
Bir devrimin olgunlaşması, onu ete kemiğe büründüren muazzam kalabalıkların olgunlaşması anlamı taşır. Ve devrime, olgunlaşabilmesi için ihtiyacı olan zamanı bizzat burjuvazi veriyor, çünkü sermaye her yönden kuşatılmış, kapana kısılmış durumda. Kapana sıkışmış her vahşi yırtıcı gibi, kendi elleriyle ya bir bacağına kurşun sıkıyor ya diğerine. Başka şansı yok, tarihlerinde gördükleri en derin bunalımdan çıkış için sermayenin hiçbir planı yok. Attıkları her adım başka bir çukura denk geliyor.
Attıkları her adımı sağlam basan emekçi sınıfların ise tam tersine, bir çıkış planları var. İsyan dalgasını adım adım büyüyen toplanmalarla yükseltiyorlar; muazzam bir güçle, daha önce görülmemiş kentlerde gövde gösterisi yapabilmenin özgüveniyle, bir “genel bahane” arayışı içindeler. Bu özgüven olmasa, genel bahane arayışı da olmazdı. Özgüven, genel bir kalkışmada Bayburt’un bile onbinler halinde sokaklara akacağının somut, açık, kanıtlanmış işaretlerini görmeye dayanıyor.
Peki ama nasıl bir bahane “en genel” karakteri taşıyabilir? Bu konuda kesin konuşmak, hele ki devrimin karmaşası ortasında, elbette mümkün değil. Ama akla gelen en büyük olasılık bu genel bahanenin faiz, döviz, enflasyon, borç sarmalının kırılması gibi, etkisini on milyonların aynı anda hissedeceği olgulardan kopup gelmesidir. Neyse ki sermaye, devrimin işini şansa bırakmıyor, tam da bu makro-ekonomik parametrelerde tekelci sermaye bir o bacağına kurşun sıkar, bir diğerine.
TÜSİAD’ın “Sistem Çöktü” çıkışını korkunun galebe çaldığı hiddetle cevaplayan dinci-faşizmin çıkışından sonra, patronlar aylarca suskunluğa gömülmüşlerdi, kendi toplantılarında dizlerini dövseler de, kamuoyuna açık bildirimlerde bulunmamışlardı. Ama artık videolar çekip sosyal medyada “yandık, bittik” feryatlarını duyurmaya başladılar. Anlaşılan o ki, tekelci düzenin topyekun çöküş korkusu iktidar korkusunu aşmış. Korkuyu aşıp yükselen feryatlar var evet, ama bir çıkış planı olmadan feryatlar havada asılı kalıyor. Sermaye cephesinde plan yapacak insan olmadığından değil, bir plan oluşturacak uygun parametre kalmadığından...
Tiktok videolarında ağlaşan patronların şikayetleri, en çok faizlerin yüksekliği üzerine. Bırakın yatırımı, işletme giderleri için bile olsa, banka kredilerine ulaşamamaktan yakınıyorlar. İki yıldır neredeyse sıfır kar oranıyla iş yapmaya daha fazla dayanamayacaklarını dile getiriyorlar. Yüksek faizli krediler ve döviz borçları, kimi yerlerde %600’e varan oranda elde ettikleri artı-değerin hepsini ellerinden alıyor. Buna rağmen faizlerin düşürülmesi için güçlü bir çağrı yapamıyorlar, hepsinin dağlar kadar döviz borcu var. Faiz düşerse, dövizin fırlayacağını biliyorlar. Gel de çık işin içinden!
Karları sıfıra yaklaşan tekeller, başlarını su üstünde tutabilmek için şu taktiği izliyorlar. Zararına da olsa ihracata yüklen, en azından döviz borcu dağı üzerine yıkılmasın; zararı içerde sattığın mallarla telafi et. Ama su üstünde durabilmek için ayaklarını dayadıkları taş minicik. %600 sömürü iç pazarı kurutmuş, sadece toplumun en üstteki %5’lik kesiminde harcayacak bol para var. öyleyse fiyatları %5’lik kesimin alım marjına kadar yükselt, lüks mal üret, olmadı ithal et, böylece zarar başa baş noktasına gelir.
