
I
Özgür Özel'in Financial Times'da (FT) Eylül’ün ilk haftasında yayınlanan röportajı, hem içeriği hem de zamanlaması açısından ele alınmaya değer. Belli ki bir niyet açıklaması ve onay mekanizması işletilmekte.
İçerik açısından en çarpıcı olanı, eğer baskı devam ederse, hayatı durduracak genel bir eyleme başvurulacağının, Özel’in ağzından dökülmesiydi. Çarpıcı olduğu denli tuhaf bir açıklama, çünkü şimdiye dek ne Özel, ne başka bir CHP'li, hayatı durduracak bir genel eylem planlamasını partilerin ve eylemci kitlelerin onayını sunmuştu. Zeytinburnu'nda kitleye “hazır mısınız?” diye sormuş, cevabını almıştı ama bir planlama ortaya konmamıştı.
Belki de Özel, FT röportajında o sözleri öylesine söylemiştir. Böyle düşünmek yanıltıcı olur, çünkü FT gibi sadece Londra'nın değil, dünyanın efendileri olan finans oligarşisinin bir gazetesinde, kimse öyle aklına geleni söylemez; söylese de gazete onu basmaz. Üstelik hayatı durduracak bir eylemin yapılacağını söyleyen parti, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve her daim devlet nizamının önde gelen koruyucusu olagelen bir parti. İçeriğin bu es geçilemez, gözardı edilemez tuhaflığına ışık tutabilmek için, bu röportajın zamanlamasına ve niyetlerine bakmak gerekecek.
Zamanlama tam da kitlesel eylem dalgasını rutin ve sonuç üretmeyen gidişatından rahatsızlık duyanların, sabırsızlıklarını eyleme yansıtmaya başladıkları bir döneme denk geliyor. Sabırsızlık, eylem boyu dinmeyen bir kaynama ile dinci faşist hükümetin bir eylem yoluyla devrilmesine işaret eden “istifa” sloganlarının alana hakim oluşuyla kendini açığa vuruyordu. Üstelik, aynı kitle, il başkanlığına el koyma girişimine karşı direnme çağrısı yapan CHP'lileri hayal kırıklığına uğratmıştı. Böylece iyice kanıtlanmış oldu ki, alanlara akan milyonlar CHP'nin kaderi için orada değillerdi, onlar kendi gelecek kaygılarıyla yani emekçilere özgü bilinçle hareket ediyorlardı. Bu koşullar altında sokaklara çıkanların, CHP'nin rutin-sonuçsuz eylem çizgisine sığmadıkları ortadaydı. Bahçeli “yakın zamanda ülkeyi bir kaos bekliyor” tespitini boşuna yapmamıştı. İşte bu yüzden 19 Mart'tan bu yana, olaylarla ajans haberleri düzeyini ötesinde ilgilenmeyen emperyalist dünyanın efendileri, CHP’nin “vizyonu”nu öğrenme ihtiyacı duydular. Zamanlama yeterince açık.
Peki niyet neydi? FT açısından niyet, rayından çıkma işaretleri artan bir kitle hareketinin sözcüsü görünen kişiden, neyi nereye kadar yapacağını öğrenmekti. Özel ise FT aracılığıyla emperyalist efendilerden onay bekliyordu. İçeride henüz ne partililere, ne kamuoyuna açıklanmış “hayatı durdurma” gibi ciddi bir adım için, tekelci parti olarak CHP'nin ilk önce emperyalist finans oligarşisine danışması gayet doğal. RTE de bu yola sık sık başvurur.
Denilecek ki Özel ve Londra konuşlu finans oligarşisi bu pazarlığı neden gizli yürütüyorlar? Meselenin gizli pazarlıklar kısmına dair henüz sızan bir bilgi yok, ama olmaması düşünülemez. Ama CHP, onay sürecini böyle açıktan yürütmek zorunda. Çünkü “emperyalist efendilerle gizli pazarlıklar”, hitap ettiği kitleyi CHP'den bir anda soğutur. Üstelik açıkça talep edilen onay, yine açıktan verilecek bir cevapla sonuçlanırsa, RTE’ye “üstün çizildi, bunu dünyaya ilan ettiler” deme üstünlüğü CHP'nin olacak.
Toplumsal devrim açısından CHP'nin ve finans baronlarının gizli-açık pazarlıklarını bir önemi yok. Ne kadar ince düşünülmüş olursa olsun, onların planlarının da bir önemi yok. Önemli olan şu: TC'nin kurucu ve koruyucu partisi olarak CHP, “hayatı durdurmak” yoluyla, hükümeti bir iktidar devrine zorlamak çizgisine sürüklemiştir ve emperyalizm, FT aracılığı ile CHP için bir onay mekanizmasını işletmeye başlamıştır. Bu onay verilir ya da verilmez; CHP sözünü ettiği çizgiye cesaret eder ya da edemez. Sonuç ne olursa olsun, TC’nin kurucu tekelci partisi ile emperyalist finans oligarşisi, aynı dehşetli gerçek karşısında irkilip adım atma ihtiyacı duyuyorlar: Bir devrimin kaçınılmazlığı...
