< Acziyetin Pişmiş Kelleleri

-I-

İleride bir gün dünya devrimler tarihine yeni sayfalar eklendiğinde, Trump gibi ağzında bakla ıslanmayan bir kibir fıçısının varlığı, dünya ve bu toprakların devrimi için bir şans olarak anılacaktır. Her adımı ve her sözüyle, efendilik tasladığı emperyalist dünyayı kendi nefes aldığı karanlık çukura çeken bu zat, hiçleşerek ve hiçleşmek için sıraya girip elini sıkan her politik şahsiyeti aynı kaderle baş başa bırakıyor.

Dinci şefinin son Beyaz Saray gezisi, her açıdan oldukça içten, dürüst ve hakikiydi; burjuva dünyanın çürümüşlüğünü sergiliyordu. Bu gösteriyi hafif bir mide bulantısı ve göbek çatlatan kahkahalar olmadan izlemek olanaksızdı. Kendisi gibi kibir fıçısı zatlarla dolu Trump çevresinin nadide incisi büyükelçi Tom Barack, baklayı ağzından ilk çıkaran oldu. RTE ziyaretini, varolan sorunları müzakere etmek için değil ama sadece ona bir meşruiyet kazandırmak için tasarlandığını, bir dana dışkısı gibi ortaya bırakıverdi. Bu sözler, davarın bir diğer nadide incisi Dışişleri Bakanı Rubio’nun, RTE’yi kastederek, “Beş dakika görüşebilmek için sıraya giriyorlar” lafıyla birlikte dayanılması güç bir koku yaydığından olsa gerek, Barack, sıvalı malzemenin üstüne tüy dikercesine “meşruiyet” lafına açıklık getirmeye çalıştı. Yanlış anlaşıldığını söyledi, asıl kastettiği, RTE’nin Trump huzuruna kabul edilmeyi hak eden bir kişi olduğuymuş. Böyle bir “düzeltme”, düşman başına bir ahmaklığın eseri değilse eğer, ancak ve ancak, ilk skandalı örtmek için daha büyük bir skandal çıkarma taktiği olabilir.

Kibirleri sadece ahmaklıklarıyla yarışabilen bu tayfanın dünya kameraları önünde elini sıkabilmek için sıraya girenlerin hali, apayrı bir eğlence konusuydu. Trump, karşısında el pençe divan dizili takım elbiselilere “Çok zekisiniz, çok da yakışıklı, böyleleri Hollywood’da bile yoktur” yağını çektiğinde, kameralara takılan sıra sıra suratlar için “pişmiş kelle” sıfatı hafif kalırdı. Üstelik Trump, daha biraz önce, dünya kameraları önünde, asıl büyük bombayı patlatmışken, o sırıtmalar bambaşka anlama bürünüyordu. Ne demişti Trump? Dinci faşizmin temsilcisini eliyle göstererek; “O, hileli seçimleri iyi bilir”.

Burjuvazinin yüzyıllar içinde katı disiplinli bir çabayla kurduğu diplomasinni o sahte saygınlığı bir çırpıda tüm kabuklarından soyunuverdiği akıllara seza bu sahneleri bir kenara bırakalım, ama bir dana pisliği gibi ortalıkta duran bu sözlerin anlamına odaklanalım. Ne de olsa bu sözler, bizdeki başka bir çeşit, kibir değil acziyetin doğurduğu bir budalalığın, parlamentarizm takıntısının kolunu kanadını kesecek cinstendi.

“Meşruiyetini sandıktan çıkarmak zorunda kalan AKP” veya “Bir zamanlar toplumsal rıza üretebilen ama şimdi üretemeyen iktidar”... Yakın zamana dek parlamenter ahmaklığın alameti farikası sayılacak böyle lafları bolca duyardık, halen duyarız. Aynı kafa, bir ayaklanmanın ortasındaki kitlelere dinci iktidarı “sandığı göstermelik hale getirme çabası” ile şikayet etmeyi sürdürür. Ama işte, böyle ahmaklıklar, ağzında bakla ıslanmayan kibir fıçısı emperyalist efendilerin, birbiriyle bağlantılı iki lafıyla yıkılıverir: Hileli seçim ve meşruiyet.

Bağlantı açık, altı yaşında bir çocuk için bile. Ama biz yine de ifade edelim. Az çok demokratik bir seçim söz konusu olsa, herkes bilir ki, Filistin kasabı Netenyahu’nun tek koruyucusu Trump’ın elini sıkmak, kimseye “meşruiyet” kazandırmaz, aksine dinci taban o eli sıkana tepki gösterir. Öyleyse, Trump’ın, oval ofisinde altın tepsiyle sunulan meşruiyet bir başka yerde, “hileli seçim” uzmanlığında.