Şimdiye dek bu yol tekellerin telafi taktiği olageldi. Bu taktiğin yan hasarı ise, tek tek firmaları değil, sistemin tamamını çökertecek ölçekte bir uçurumun açılması oldu. O uçurum şöyle peydahlandı. Lüks ve aşırı fiyatlanmış mallar iç pazardaki genel fiyatları yukarı çekti ve nüfusun %95’i, değil lüks mal almak, pazardan patates soğan alabilmek için kredi kartlarına yüklenmeye başladı. Uçurum, %95’in geliri ile borçları arasında açılan çukurda belirdi. Çukuru kazanlar nüfusun %95’i gibi olağan dışı bir oran olursa, uçurumun derinliğini ölçmek cesaret ister.
BDDK gidişatın vahametini banka bilançolarından okuyabildiği için, Temmuz ortasında “Kötü günlere hazırlık” yorumuyla duyurulan bir düzenlemeye gitti. Bankaların öncelikli kredi kartlarında geri ödenemeyen borçlarını ertelemesini sağlayan koşulları alabildiğine gevşetti. Amaç, ne olursa olsun, bankaların bireysel krediye devamını sağlamaktır. Emekçiler bu yeni düzenlemeden yararlanıp borçlarını erteletmek için bankalara koştular. Fakat o da ne!? Bankalarda kapı duvar. Hiç biri borçlarını erteletemedi. Sorun neydi?
Teknik analize gerek bırakmayacak kadar açık seçik bir sorun. Şu an sadece kredi kartına borçlanarak yaşamı idame ettirebilen 39 milyon insan var. Ve onların kişi başına borçları 109 bin TL. Çoğu sonradan görme %5’lik kesimin bir restoranda akşam yemeği parası ama %95 için hayat memat meselesi. 39 milyon gibi en geniş kitleyi hesaba katacaksak, onların gelir düzeyinin, ezici çoğunlukla asgari ücret ve ona komşu olduğunu göz önüne getirebiliriz. Onlar için bu borcun anlamı şu: Hiçbir şey yeme, kira ödeme, ölü taklidi yap, ancak 4 ayda borcunu sıfırlayabilirsin. Ve bu minimum süre kısalmıyor giderek uzuyor. Çünkü patronlar, sendikalar ve iktidar el ele verdiler, çalışanlara enflasyonun çok altında ücret artışı verdiler, kurşun yine bacağa isabet etti. Çalışanların çoğu “ölü taklidi”ne epeyce yaklaşan bir yaşam standardıyla, yani kredi kartlarını artık telefon almak için değil, patates-soğan gibi en yaşamsal ihtiyaçlar için kullanmaya başladılar. Geçmişte kredi kartı borcunu ödemek için, telefon almaktan vazgeçmek yetiyordu. Şimdi, minimuma kadar inen yaşamsal ihtiyaçlara gittiği için, borç almayı sürdürmek zorundalar, üstelik geri ödeme için vazgeçebilecekleri hiçbir kalem yok.
Tam bu esnada BDDK diyor ki bankalara, borçlarını 48 ay vadeye uzat. 48 ayın sonunda bu uçurumun hangi hızla derinleşeceğini ve kendilerini de yutacağını gören bankalar, elbette BDDK’yi dinlemediler. Dinleme olanakları yoktu. Bankalar için kolera-veba ikilemi açıktı: Ya kendilerini çok daha büyük bir uçurumun kenarında bulacaklar ya da şimdi kanserin yayıldığı dokuları kesip atacaklardı. İkinciyi, en azından zaman kazandırdığı için tercih ettiler.
