
-I-
Bugün net bir cevaba ihtiyaç duyan soru şudur: Bu topraklarda birleşik devrimin Kürdistan ayağı, menzili belirsiz bir süre için, tasfiye mi oluyor? Zaferin birincil koşulu saydığımız mücadele birliği elden mi kaçıyor?
Ciddi sorular ciddi cevaplar gerektirir; burada ne altı boş iyimserliğe yer vardır ne de gerçek olgularla desteklenmeyen inanca... Karmaşık sorunlar karşısında bocalayanlar, iyimserliğin bıçak sırtı rahatına yaslanabilir. Derinlikli düşünemeyenler inancın sığ sularında kulaç atabilirler. Devrimci proletarya ise, ne gerçeğin acı yüzüne bakmaktan korkar ne de acılı olguların altındaki patlayıcı gerçekliği gözden kaçırır. Şimdi karşı karşıya olduğumuz durum, ikincisine tekabül ediyor.
Öyleyse, pek iyi bilinen tarihsel bir gerçeği vurgulayarak başlayalım: Hiç kimse devrimi cebine atıp götüremez. Nice büyük partiler, nice tarihi önderler savaş yerine uzlaşıyı seçtiler diye mücadele bıçak gibi kesilmedi hiç, mücadelenin tarihi birikimi buhar olup uçmadı. Her seferinde, devrimin gerçek sahibi ve öznesi olan emekçi sınıflar, şanlı partileri ve tarihi önderleri aşıp ya da onları önlerine katıp, kaçınılmaz kavganın arenasında yerlerini aldılar.
Ancak, her tarihi dönemeçte olduğu gibi, Kürt halkı hazırlıksız yakalandığı bir gelişmeyi (fesih ve silah yakma) bütün kapsamıyla kavrayabilmek için, zamana ihtiyaç duydu. Bu süreci bağıra çağıra değil, sessizlik ve olgunlukla yaşıyorsa, bunun nedenlerinden biri, benzer deneyimleri önceki yıllarda da yaşamış olmasıdır, 1999’da ve kötü namlı “Açılım Süreci”nde olduğu gibi bugün de neredeyse yarım asırlık devrimci birikimi bir kazanda ateşe veren görüntüler karşısında, tarihi Şubat çağrısına gösterilen öfkeli sessizliğin yerini daha sakin bir bekleyiş aldı. Bu tutum değişiminde rol oynayan unsur, sürece ikna olmak değildi; ezilen uluslara özgü devrimci bir kavrayışın sonucuydu. Bu kavrayışa göre, en zorlu durumlarda ayakta kalmanın tek koşulu, birleşik gücü korumaktır. Birleşik güç Kürt halkına, kritik anlarda bir ordu gibi disiplinli, yek vücut davranma refleksi kazandırmış, yok oluş tehlikelerini en az hasarla atlatma şansı vermiştir. Ve şimdi, temel bir varoluş koşulu olan disiplinli gücü ayakta tutmak adına, bu halk ordusu “önderliğin bir bildiği var” sözünü, ona en basit, en yakın gelen talimat gibi uyguluyor. Talimatı uyguluyor, çünkü o birlik korunduğu müddetçe, önderliğin ne bilip bilmediğini öğrenirken, kaybedilecek zaman kolayca telafi edilebilir. Ama halka bir ordu disiplini kazandıran birlik dağılırsa, işte bunu telafi etmek on yılları alır. İsyanlarla dolu tarihten süzülüp gelen bir derstir bu ve Kürt halkı ihtiyaç duyduğu geçiş-kavrayış sürecini, uyanıklığı elden bırakmayarak değerlendirme yolunu seçiyor.
Devrim bütünlüklü bir süreçtir, ancak mücadelenin hangi araçlara ve taktiklere dayanacağını belirleyen, bütünlüğü içinde devrimin hangi aşamadan geçtiğidir. Bugünün mücadele araç ve taktiklerini belirleyen aşama, uzun iç savaşın damgasını taşır. Öyleyse, başta vurgulanan tarihi gerçekliği (kimse devrimi cebine atıp gidemez) bir adım öteye taşıyalım ve soralım: Uzun iç savaş gibi tarihi bir birikime sahip devrimin bu aşaması, tek tek kişilerin ve partilerin varlığına, niyetlerine, şu yolu değil ama ille de bu yolu seçmiş olmalarına mı bağlıdır? Her Marksist bu soruya net cevap verebilir: Devrim gibi, onun bir aşaması olan uzun iç savaşlar da nesnellik tarafından koşullanırlar. Ve bu temel gerçek de tarihin testinden defalarca geçmiştir.