Sandıklardan zafer çıkarıp Üsküdar’ı geçmenin anahtarı haline gelen ve yıllardır uygulanan onlarca çeşit yöntem görmezden gelinse de, gayet iyi bilinir. Şimdi sadece birkaç tanesini saymakla yetinelim: Bizzat İçişleri Bakanlığınca hazırlanan ve mahalle muhtarlarının dahi denetleyemediği seçmen listeleri; bu listelerle şişirilmiş sandıklardan çıkan sonuçlara seçim kurullarının onay vermesi; devlet bürokrasisindeki yüzbinlerce memurun görev kağıdı ile sandık sandık gezmeleri... vs, vs. Yine de, tüm bu “küçük çakallıklar” bir seçimi kazanmanın garantisini vermez. Hele ki iktidar partisinin oyları fena halde düşmüşse, küçük çakallık yoluyla şişirilen sandıktan zafer çıkarmak giderek zorlaşır. O zaman devreye “büyük çakallık” girer; oyların dijital ortamda işlenmesini sağlayan Seçsis denilen yazılım. Öncekiler bir yana, 2023 meclis ve cumhurbaşkanlığı seçiminde MHP’nin ve tavşan atlet Sinan Oğan’ın ilk açıdan sandıktan son kapanan sandığa kadar aldıkları oy oranının neredeyse binde bir incelikle bile hiç değişmemesi, yazılımdaki algoritmanın nasıl işlediğinin en açık örneğiydi. Fakat, 2024 yerel seçimlerinde ABD, algoritmanın tekelini elinde tutan ABD’li şirket üzerinden dinci faşizme ufak bir dersi verme ihtiyacı duymuştu. RTE ile hiç anlaşamayan Biden yönetimi, sonuçları dinci faşizm lehine çevirerek algoritmayı kapatmış, CHP’nin birinci parti çıkmasının önünü açmıştı. Bu bir uyarıydı çünkü pek çok anlaşmazlığın yanı sıra RTE 2023 öncesi emperyalist efendilerle vardığı uzlaşmaya, “Saray senin, meclis muhalefetin” anlaşmasına uymamıştı.

Demek ki (çok söyledik, tekrar olacak) Beyaz Saray’da aranan meşruiyet, baklayı ıslatmadan tüküren Trump’ın sözlerindeymiş. Hileli seçim üstadı olmak. Demek ki meşruiyet seçim meydanlarından değil, ABD’li Oracle tekelinin elindeki algoritmalardan geçiyormuş. RTE bu görüşmeden gayet memnun ayrıldığına göre, aradığı meşruiyet onun hizmetine açılmış. Bir tükürük gibi halıya yapışan o iki sözcük, bizdeki parlamenter budalaların suratını bulur mu, işte o tartışmalı. Şimdiden, bu sözleri görmezden gelip, “yarabbi şükür!” deme yolunu seçmişler.

Tekelci egemenlik altında, faşist bir politik düzende meşruiyet ne sandıktan doğar ne de halkta rıza üretme kapasitesinden. Emperyalist efendilerin desteğini aldın mı, hileli zarlarla güvenceli kapıyı almak işten bile değildir. İşbirlikçi tekeller, efendilerinin yolundan ilerler, başka şansları yok, ne kadar hoşnutsuz olsalar, “sistem çöktü” manifestoları yayınlasalar bile, mevcut iktidara hileli seçimde zaferi getirecek gerekli araçları sunarlar: Tekelci bir basın ve tüm bürokrasiyi hizaya sokacak para ve özel ilişkiler sistemi. Bu haliyle seçim artık sonucu belirsiz bir kumar değil, ama iktidarın bir gövde gösterisidir. Rıza göstermeyeni susturacak bir gövde gösterisi. İşte tam bu noktada, Trump ve ona bel bağlayanları geleceğin tarih sayfalarına “evlere şenlik ahmaklar” diye geçmelerini sağlayan yanılgı ortaya çıkar.

Çünkü, bu topraklarda emekçi yığınlar şu an bir isyan dalgasının ortasında sırasını bekleyen köpüklü dalgalar gibi bir kabarıp bir duruluyorsa, iktidarla hesaplaşmayı artık sandığa havale etme niyetinde olmadıkları içindir.

