< < Burjuva Kakofoni, Proleter İstikrar

-I-

Siyaset uzmanları için (ki, kendilerine çok yanlış bir ifadeyle “siyaset bilimci” diyorlar, cehalet şahikası!) gerçekten ipin ucu kaçtı. Bu uzmanların gözlerini kulaklarını çevirdikleri yerde, yani burjuva siyaset dünyasında, kelimenin tam anlamıyla bir kakofoni hakim.

Hele ki Trump’ın, neredeyse saat başı değişen “stratejik yönelimlerinden”, bu uzmanların fena halde başı dönmüş halde. İçerideki durum hiç farklı değil. Dinci faşizmin temsilcisinin “tarihi” konuşmalarından sonuçlar/alt metinler çıkarma maratonu daha başlamadan, sahadan gelen bilgiler her şeyi ters yüz ediyor. Sahada yani pratik politikada, sınıflar savaşında her gün değişen dengeler, tarihi konuşmaları, yorum maratonu başlamadan çöpe atıyor. Bütün bu kakofoni arasında, istikrarlı, kararlı, inatçı ve sabırlı bir gelişim gösteren tek olgu emek hareketi; yani proletaryanın, emekçilerin ve ezilen sömürülen halkların isyanı.

Ne yukarıdaki kakofoni, ne aşağıdaki inatçı, kararlı isyan, hiçbiri tesadüf değil. Çünkü, bir yanda geleceğini kaybetmiş çökmekte olan bir sınıf var; diğer yanda geleceği kurmak için çabalayan emek, yani toplumsal devrim.

İçeride, dışarıda, yaşadığımız topraklarda ve tüm dünyada, burjuva sınıf herhangi bir konuda ister siyaset iste ekonomi isterse kültür, hiçbir plan kuramıyor. Kursa da tutmuyor. Stratejisini kaybetmiş bu sınıf; akılsızlıktan değil, olanaksızlıktan. Stratejik hedeflemeyi kaybeden her sınıf gibi, ittifakları kaypak, birliği güvenilmez. Bugün dost olan, hemen yarın düşman ilan ediliyor. Ve bu değişimin hızına “uzman” kafası yetişemiyor. Bu yüzden en sığ, yayılması en kolay düşünce, uzman ortak görüşü halini alıyor. Yine de, burjuva sınıfın her çelişik adımına yön veren bir referans noktası var.

Kakofoni ortasındaki tek istikrarlı olgu, toplumsal devrimlerin çok çeşitli görünümler altında inatçı ve kararlı gelişimidir ve bu da burjuva sınıfın Brown hareketini1 belirleyen referans noktasıdır. Olaylara toplumsal devrim dinamikleri (ister potansiyel, ister pratik) yön verirken; burjuva sınıf panikle, devrimlerin gelişim kanallarının önüne şurada burada engel koyma koşuşturmacasından başka bir politik çizgi sergileyemiyor. Bir egemen sınıf, ancak yıkıcı bir devrimci bunalımın ortasındaysa ve bunalımdan hiçbir çıkış planı bulunmuyorsa, işte böyle başı kesik tavuk misali, oradan oraya koşup durur.

Trump, tam da böyle yarınsız bir sınıfın dünya çapında temsilcisidir. Başı kesik tavuk misali ortalıkta koşturmasının tipik örneklerini Ortadoğu’da görüyoruz. Çöküşün eşiğine gelen İsrail’e nefes aldırabilmek için, 13 yıldır gerici bir iç savaşın sürdüğü Suriye’de alelacele bir karşı devrim tertiplediler. Fakat, Engels’in, devrimler üzerine dikkat çektiği bir olgu2 karşı devrimler için de geçerlidir. Şam’daki orta çağ kaçkınlarının iktidarı, kendinden beklenenin tam tersini vermeye, yani toplumsal bir devrimi kışkırtmaya başlamıştı. Silahlanan Aleviler, Dürziler ve bunlara yeşil ışık yakan Rojava yönetimi, emperyalizm-Siyonizmin kuklası Şara’yı alaşağı edebilecek bir potansiyele ulaşmıştı. Öyle ki, geçen ay Washington’da alarm tuşuna basıldı. Trump’la birlikte hüküm süren delilere yakışır kakofoni arasında az çok akla yakın bir ses uyardı: Eğer, dedi Pentagon, Şara’ya destek olmazsak, Suriye’de bir iç savaş patlar ve iki hafta bile dayanamaz. Böylece ne BOP ne başka bir plan, ama ABD’nin Suriye’deki tek planı, Şara’yı devirecek bir iç savaşı önleme, referans noktasına kavuştu.