Egemen tekelci sermaye, üst üste binen, art arda sıralanan zorlu sınıf mücadelesinin kördüğüm ettiği ekonomik-siyasal krizi aşabilmek adına iç savaşı zorunlu olarak başlattı. Bu başlangıçta, 1990'ların başında başlayan serhıldanların özel bir payı ve ağırlığı vardı. İç savaşın Kürdistan ayağını tetikleyen serhıldanların arkasında, yine nesnel bir durum olan ilhak statüsü bulunuyordu. İlhak yani zoraki birlik sürdükçe, Kürt halkının kavgası bitmez. Zoraki birliğe karşı isyan canlı ve etkin oldukça, iç savaş ufuktan çekilmez. Burada, partilerin ve kişilerin rolleri, en olumsuz haliyle bile en fazla iç savaşın zaman zaman gevşemesine, geriye düşmesine, ama her seferinde düştüğü topraktan aldığı taze güçle yeniden ayağa kalkmasına vesile olmaktır.
Şimdi, UKH’nin feshi ve silahları yakma törenleri sonrası, iç savaşın Kürdistan ayağının bir dönem için geriye düşmesini günümüz gerçekliği olarak kabul etmek gerek. Kürt halkının şiddetli özgürlük kavgası, bir beklenti dönemecinde. Hele ki şu an, devrimin Türkiye ayağında süregiden ayaklanma-isyan dalgası hesaba katılırsa, beklenti dönemeci, Kürdistan ayağını bir adım geriye çekiyor. Ancak geriye düştüğü bu yerden, daha büyük bir atılım onu bekliyor. Neden böyle diyoruz? İyimserliğe koşullu olduğumuz için mi? Hayır. Çünkü Kürt halkının bekleme pozisyonu az çok tatmin edici bir uzlaşma vaadine dayalıyken, tekelci sermeye ve dinci-faşizm UKH’nin adeta ayaklarına kapanmasını istiyor. Egemenler, mücadelenin en keskin dönemlerinde dahi vermeye yanaşmadığı tavizlerin, şimdi gündem olmasını dahi istemiyor. UKH’nin beklenmeyen ölçüde “gemileri yakan” sözler etmesi, tekelci sermayeyi hiç de “barış-uzlaşı” yönünde heveslendirmiyor. Aksine, kendine 40 yıldır kabuslar yaşatan Kürt halkının maddi-manevi devrimci birikimini elinden almak için onu teslime zorluyor. Bu zorlamalar Kürt halkını kısa sayılabilecek bir sürede “beklenti” pozisyonunu terk edip yeni ve daha kararlı bir savaşıma hazırlıyor. Daha kararlı, çünkü bu kez vadedilenlerin hiçbirisinin yerine gelmeyişinin hayal kırıklığıyla bilenmiş bir öfke var, çünkü şimdi bir adım önde yürüyen Türkiye devriminin isyancı dalgası var.
-II-
Marksizmin açtığı yoldan yani her gelişmeyi nesnel ölçütlere vurma yolundan devam edelim. Ne UKH “devlet ve toplumla entegrasyon” eğik düzleminde sonuna kadar gitmekte özgürdür, ne de tekelci sermaye arzuladığı teslimiyeti dayatmakta özgür. Her iki tarafın da elini kolunu bağlayan koşullar fazlasıyla mevcut ve etkin.
UKH sıradan bir parti değildir, halk hareketi düzeyine ulaşmış bir mücadelenin politik çatısıdır. Bir partinin geniş halk yığınlarınca desteklenmesi ayrı bir şeydir, halk hareketinin politik öznesi olması ayrı. İkincide çoğunlukla halk “politikaya el koyar.” Geçmişte, geniş halk desteğine sahip nice şanlı partiler devrimden vazgeçip bir daha geri dönmemek üzere uzlaşmanın eğik düzleminde kayıp gittiler. Böyle partilerin küçük burjuva önderlikleri, bu sınıfa özgü devrimci sınırlılığın duvarına çarpınca, uzlaşma eğilimleri galebe çalabiliyordu. UKH ise, yine küçük-burjuva önderliğe sahiptir ama bu önderlerin uzlaşmacı eğilimleri her seferinde bir “halk” duvarına çarpmış, bu duvarı aşmayı başaramamıştır. Geçmişte en az dört kez, bugünküne benzer uzlaşma adımlarını en az bugünkü kadar ciddiyette atan UKH, ne kadar istese de küçük-burjuva uzlaşmacılığını, Kürt halk hareketinin hakim motifi haline getiremedi. Çünkü halk hareketi, kırların ve kentlerin yoksul milyonlarına dayanıyordu ve ilhakın ağırlaştırdığı yoksunluk cehennemi, halk hareketini küçük-burjuva uzlaşmacılığına değil, proletaryaya ve onun uzlaşmazlığına yakınlaştırıyordu. Halk hareketinin dayandığı kır-kent yoksullarının durumu, geçmişle kıyaslanamaz ölçüde kötüdür. Kısaca, halk hareketine uzlaşmazlık karakteri taşıyan koşullar geçmiştekinden daha güçlüyken, UKH’nin küçük-burjuva uzlaşmacılığını halk hareketine hakim kılmasının koşulları şimdi çok daha güçsüzdür.