 

-II-

Tek tek kişilerin niyetlerini anlamak bile bu kadar zorken, milyonların niyetleri nasıl doğru tespit edilebilir? Acaba, iktidarla hesaplaşmayı sandığa bırakmayan kendi niyet ve beklentilerimizi milyonlara mal ederek bir hata mı işliyoruz? Hayır. Emekçi milyonlar, niyet ve kanaatlerini çoğu kez konuşarak değil, yöneldikleri hareketlerle açığa vururlar. Milyonlar eylemleri ile konuşur. Eğer kalabalıklar bir seçim kampanyası olmadığı, bir seçim dönemi yaşamadığı halde, aşırı sıcakta cehenneme dönen beton meydanlarda inatla toplaşmaya devam ediyorsa, bu onların hesaplaşma arenasının sınırlarını çizdikleri içindir. Bir kalabalık, genel meşruiyet sorununu kafasında zaten çözüme ulaştırdıysa yani çoğunluğun iradesini temsil ettiklerini düşünüyorsa, işte o zaman, olağanüstü sıcak ne ki, olağanüstü baskı altındayken bile kendisini ateşlere atabilir, böylesi bir sabır, inat ve kararlılık sergileyebilir. Yok, eğer bu kalabalık nihai hesaplaşmanın nasılsa sandıkta yaşanacağına ve yine nasılsa -hazır çoğunluğun iradesini temsil etme kanaatine ulaşmışken- o sandıktan zafer çıkacağına dair ufak da olsa bir beklenti taşısaydı, böyle bir kalabalık çoktan evlerine kapanıp ekonomik krizle boğuşmaya tüm enerjisini verir ve sabırla seçim zamanını beklerdi. Devrimci proleterler, kitlelerin dile gelmeyen fakat sadece hareketleriyle açığa çıkabilen niyet ve kanaatlerini okumayı öğrenemezse, kitlelere öncülük edemeyecektir.

Eylemci kalabalıkların durumu bu. Peki ya CHP? Çok değil birkaç hafta önce emperyalist efendilere Financial Times aracılığıyla “hayatı durduracak eylemler” için niyetlerini belirtmiş ve onay beklemişti bu parti. Cevap Trump’tan geldi. CHP için geriye umutsuz bir çırpınış seçeneği kaldı. Evrensel gazetesine verdiği röportajda Özel, “1000 günlük seçim kampanyası içindeyiz” diyor. Bu tutumun varacağı yer açık: Özel, bin gün sonra ya da erken bir seçimde yenilgiyi şimdiden kabul ediyor. Elbette bunu emperyalist efendilere duyuruyor. Aksine, toplanan kalabalıklara dinci faşist iktidarı yerinden etme sözü veriyor. Çünkü şimdiden sonra o kalabalıklara daha fazla muhtaç. Dinci faşizmin CHP’ye toptan el koymasının önündeki tek engel o kalabalıklar.

Oysa milyonların acil, ertelenemez isteği, dinci faşizmden kurtulmaktı, CHP’nin varoluş sorunlarıyla o kadar ilgilenmediklerini göstermişlerdi. Son durum yani CHP’nin hileli seçim sonuçlarını şimdiden kabul ederken, kalabalıkları kendi varoluşu için kullanma niyeti, toplanmalarda kendini giderek hissettirmeye başlayan sabırsızlığı patlatacak cinsten. Milyonlar halen daha o sabır duvarını geçmiyorsa, bunun nedeni CHP’nin iktidar değişimine ilişkin vaatleriydi. Ve şimdi vaat yok.

Milyondan fazla insanın katıldığı Tandoğan buluşması, sabırsız ruh halinin hiç beklenmedik bir anda nasıl taşkın noktalara savrulabileceğine dair, kolayca gözden kaçabilecek denli küçük ama mutlaka ciddiye alınması gereken bir işaret fişeği çaktı. (Bir reformist bu tür işaretleri, devrimin zaferini yüzde yüz garanti ediyorsa ciddiye alır. Oysa bir devrimci, bunun yüzde biri için bile her şeyini feda etmeye hazır insandır.) Neydi o işaret? Eylemciler, miting bittiği halde dağılmayı reddettiler. Ne de olsa Saray 4 km, Meclis ise 3 km uzaktaydı. Akla şeytanı düşürecek bir konum ve muazzam bir kalabalık. Kuşkusuz, orada toplanmak için yola düşerken, katılımcıların dağılmayıp başka adreslere yönelmek gibi bir fikirleri yoktu. Ama muazzam kalabalığın gücü, öfkesinden gelen enerjisi, bu işi hemen oracıkta, nihayete vardırma fikrini doğuruverdi. Henüz bir kararlılık yoktu bu fikirde, çünkü o kararı baştan alarak gelmemişlerdi alana, oracıkta oluşmuştu. Sloganlara yansımamış, hançerelere yer etmemiş, henüz ilan edilmemişti. Bu haliyle fikir hafifti, adeta kütlesizdi. Sadece bir anda doğan bir umut, bir olasılık, bulut misali kaplamıştı zihinleri. Baştan ilan edilmediği için, güvencesiz bir bağ oluşturuyordu kalabalıklarda. Bu yüzden o bulutu, neredeyse kütlesiz o fikri dağıtmak, Özel için fazla zor olmadı.

