. Bu oran bir bakıma emperyalist finans oligarşisinin dinci faşist iktidara desteğinin bir ölçüsü. Oran düştüğünde finans baronlarının yüzü asılıyor, ilişkiler buz kesiyor. 2009-2019 arası dünyada faiz negatif seviyelerde olduğundan, Türkiye'de arbitraj oranının düşük seyretmesi fazla sorun yaratmıyor. Ama Biden dönemine denk gelen 2019-2024 arası oran % -40'lara kadar varıyor. Londra - New York - Washington üçgeninde RTE'nin yüzüne bakan yok. Elbette ki tek etken arbitraj oranı değil, ama bir paralellik olduğu rahatça görülüyor. Nihayet oran son iki yılda ite kaka %40'lara doğru itiliyor ve emperyalist başkentlerde RTE’nin sırtını sıvazlama yarışı başlıyor.

Yeldan’ın adını verdiği “altın çağ”da yani 2003 - 2008 arası %60'a tırmanan finansal arbitraj, ülke ekonomisini sıcak paraya boğmuştu ve bu gelişmeden Türk tekelci sermayesi epeyce yararlanmıştı. Ucuz döviz kredileriyle semiren tekeller için 2013, kapkara bir yıldı. O yıl borç dağları, devasa tekellerin başına yıkıldı. Dinci faşist iktidar çareyi faizleri düşürüp enflasyonu arttırmakta, MB rezervlerini ve hazine gelirlerini tekelci talanına açmakta bulmuştu. Bu sayede tekeller kısacık da olsa kendi altın çağlarını yaşadılar; emlak varlıkları ve borsa uçtu şirketler hiç görülmemiş kar oranları ile çalıştılar. Eksi oranlı arbitraj yüzünden dışarı kaçan sıcak paranın boşluğu, yine hiç görülmemiş bir kara para trafiği ile dolduruldu, sermaye ve iktidarı alenen mafyalaştılar. Bu duruma finans baronları epey surat assalar da, kar rekorları kıran tekellerin borç ödemeleri sayesinde yüzleri güldü.

Detaylara girmeden devam edelim: 2018-2024 arası dinci faşizm bir atımlık barutunu tüketti, rezervler eridi, hazine kurudu. Yani finans oligarşisinin sıcak parasına ihtiyaç yeniden başladı. Arbitraj %40'lara doğru itildi, bu fakat bu kez içerideki tekellerin aleyhine. Arbitraj yaratan yüksek faiz - düşük kur uçurumunda tekeller boğulmaya başladı. Karlar yine görülmemiş hızla güneş altındaki kar misali eridi, ihracat zararına yapılmaya başladı. Buna sermaye mi dayanır? Hepsi nasırlarına basılmış gibi kişneyip durdular. TÜSİAD açıkça “sistem çöktü” diye ilan etti. Fakat %40 arbitrajdan memnun finans oligarşisi, Washington'dan dinci faşizme “yürü arkandayız” dedi. Bu gazla 19 Mart’a kapı açıldı; at değiştirmeye heveslenen tekellerin soluğu kesildi, alternatif görünen at (CHP) ameliyat masasına yatırıldı.

Oysa TÜSİAD “sistem çöktü” tespitini boşa yapmamıştı. Arbitraj yüzünden karlar bir anda sıfıra indi, kelimenin gerçek anlamıyla İSO-500 listesindeki tekellerin dönem karları ile borç ödeme kalemleri birbirine denk. Tekeller ne kazandıysa hepsi borç ödemeye gitti, pek çoğu cepten yani halihazırdaki sermaye birikiminden yemeye başladı. Ve bu durum, sınıflar savaşında yeni bir alan açtı. Kazandığını borç ödemeye harcayan tekeller için, emek gücü harcamalarını düşürmekten başka bir yol kalmadı. Ne yeni yatırımla sömürü oranını nispi olarak yükseltmek, ne de yeni pazarlara ulaşıp kapasite genişletmek... bu yollar kapanmıştı. Bu da emek sermayeye çelişkisini tıpkı mutlak sömürü oranına yüklenme zorunluluğu gibi, kısa sürede bir “mutlak çelişki” düzeyine tırmandırdı. Öyle ki, geri adım atanın cehennem çukurunu boylayacağı bir denge oluştu. Bu sistemi çöküşe götüren çatışmaları yaratan cinsten bir dengeydi.