II
CHP il başkanlığına el konulurken, Özel’in çağrısına rağmen sokaklarda görünmeyen kalabalıklar, 2 gün sonra Kadıköy'de 1 Mayısları aratmayan bir güçle toplandılar. Böylece CHP'nin değil ama, kendi gelecekleri ile ilgilenen bu kalabalık, açıklamaya muhtaç bir dizi çelişkinin manzarasını sundu: Sabırsızlığı artan bu kitle, 53 kez rutine binen bir eyleme, her seferinde daha kalabalık geliyor. Bu birinci çelişki. Kim bilir kaçıncı kez tekrarlanan yavan, sönük kürsü konuşmalarına rağmen, alandakilerin coşkusu, heyecanı giderek yükseliyor, bu da ikinci çelişki. Bir açıklaması var. Şu üç olgu, çelişkin durumun altında yatıyor: 1) Emekçi kitleler tıpkı CHP ve FT gibi, gelişmelerin nihai bir hesaplaşmaya doğru gittiğini görüyorlar ve o ana kadar moral üstünlüğü korumak, sokakta eylem refleksini geri tutmak amacındalar; 2) Nihai hesaplaşma anında hamle üstünlüğünü elde tutarak dinci faşizmi hazırlıksız yakalamak için ihtiyaç duydukları şeyi, milyonların bir anda kanı beynine sıçratacak genel bir bahanenin her an çıkıvereceğini sezinliyorlar; bu bahane sökün ettiğinde, güçlerini enerjilerini ve hareket kapasitelerini en üst düzeyde diri tutup, dinci faşizmi gafil avlamak peşindeler; 3) CHP değil, kendi kaderiyle ilgilenen milyonlar, eylem alanlarında geleceğe biçim verecek politik şiarları ve onların politik sözcülerini arıyorlar, bu arayışla geliyorlar eyleme. Eylem alanı, politik şiarların genel kanaatin testinden geçeceği bir platform olarak işletiliyor. Yani emekçiler diyor ki: Halep oradaysa karşında burada!
Elbette her biri ince düşünülmüş bir devrimci taktik çizgisinin parçaları gibi görünen bu olguları “öncüsüz kitleler”e yakıştıramayanlar olacaktır ve böyleleri az değildir. Ama onlar, bir halk devriminin stratejik ve taktik incelediklerini yaşamın doğal akışındaki bir hamle gibi duyumsayıp hayata geçiren kitlelerin eseri olduğunu anlamazlar.
Bu üç olgudan ilki, eylemci kitlelerin sarsılmaz insiyatifidir ve şimdiye dek ne burjuva pazarlıklar, ne de iktidar baskısı, bu insiyatifi kırmayı başarabildi. İkinci olgu, kimsenin önceden tahmin edemeyeceği bir olayın kanlı beyine sıçratmasının sonucu olacaktır. Ama üçüncü olgu, devrimci proletaryanın doğrudan müdahale alanına girer, zurnanın zırt dediği yerdir.
Eğer eylemci kitle umudu CHP'de aramış olsaydı, rutin eylem-yavan kürsü konuşmalarından çoktan bıkmış olurlardı ve mitingler aşağı inen bir çizgi izlerdi. Oysa çizgi yukarı doğrudur; Umut henüz aranmakta, devrimin politik sözleri ve sözcüleri beklenmektedir.
Kadıköy'de şunu gördük: Alanın ezici çoğunluğunu devrimin ileri birikimli kitleleri oluşturuyordu. Peki orada bulunan cümle reformist oportünist tayfa ne yaptı? Hiçbir şey. An itibariyle bu tayfa, CHP'nin bile gerisine düştü. Yayınlarını okursanız, bu tayfanın hala umudunu bir sandık zaferine bağladığını görürsünüz. Eylemler ise dinci-faşizmi bir erken seçime götürme taktiğidir onlara göre. Gelip dayanıp, “faşizmi geriletme” stratejisine bağlı kalırlar. Oysa CHP bile onların olayların gidişatının faşizmi geriletmek değil onu al aşağı etmek yönünde olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu yüzden reformistler CHP'nin gerisindedirler.