Ankara’ya büyükelçi atanan, dolandırıcılıktan hükümlü bir sermayedar olan Barrack, Suriye sahasında topa girdi. Gördü ki, Şam’da bir devlet var, fakat ordu yok. Tersine, Rojava’da ise bir ordu var ama bir devlet yok. Barrack, yıllardır kafaları BOP planlarıyla şişiren siyaset uzmanlarını ters köşeye yatıracak lafları sıralamaya başladı. ABD artık Suriye’de tek devlet, tek ulus, tek ordu istiyordu. Ne var ki, Barrack’ın Ankara’daki dinci faşistleri mesut eden sözlerinin mürekkebi kurumadan, güneyde Dürziler, katil sürülerine karşı ayaklandılar. Ve bu kez, Washington’un onayı ve izni olmadan adım atmayan Siyonistler, Barrack’ı ters köşeye yatırdı; Dürzilerin yardımına koştu, Şam’da Savunma Bakanlığı’nı havaya uçurdu. (Açıklanan yaralı sayısı, binanın önceden boşaltıldığına işaret ediyor) Ne oluyordu? Üç gün önce rafa kalkan BOP, yeniden devreye mi sokulmuştu?

Stratejik hedeflere sahip hiçbir emperyalist güç, böyle birkaç gün içinde, birbirine taban tabana zıt politika sergilemez. Olan şuydu: Dürzi isyanı, Şara’yı iki haftada devirir denilen iç savaşın başlangıcıydı ya da -daha temkinli bir yorumla- panikle öyle sanıldı. Bu isyan, halen süren Alevi direnişi ve Rojava’yla birleşebilecek ortak hedefler içeriyordu. İsrail hemen müdahale ederek, bu olası birleşmenin önünü kesmiş oldu. Çünkü bölgeyi az çok tanıyan herkes, Siyonist devletin koltukladığı bir isyanın, halklar nezdinde, anında tecrit olacağını bilir. Öyle de oldu. Bu birleşme olanağı ortadan kalktıktan sonra, üç gün bölgeye tank, ağır silah yaklaştırmayan ABD-İsrail, şeriatçı çete sürülerinin Dürzi kırımına girişmesine izin verdi.


-II-

Efendi kafası kesik tavuk gibi dolaşırsa, uşağı ondan aşağı kalmaz. Bir yanda “Türk-Kürt-Arap, AKP-MHP-DEM ittifakları” üzerine pembe düşler, diğer tarafta tek geri adım atılmayan kayyumlar. Bir tarafta demokrasinin yağmur misali üzerimize yağacağına dair MHP’lileri ve liberal aydınları buluşturan fantastik kurgular, diğer tarafta kör gözün kör parmağına dedirtircesine operasyonlar.

Düz mantık -“siyaset bilimciler” mantığı- hemen çalışmaya başlar bu manzara karşısında ve şöyle der: Dinci faşizm hep yaptığını yapıyor, halkları kandırıyor ve yüzyıllık planlarını hayata geçiriyor. Nedir o asırlık plan? Ümmete dayalı çok etnisiteli yeni bir rejim ve bu yoldan RTE’nin tek adamlığını (artık hangi köşesi eksik kaldıysa) tahkim etmek. Böylece, düz/sığ görüş, tekelci sermaye ve dinci faşizme, hiçbir zaman sahip olmadıkları, hele şu zamanlarda hiç sahip olamayacakları bir güç ve yetenek atfetmiş olur. Oysa, kakofoniye tüm anlamını kazandıracak ipin ucu göz önündedir: tıpkı emperyalist efendileri gibi, Türk tekelci sermaye de ne bir plan peşinde koşabiliyor ne de bir stratejik hamle geliştirebiliyor, sermayenin ve dinci faşizmin elinden gelen tek şey, istikrarlı, kararlı bir genel emekçi isyanıyla kendini gösteren toplumsal devrim karşısında, sadece ama sadece günü kurtarabilmektir. Türk tekelci sermayenin ve onun dinci faşist iktidarının yarını yok, içinde debelendiği ekonomik ve siyasi krize ilişkin bir çıkış planı hiç yok.