Yine de UKH, niyet ettiği uzlaşmaya varmak istiyorsa, kendisini Kürt halk hareketinden soyutlamak zorunda kalacaktır. Çoğunluğu sonu gelmez bir yoksullukta yaşayan bir halkın derin-yakıcı özlemlerine sırtını dönen ve bu sayede “halkın politikaya el koyması”na set çeken bir UKH, sonuçta halkın aktif desteğini kaybedeceği için, tekelci sermayenin uzlaşma arayacağı bir güç olmaktan çıkar. Yani, her iki durumda da, ister halk hareketine dayansın, isterse onu hiçe saysın, UKH için uzlaşmayı sonuna kadar götürme özgürlüğü yoktur.
Aynı kısıtlılık tekelci sermaye ve dinci-faşist iktidar için, daha az geçerli değil. Onlar da UKH’yi teslimiyete zorlama özgürlüğüne sahip değiller. Zorlama özgürlüğü, belli koşullarla sınırlanmayan askeri, politik, ekonomik kapasiteyi var sayar. Dinci-faşizmde olmayan, bu güç özgürlüğüdür. Ne askeri-politik gücü yeterli, ne de ekonomik yıkımın önüne geçebilecek kapasiteye sahip. Bu koşullar dinci-faşizmi, UKH’yi sonuna kadar teslimiyete zorlama özgürlüğünden mahrum bırakıyor. Geriye, uzlaşmaya dair beklentiyi elden geldiğince uzatmaya dayalı “denge” manevrası kalıyor. Somutlayalım.
a) Daha önce de dikkat çekildi, dinci-faşizm askeri cephede moral bozukluğu yaşıyordu ve bunun moral çöküşe dönüşmesi an meselesiydi. Çünkü savaşın aktif cephesinde silahların eşitliği sağlanmıştı. Ve bir kez bu eşiğe ulaşıldığında hangi tarafın kazanacağı, sahadaki insan unsurunun kararlılık derecesine bağlı hale gelir. Dinci-faşizmin asıl büyük korkusu buydu çünkü cephedeki hasımları, onların en çekindiği karaktere sahipti. Bu korkuyu emekli bir subay televizyonda itiraf etmişti. “Suriye’dekileri sıkıştırırsanız” diyordu emekli subay “hemen geriye çekilirler, ama Zap’takiler çekilmezler. Aylarca sadece nohut-bulgurla yaşarlar, ama mağaradan mağaraya geçerek, alanı asla terk etmezler.” Yani sahadaki asker, silahların eşitliği sağlandıktan sonra, zaferi getirecek insan unsurunda üstünlüğün hangi tarafta olduğunu biliyordu. Dinci-faşizm, benzer “pata” durumları daha önce de yaşamıştı ve ne zaman dara düşse, sahadaki unsurlarına moral üstünlük aşılamak istese, askeri-teknik kapasitesini tüm boyutlarıyla sergileyebileceği Rojava’ya operasyon düzenlemişti. Ne de olsa orada, kararlılığa gölge düşüren bir ABD eli vardı ve en kritik anlarda devreye girip, SDG’nin büyük yığınak yaptığı alanlardan geriye çekilmesini sağlayabiliyordu. Oysa şimdi, uluslararası ve bölgesel dengeler, dinci-faşizme bu imkanı sunmuyor. Cephede silahların eşitliği ve bölgesel askeri manevra alanının darlığı, dinci-faşizmi askeri güce dayalı bir özgürlükten mahrum bırakmıştır.