Bankalara zaman kazandıran ne? Öyle ya, 39 milyonun ezici çoğunluğu artık sadece patates, soğan almak için kullandığı krediyi bugünün ödeme şartlarında döndüremezler. İşte bu noktada bankalara zaman kazandıran, yüksek faiz-düşük kur uygulaması. Bu uygulama dışarıdan içeriye akan sıcak paraya %40 arbitraj geliri sağlıyor. Sıcak para akışı sürdüğü müddetçe bankalar, geri ödenemeyen bireysel kredilerin boşaltığı havuzu dolu tutabilirler. Ah, ne güzel! En azından bankalar için uzakta, tünelin ışığı göründü. Ama öyle değil. O ışık, üzerlerine gelip onlara çarpacak trenin ışığı!.. Çünkü yüksek faiz-düşük kur sanayi sermayesini yiyip bitiriyor. Öyle ki Vestel’de olduğu gibi birkaç dev tekel daha bu koşullarda borcunu ödemez hale gelse, 39 milyonun borcuna denk bir kayıp yaratıyor. Tekrar olacak ama yeri geldi, tekelci sermaye ya bir bacağına sıkıyor ya diğerine. Belki şu benzetme daha yerinde olur: Tekeller şimdi, kendi kuyruğunu yiyen yılan gibiler. Bir devrim, olgunlaşmak için, iktisadi yönden, bundan daha uygun koşullara sahip olmamıştır.
Kuşkusuz, dibe vuran gelir ile tavan yapan borç arasındaki uçurum, on milyonlarca emekçiyi birbirine sıkı biçimde bağlayan, her hareketiyle hepsini aynı anda etkileyen koşullar yaratıyor. Fakat on milyonlar arasındaki tek bağ, onları ölü taklidi bir yaşama mahkum eden, iktisadi koşulların zorluğu değil. Şimdi onlar, her şeyden önce ölü taklidi yapmıyorlar. Bir isyan dalgasının uzayan ritmi içinde aynı duyguları, aynı politik olgunlaşma kanalında birbirine yaklaşan bilinç düzeylerini, eylemin yarattığı moral üstünlüğü ve özgüveni paylaşıyorlar. En yaşamsal iktisadi koşuldan, devrimin karmaşık sorunlarına ilişkin politik birikime kadar her düzeyde yaşanan ortaklaşma, küçücük, önemsiz görünen herhangi bir olayın bile, isyan dalgasını yeniden sıçratacak bir bahane haline gelmesini sağlar. Belki bir yerde bir polis şiddeti ya da şımarık burjuvaların bir emekçiyi aşağılamaları, milyonların kanını beyne sıçratabilir. Yine de gelinen aşamada, emekçi sınıfların hareket ve tutumlarından şu sonucu çıkarabiliriz: Emekçi milyonlar, en genel bahaneyi, iktisadi çöküş momentinde arıyorlar.
Dinci-faşizmin 23 yıllık iktidarında yaptığı devlet tahkimatı, bir dizi isyan ve ayaklanmada sınamadan geçti. Ve emekçilere şu stratejik püf noktayı kavrattı: Faşizmi yere sermek istiyorsan belirleyici yer ve zamanda, sonucu belirleyici bir güce, üstünlüğe sahip olman gerekir. Uzayan isyan dalgası, Mart’tan bu yana, stratejik püf noktanın bir kısmının şimdiden çözüldüğüne işaret ediyor: Sonucu belirleyecek güç üstünlüğü emekçilerdedir. Şimdi sabırla beklenen, belirleyici zamandır. Bütün gelişme ve olguların işaret ettiği gibi, topyekun yaşanacağı ve on milyonları aynı anda bir ölüm-kalım çizgisine çekeceği anlaşılan iktisadi çöküş, beklenen yer ve zaman için en uygun “genel bahane” adayıdır.
Son sözleri, şu “ebedi öncü”lere ayırma gereği hasıl oldu. Onlara kalırsa yukarıda anlatıldığı gibi, stratejik püf noktaları hesaplayabilen bir emekçi kitle, ancak bir hayal ürünüdür. Böylelerin, emekçi diye akıllarına Kibar Feyzo filminin marabaları gelir. Böyle öncüler, uzun iç savaşın birleştirip olgunlaştırdığı, sürekli açlık sınırında tedirgin karanlık içinde koca bir ömür sürmenin son derece keskinleştirdiği emekçi sezgisini görmezden gelirler. Ah sizi gidi “ebedi öncü”ler; hele şu, Mart’tan bu yana süre giden olaylar silsilesini bütünü kapsamında açıklamaya girişin bakalım; CHP’nin örgütlenme ve demagoji ustalığı gibi safsatalara saplanmadan ama... Belki o vakit, C. Dağlı’nın döne döne vurguladığı “yeni bir özne”yi fark edersiniz.
Umut Çakır