Nasıl olsun! Tekellerin planı yok, çünkü karları yok, birikimler eriyor. Kriz öyle koşullar yarattı ki, tekelleri ekonomi ve politikada Buridan’ın Eşeği’ne çevirdi; iki saman arasında kalıp açlıktan ölen şu ünlü eşek. Bunu görmek için, emek-sermaye kavgasının en basit yapı taşına, ücret pazarlıklarına bakmak yeterli. Kamuda, özelde, her alana yayılan ücret kavgası, tekeller için tam bir açmaz. Karlarıyla borçları başa baş noktasında, en ufak dengesizlik sermayeyi borç dağının altında bırakıyor. Aynı şekilde, emek de artık bu ücret düzeyinin gerisine düşemez, aynı başa baş noktası onun için de geçerli, geliri azıcık azalsa, o da borç dağının altında ezilecek. İster emek ister sermaye lehine, denge hangi yönde bozulursa bozulsun, sonuç sistemin bütünü için değişmiyor: Borç krizi ve finansal çöküş. TÜSİAD’ın en çok kulak verdiği iktisatçı İris Cibre, konuyu apaçık ifade ediyor: İflas zincirinin domino etkisiyle yayıldığını, sadece “zombi” şirketleri değil, üretim yapısının tümünü çökerttiğini tespit ediyor. Durumu bu olan bir egemen sınıf, değil asırlık planlar, yarınını bile göremez hale gelir.

Örnek olsun: 2001 krizinde tekellerin bir çıkış planı vardı ve buna uygun bir iktidar değişimini, tercihini yapabilmişlerdi. Şimdi ne bir çıkış planı var, ne de mevcut iktidar “Vezir Gambit”ine rıza gösteriyor. Sermaye açısından, dinci faşizmle bir çıkış yolu bulmak imkansız derecede zor, ama onu alaşağı edecek bir tercihte bulunmak da bir o kadar riskli. Riski oluşturan, hali hazırda süren genel emek hareketi ve isyanıdır. Ve yine şaşırtıcı değil, tekelci sermayenin bu kararsızlığı, emek isyanının dinamiklerini ileriye taşıyor.

Emeğin, isyanına gem vurabilmek adına, onu kendi kanalında tutmaya çalışan sermaye partisi CHP, bu genel hareketlilikten şu sonucu bekliyor: iktidarı bir erken seçime zorlamak. Fakat dinci faşizm emperyalizmin ve Türk tekelci sermayesinin tam desteğini güvence altına almadan gireceği bu seçimi kaybedeceğini iyi bilir. Ekonomik ve siyasi koşullar gereği, yüzünü tam olarak ne iktidara ne de muhalefete dönebilen tekelci sermayenin çaresiz ve kararsız tutumu, CHP’nin bu isyan dalgasından beklediği bir erken seçimin en büyük engeli halini aldı. Bu sayede, inatçı ve kararlı bir tutumla dalgayı büyüten emekçi isyanı, onu devrim yolundan saptırabilecek en önemli engelden kurtulmuş oluyor. Yaz ortası, kırk derece sıcakta beton zeminlerde saatlerce toplanan yüzbinler, hiç umut beslemedikleri, ama isyan dalgasını sürdürebilmek için kanalını kullandıkları CHP’ye geçici bir uzlaşı sağlayan erken seçim olasılığı ufukta kayboldukça, kendilerini bu geçici uzlaşıya bağlı kalmaktan kurtarıp başka yollar arama potansiyelini güçlendiriyorlar.

Benzer biçimde tekelci sermaye ve dinci faşizmin, ne uzun iç savaşı tasfiye edebilecek bir gücü, ne de Kürt halkını teskin edebilecek bir iradesi bulunuyor. Bu asırlık sorunları çözmek adına, yasal dayanağı bile bulunmayan bir meclis komisyonunu atamak, iradesizliğin ve güçsüzlüğün en açık kanıtı olsa gerek. Devletin en temel sorunlarını böyle ne olduğu belirsiz bir meclis komisyonunda halledeceğini sanmak, katıksız bir liberal sığlık, parlamenter ahmaklığın zirvesidir. Dinci faşizm, tıpkı efendileri ve düzenin gerçek sahipleri olan tekeller gibi, bu meselede yapabileceği tek şeyi yapıyor. Günü kurtarıyor. Yarın, hak getire!