b) Politik alanın manevralarını sınırlayan, kuşkusuz, en önde gelen olgu, birleşik devrimin Türkiye ayağında süregiden ayaklanma-isyan dalgasıdır. Konu üzerinde defalarca duruldu, kısa bir hatırlatmayla yetinelim: Kürt halkını bu dalgadan uzak tutmak için dinci faşizm, beklentileri zamana yayan bir denge manevrasına sıkışmış durumda. Bu dengeden tam teslimiyet dayatmasına, dilediğince geçiş yapamıyor.
c) Ekonomi cephesindeki yapısal kriz, sanayi alt yapısının çözülüp dağılmasına kadar vardı. En büyük tekeller “sıfır” karla işlerini sürdüremeyeceklerini yüksek sesle dile getirmeye başladılar. Burjuvanın karı sıfırsa, morali de özgüveni de sıfırdır. Birikimi, dolayısıyla, gelecek planı kalmayan bir egemen sınıfın, herhangi bir alanda politik manevra yapma şansı, kabiliyeti bulunmaz. Bu iradi yoksunluk, egemen katlardaki yağma ve çıkar savaşını alabildiğine kızıştırıyor. Tasfiyeler, kumpaslar, kliklerarası küçük çıkar kavgaları, aldı başını gidiyor. Yapısal dağılma dinci faşizmi yalnızca UKH’yi teslimiyete zorlama özgürlüğünden mahrum bırakmıyor, ama herhangi bir konuda atılacak ciddi adımların önüne set koyuyor.
Tüm bu koşullar ve daha fazlası, dinci faşizmin ayaklarına dolanıp duruyor, niyetleri boşa çıkarıyor. Bu süreçte dinci faşizmden “samimiyet bekleyenler ne istediklerine” dikkat etseler iyi olur. Çünkü faşizmin samimiyeti UKH’nin tam teslimiyetidir. Bu meseleyi çözmek iddiasıyla gülünçleşen bir meclis konuşmasında bile Kürtçe konuşmanın yasaklanması, bir “yol kazası” değil samimiyetin apaçık bir dışa vurumudur.
-III-
Belki de Kürt halkı, Rojava’ya statü karşılığında uzunca bir süre için isyan seçeneğinden vazgeçecektir, birleşik devrimin önemli bir ayağı bu sayede uykuya dalacaktır. Öyle midir? Görelim:
Modern çağda halen daha varlığı ve statüsü kabul görmeyen halklar, uluslararası arenada saygın uluslar katına yükselmeyi, en derin özlemleri sayarlar. Özgürlüğü, sınıfsal kurtuluşun yanı sıra, bu saygınlığa ulaşabilmek adına isterler, tarihsel ve insani haklarıdır bu. Kuzey (Bakur) halkının en derin insani-tarihi özlemleri canlanır, hatta alev alır. Bakur halkına etkileri açısından, diğer parçalarda ortaya çıkan statü durumları karşılaştırılabilir. Böylece Rojava’nın önemi daha iyi anlaşılır.
91 yılında Güney (Başur) Kürdistan’da patlak veren silahlı ayaklanmanın sonunda, Saddam kuvvetlerinin 36. paraleli aşması yasaklanınca elde edilen fiili özerklik, Bakur’da serhıldanlar fırtınasını genel bir ayaklanma durumuna yaklaştırmıştı. Fiili özerklik, 2003’te resmiyet kazandıysa da bu kez başrolde ABD işgali olduğu için, ulusal olduğu kadar sınıfsal temele de sahip Bakur halkı hareketi, resmileşen statüye daha cılız bir tepki vermişti. Fakat asıl büyük etkiyi Rojava yaptı. Bakur halkı, Rojava’yı kendinden bilir, çoğu yerleşim ikiye bölünüp sınır çekilmiştir. Yani Rojava, Bakur halkının hısım akrabasıdır. Ve onlar devrimci ayaklanmayla özgürlüğü fiilen kazandıklarında, Bakur halkının statü özlemi bir yangına dönüştü. 2014 yılının 1 Ekim günü dünya çapında “Kobane Günü” ilan edildi; dünyanın beş kıtasında milyonlar IŞİD katillerine karşı savaşan Kobane’yi desteklemek için alanları doldurdu. Bu durum, saygın uluslar arasına katılma özlemini öyle yüksek bir düzeye sıçrattı ki, Uluslarası Kobane Günü’nden sadece beş gün sonra Bakur halkı 6-8 Ekim ayaklanmasına girişti. Sıçrama öyle şiddetli oldu ki, 40 yıllık savaşın başaramadığını, birkaç gün içinde başarmış, faşist iktidar 13 kentte kontrolü kaybettiğini kabul etmek zorunda kalmıştı. Sonrası biliniyor.