Sonunda şeytanın gör dediğini emperyalist cenahtan görmeye başlayanlar oldu. Hem ekonomi hem siyaset açısından siyaset cephesinde RTE'nin başa çıkamayıp bir belaya bulaştığı yazılmaya başlandı. Trump'ın koltuklaması nedeniyle iktidara karşı hoşnutsuzluklarını erteleyen tekeller, ardı ardına felaket tabloları çizmeye başladılar. İktidara düşen, bir kez daha 19 Mart benzeri bir aksiyondu Temmuz sıcağında...

Sermaye dünyasının iç çelişkileri genel isyan dalgası ile kendini gösteren devrime nasıl yansıyor? Meselenin farklı yönleri var. İlki sermayenin de ekonomi temelinde “varlık-yokluk” sorunu ile karşılaşmış olmasıdır; bu da emek-sermaye çelişkisini aynı temelde “mutlak çelişki” düzeyine taşıyor; her iki taraf için de bir geri adım felaket anlamı taşıyor. Bu varlık - yokluk arenası, süre giden isyan dalgasında işçi sınıfının müdahale olanaklarını genişletiyor. Bir başka yönden, yönetenler katındaki kavga, genel isyan dalgasını kendisini koruma kalkanı yapan CHP'yi bir kırılma noktasına taşıyor.

CHP bugüne dek isyan dalgası içinde kendine sadık kitleyi, iktidarla nihai hesaplaşmayı sandıkta yapmak üzerinden motive ediyordu. Kırılma momentinde bu motivasyon kayboluyor. İktidarın üst üste bindirdiği operasyonlar, isyan dalgası içindeki CHP'li kitleyi daha kararlı, hesaplaşmayı sandığa bırakmadan hükümeti istifaya zorlayacak bir eylem talebi giderek güç kazanıyor. Tekellerin kurucu partisi CHP, bir süredir boş kürsü konuşmalarıyla eylemci kitlelerin özlemleri arasındaki uçurumu idare etmekte zorlanıyordu. Şimdi uçurum, özlem - söylem arasında değil, eylem - söylem arasında çiziliyor. Özgür Özel şimdi giderek acil ihtiyaç haline gelen hükümetin istifasını zorlayacak bir hareket konusunda ayak sürüdükçe, devrimin artçılarıyla, devrimin ileri bölükleri arasındaki farklar kapanıyor.

Gidişatı isyan dalgaları ve grevler biçiminde yürüyen devrim belirleyecek. Sokakta kırılma anları devrimin gücünü pekiştiriyor, kararsızları ve burjuva muhalefetin boş lakırdılarına kapılanları uyandırıyor. Yine de devrim yolu daha büyük engebelere açık. CHP “protestocu” çizgisinde ısrar ederse, devrimin bu engeli aşması zor olmayacak. Ama asıl zorluk, emperyalist efendileri içerideki tekellerin protestocu CHP'yi, bu kez devrimi çalmak amacıyla “Tahrirci CHP”ye dönüştürmesi ile yaşanacaktır. Bu ihtimali küçümseyenler, 2011 Mısır Tahrir Meydanı’nı kimlerin doldurduğuna bakabilir. Bu zorluk, ancak İzmir grevinde açıkça görüldüğü gibi, proletaryanın kendi bağımsız sınıf çizgisini izlemesiyle açılabilir. Mutlak düzeyde seyreden emek sermaye çelişkisi, işçi sınıfına başka bir tür tutum alma şansı tanımıyor.

Umut Çakır

Arama