Dinci faşizmin günlük hesabı basit bir mantığa dayanıyor: Kürt halkı, bu sürecin bir yerinde, dağdaki ve zindanlardaki evlatlarına kavuşma umudu beslediği müddetçe, bu süreci tersine çevirecek hiçbir harekete girişmez; bu tutumda şu an CHP kanallarını kullanarak ilerleyen genel eylem dalgasından Kürt halkını uzak tutar. Düz ve basit mantık bu. Dinci faşizmin “tarihi” denilen üfürükler silsilesinde, bolca “ittifak” laflarını boşuna boca etmedi: Kürt halkını isyan dalgasından ancak bu abartılmış vaatlerle uzak tutabiliyorlar. Ancak bu mantığa dayalı manevra dinci faşizmi Kürt halkının acil beklentilerini alabildiğince zamana yayma zorunluluğuna sokuyor. Çünkü, Kürt halkı eğer sürecin bir noktasında, dağdaki ve zindandaki evlatlarına kavuşursa, artık sürecin “provokasyonu”nu hiç dert edinmeyecek ve ilk fırsatta kendini süregiden isyan dalgasının içine atacaktır. Dinci faşizm en azından şimdiye kadar, bu mantığa dayalı manevrasının işe yaradığını görüyor. Bu yüzden, yalnızca umut pompalayan ama politik hiçbir adım atmayan çizgisini alabildiğince sürdürmekte kararlı. Bunda da, dinci faşizmin tümünün referans noktası, toplumsal devrimi engellemektir. Geri kalan her şey, asırlık planlar, bölgeye yönelik iştah, ümmetçi fanteziler vs. dinci faşizmin günlük adımlarında, hiçbir noktada belirleyici değildir.

Ne mutlu ki, dinci faşizm için haberler, günün sonunda hiç iyi olmayacak. Çünkü Kürt halkı üzerinde bu manevrayı tasarlarken, süre giden genel emek hareketi ve isyanın, bir noktada sönümleneceği hesap ediliyordu. Tam tersi oldu.

Genel emekçi hareketi, kırk derece kavurucu sıcaklarda bile, kendi gücünü tekrar tekrar test etmek, kararlılığını her kavşakta ve mekanda sınamak, elde edilen moral motivasyon üstünlüğünü koruyabilmek için, çok kararlı, inatçı ve de sabırlı bir karakter kazanmayı başardı. Dinci faşizm, umut balonlarını şişirip pratikte hiçbir adım atmama manevrasını uzattıkça, vadedilenlerin hayal kırıklığıyla güçlenmiş bir öfke patlamasını, Kürt halkının önüne getiriyor. Çünkü Kürt halkı, süreci bozacak tavır sergilememe adına şişirilen umut balonlarının sahteliğiyle, kararlılığı kanıtlanmış bir isyan dalgasının vadettiği umudun gerçekliği arasındaki farkı algılayabilecek devrimci birikime sahiptir.

Özetle, dünyada, bölgede ve bu topraklarda, hamle üstünlüğü toplumsal devrimlerdedir. Emperyalizmin ve bölge gerici devletlerinin, Türk tekelci sermayenin yapabildiği tek şey, üstünlüğü toplumsal devrimlerde bulunan hamleleri savuşturup günü kurtarmaktır. Ne dinci faşizmin ne de bütün olarak Türk tekelci sermayesinin, içinde debelendiği kriz koşullarından herhangi bir çıkış planı vardır. Hamle üstünlüğüne sahip olanlar, yani bir yanda genel emekçi hareketi “Ya Silivri’ye, Ya Saray’a” diyerek yollara düşerse, diğer yanda Kürt halkı, hasretle beklediklerinin yolunu ve kapılarını kendi açmaya girişirse, bu bir duru gökte çakan şimşek ya da sürpriz değil, ama tüm koşulların zorunlu sonucu olacak.

Umut Çakır

1Asırlar önce İngiliz Brown, bir kehribar tanesi içinde sıkışmış suda, durmaksızın gelişi güzel hareket eden tanecikler keşfetmişti, maddeyi oluşturan moleküller ve onların durmaksızın çarpışmaları keşfedilmeden önce, Brown Hareketi gizemini korumuştu.

2Almanların yaptığı büyük hata, devrimin, bugünden yarına yapılabilecek bir şey gibi düşünmeleridir. Gerçekte bu, kitlelerin, hızlandırıcı koşullar altında bile yıllar süren gelişmesi sürecidir. Bir gün içinde tamamlanan devrim, ya yalnızca, zaten ümitsiz bir gericiliği yerinden atmıştır (1830) ya da, kendisinden umulanın tam tersine götürmüştür. (1848, Fransa) – 27.8.1883 tarihli mektup)

Arama