Bu tarihi hatırlatmalar şuna işaret ediyor: Bugün Rojava’da elde edilecek resmi bir statü Bakur halkını -değil devrimci mücadeleden vazgeçirmek- onu sıçramalı bir atılımla devrimin eşiğine taşır. Ve böyle bir gelişmeyi ne UKH önleyebilir ne de dinci-faşizm. Halklar, en derin tarihi, insani özlemleriyle harekete geçerler.
UKH’nin silahları yakarak zora dayalı devrim fikrinden vazgeçmesi Kürt halkının da, aynı yolu izlemesini doğurmuyor. Halk bu fikri yüzbinlerce kurban vererek zihninin derinliklerine kazıdı. Kürt halkı, hele ki RTE-Bahçeli ikilisinden barış ve demokrasinin zerresinin gelmeyeceğini pekala bilir. Buna rağmen halkın ilk başta tepki duyduğu sürece neden şimdi sahip çıkar görüntüsü verdiği cevaplanmalıdır. Gerçekte bu tutum değişimi, birleşik-disiplinli gücünü koruma isteğinin yanı sıra, zora dayalı devrimin zorunluluğun kabulüne tekabül ediyor. Aksi halde bir halk, kritik anlarda bir ordu disipliniyle hareket etme refleksine sahip birliğini neden ısrarla korumaya alsın? Büyük bedeller ödeyerek öğrendiği dersler, bu halka, en derin özlemlerinin ancak zora dayalı bir devrimle gerçekleşebileceğine işaret etmektedir.
UKH sözcülerinin adeta “gemileri yakan” tutumlarına takılıp kalanlar, Kürt halk gerçekliğini görmezden geliyorlar. Reformizm bir yana, varlığını UKH’ye dayayan oportünizm bu süreci ya derin bir sessizlikle ya da belirgin bir moral bozukluğuyla karşıladı. Sessizlikleri, temelde UKH’nin uzlaşmacı çizgisiyle benzerliklerini gizleme gayretinden geliyor. Moral bozukluğu ise oportünizmin değişmez karakteridir. Bir yıl önce bu zamanlar hangisine sorsanız, “UKH hariç, hiçbir yerde hiçbir yaprak kıpırdamıyor” cevabını yapıştırırlardı. Şimdi güvendikleri son yaprak sallanmaya başlayınca, oportünizmi sonbahar hüznü bastı.
Devrimci proletarya mücadele birliğinin mevcut gücünü geriye çeken UKH’nin tavrını ne sessizlikle ne de karamsarlıkla karşılar. Hiçbir devrim, bugünden yarına şipşak kazanılacak bir zafer vadetmez. Bu topraklarda elli yılı aşkın süren şiddet dolu sınıf mücadelesi, pek çok ateşli dönemden ve bunu izleyen görece sessiz aşamalardan geçti. Bugünden yarına devrim bekleyenlere özgü yalpalamalara inat, özvarlık koşulları nedeniyle ömrünün her döneminde devrimci kalmakta zorlanmayan bir proleter, devrimin ancak kitlelerin olgunlaşmasıyla geleceğini kavrayacak deneyime sahip olabilir. Ve bu olgunlaşmada halklar en çok “yanılgı”lardan öğrenirler. Kürt halkı olağanüstü koşullar altında, çoğu kaçınılmaz yanılgılarının bedelini çok ama çok ağır ödemiştir. Ve tam da bu ağır bedel Kürt halkına, yanılgılarından en derin şekilde öğrenme imkanı sunmuştur. Bu yüzden Kürt halkında devrimcilik çiğ değildir, bilgelik düzeyindedir. Her seferinde birleşik devrimin en ağır yüklerini çoğu zaman tek başına sırtlanmaktan çekinmeyen bu halk, şimdi isyan dalgalarıyla ısınma turları yapan Türkiye devrimi bir kez beklenen kararlılığa ulaştığında en derin özlemlerini gerçekleştirecek bu eylemden uzak durmayacaktır. Bu ne boş bir beklentidir ne de iyimserliğin inancı. Aksine, elli yıllık devrim tarihinin binlerce olgusu tarafından kanıtlanan tarihsel bir gerçektir. Yeter ki, Türkiyeli devrimciler üzerlerine düşen görevleri, halihazırda süregiden isyan dalgasına kararlılık kazandıracak etkinliği yerine getirsinler.
Umut Çakır