Proletaryanın öncüsü, başından bu yana “bağımsız sınıf çizgisini” hayata geçirdi. Fakat bu çizgi, eylemci büyük kalabalıklardan bağımsız hale gelirse, öncü kitleden kesin olarak soyutlanmış olur. Peki ama hem bağımsız sınıf hattı korunacak, hem de tekelci bir parti ile kol kola girilmeyecek, bu nasıl olacak? Bir kere yolun doğruluğunu kavramış her proleter, pratikte bunun binlerce yolunu bulabilecektir. Nitekim 19 Mart'ın kavga dolu günlerinde bu bağımsız çizgi kavgacı kitleler içinde etkili olmuş, hem proletaryaya hem de kavgacı kitlelere değerli deneyimler kazandırmıştı. Fakat sonrasında dalga rutin eylemlere binince “tekelci partiyle kol kola görünmemek” kaygısı ağır basmıştı. Oysa proletarya sözünü hem rutin eylem dışında, hem de eylem içinde kitlelere ulaştıracak olanaklara fazlasıyla sahiptir. Proletarya yükselttiği ajitasyonda okun sivri ucunu dinci faşist iktidara yöneltirken, CHP'nin içine düştüğü açmazları ve çelişkileri göstererek, bu partinin gerçek sınıf içeriğini inkar edilemeyecek ölçüde teşhir edebilir, etmelidir. CHP'nin “kurtuluş reçetesi” bu açıdan proletaryaya arasan bulunamaz malzemeler sunuyor.
CHP'nin yoksulluğa çare diye açıkladığı “temel vatandaşlık geliri”, çapsızlığın açık işaretidir. Oysa “vatandaşlık geliri” programını Türkiye'de ilk dile getirenler, onu çoktan terk ettiler. Örneğin Prof. Erinç Yeldan, bu gelir programının uygulandığı her yerde, istenen hedefin tam tersi sonuç ürettiğini itiraf etmişti. Uygulama şunu gösterdi: Tekelci hegemonyanın olduğu bir yerde “vatandaşlık geliri”, emekçilerin yoksulluğunu daha derinleştiriyor. Üretme üretime ve istihdama dönüşmeyen her bütçe harcaması gibi, bu gelir de tekelce düzende havaya saçılan bir para etkisi yaratıyor. Sonuç hemen her zaman, enflasyonun azıtması oluyor. Bu topraklarda nüfusun %1'i zenginliğin %80'ine sahipken, bu zenginliğe dokunmayan her adım, yoksulların durumunu kötüleştirir. Vatandaşlık geliri, bu servet birikimine dokunmuyor; ama yükselttiği enflasyonla uçurumu daha da açıyor.
CHP'nin çok can yakan barınma sorununa çözümü, daha az çapsız değil: TOKİ eliyle sosyal konut yapımı. Kapkara bir aldatmacadır. TOKİ son 20 yılda sosyal konuttan çok daha fazla lüks konut inşa etti, hatta üretilen sosyal konutlar da zenginlere satıldı. Şu an üretilen konutların 5 milyonu boş tutuluyor, kiraya verilmiyor. Neden? Çünkü onlar içinde oturulacak yuva değil, birer gayrimenkuldür, fiyatlarının yüksekliği onların boş tutulmasına bağlıdır. 5 milyon evin bir anda kiraya açıldığını varsayın... kiralar yere çakılır ve elbette evin satış fiyatı da çakılır. Ne kadar boş ev, o kadar yüksek kira ve ev fiyatı; basit denklem budur. TOKİ, elinin altında yapı malzemeleri bulunan bir kurum değil, inşaat sektörünün makine ve ekipman tekeli, her biri GYO olan inşaat şirketlerindedir. Diyelim CHP iktidarı TOKİ'ye sosyal konut imarı talimatı verdi, nasıl yapacak? GYO’cu inşaat tekellerine başvurarak. Ve onlar da, kuşkusuz, kira fiyatları düşmesin diye, maliyetleri şişirdikçe şişirecekler. Sonuç, TOKi sosyal konutlarının da, tıpkı bugün olduğu gibi, emekçiler için ulaşılmaz hale gelmesidir. İnşaat tekellerine el koymayan, boş tutulan 5 milyon gayrı menkule el koymayan bir iktidar, barınma sorununu çözemez.
İşte CHP, bu ahmaklıkları, çelişkileri ile teşhir masasına yatırılabilir ve onu sınıf içeriği tam anlamıyla teşhir edilebilir. Denecek ki, kitleler zaten CHP'yi bir umut olarak görmüyor, böyle bir teşhire gerek var mı? Var ve giderek daha fazla gerekli olacak. CHP, kaçınılmaz devrimi çalmak üzere, emperyalist efendilerden onay alma sürecini başlatmıştır. Yani şu andan itibaren, tekelci parti kimliğini gizlemek için eskisinden daha kararlı olacaktır. Reformist tayfanın CHP'ye her an “devrimci” ilan etmek için ellerini oluşturduğunu unutmayalım.
Şimdi ve hemen, proletarya CHP'nin sınıf temelini saklama gayretlerine balta vurmakla mükelleftir. Bunu, emekçilerin en yakıcı sorunlarına, onlara en yakın, en basit gelen yollardan bir çözüm öneren bir ajitasyonla tamamlamalıdır.
Umut Çakır