Ama bir kitle devrimi hep böyle gelmez mi? Önce neredeyse kütlesiz, hafif bir bulut gibi, bir hayalet umut gibi... İlk adımda zihinlere sokulur, bir sonraki adımda yüreklere bir virüs gibi yayılır. O virüse bir kez kapılanların olaylara bakışı bir anda değişir, kulaklar radar misali izlemeye başlar. Burunlar daha derindeki ama daha keskin kokular ile gelip geçici uçuk kokuları birbirinden ayırt etme yeteneği kazanır. Bu virüs bir kez kafalardan yüreklere doğru yol almaya görsün, geri kalan her tür zırvalığa kapılarını kapatır: “Bir vekilimiz, muhtarımız, belediyemiz olsa, fena mı olur?” zavallılığını; “önce azıcık bir nefes alanı açalım” iradesizliğini; koca meydan savaşı orta yerde dururken “mevzileri koruyalım” çapsızlığını, “nesnel durum iyi ama öncü yok” sözleriyle maskelenen kitle güvensizliğini...

Bir kez yayıldı mı o virüs, bir sonraki ya da daha sonraki ama illaki bir toplanışta, kafalara en başta yerleşip yürekte kararlılık kazanmış bir fikir olarak taşınacaktır alanlara. Ve bu ara dönemde bu fikir bir bulut, bir hayalet umut olmaktan çıkacağı şiarları ve o şiarı taşıyacak özneleri arayıp duracaktır. Küçük ama ciddi ilk işaretini vermiş fikir, zaptedilemez bir ejderha biçiminde yek vücut hale gelmenin yollarını yoklamaya başlamıştır. İstanbul’un en gerici semtlerinden birinde, Eyüp’te, Deniz’in adı her geçtiğinde kopan alkış fırtınası, eylemleriyle konuşan kitlelerin arayışına kanıttır.

19 Mart’tan bu yana geçen sürede eylemci milyonlar, şimdi ulaştıkları bu kavşağa kadar olan mesafeyi neredeyse yalnız katettiler. Gerici tekelci partinin kürsü konuşmaları, kitleler, o mesafeyi katetmesinin amacındaydı. Proleter öncünün sözleri ise onlara doğrudan ulaşmadı; şurada burada duydular, sahiplendiler ve beklendiği üzere bu sözleri, çıkış kaynağından bağımsızlaştırıp anonimleştirdiler. Dolaylı etki de önemlidir ama kitlelerin yalnızlığını değiştirmez. Yine de eylemciler sabrın mermer sütunlarını çatlatan o virüsle, Tandoğan’dan beri yüz yüzeler. Bir devrim, henüz potansiyel bir hakikat seviyesi olan zorunluluktan, kinetik güç seviyesini temsil eden kaçınılmazlığa varmışsa, bunun en kesin kanıtı, eylemci kitlelerin tüm engebelere rağmen katettiği bu yoldur.

O yolu yürümeye yazgılıydılar ne de olsa. Çünkü hepsi “Bundan daha kötü ne olabilir?” noktasındalar. Bir uçta açlığa terk edilen emekliler, diğer yanda okula aç giden çocuklar. Bir yanda emekçi sınıfın vefasını, saygısını, birikimini, geçmişe dair ne varsa onu temsil eden bir nesil; diğer yanda sınıfın fedakarlığını sevecenliğini, umudunu, geleceğe dair ne varsa onu temsil eden bir başka nesil. Ve milyonlar, yatağa aç giren yaşlılar ile okula aç giden çocukları arasında çırpınıp duruyor. Her sınıf, geçmişini ve geleceğini öz varlık koşulları olarak görür. O koşullar cehennemi bir ızdıraba boğulmuşsa, işte o zaman o sınıfın kafasına devrim virüsünün tesadüfen, öylesine uğramış olabileceğine ancak ahmaklar inanır.

Öyleyse bırakalım ölüler, ölülerini ağırlasın. Karikatür bile olamayan silik çizgili kişilikler, kusma hissi uyandıran kibir gösterilerine pişmiş kelle gibi sırıtsın. Bırakalım tekelci dünyanın bu utanç abideleri, düğün mü yoksa cenaze mi olduğu anlaşılmayan ziyafet sofralarına gönül eğlendirsinler. Tarihin henüz yazılmamış devrim sayfalarına “budalalığın doğurduğu şans unsuru” olarak girecekler. Çünkü o kelleyi uçuracak giyotin, kibrin ve acziyetin bileği taşında keskinleşiyor.

Umut Çakır

Arama