
I
“Devrimci ilerleyiş, kendi doğrudan trajikomik kazanımları ile kendine yol açmadı, tersine, güçlü birleşik bir karşı-devrim ortaya çıkartarak, yıkıcı partinin kendisi ile savaşarak gerçekten devrimci bir parti durumuna geldiği bir hasım yaratarak kendine yol açtı”. (Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları, sf.32)
Söz konusu olan on milyonların tahayyülünün bir şekilde harekete geçtiği isyan-ayaklanma-eylem süreci ise, en kitlesel devrim partileri bile denizde bir damla gibi kalır. Böyle durumlarda milyonların tahayyülünü hesaba katan, onlarla diyaloğa geçen bir öncü, hareketin yönünü tayin edecek konuma ulaşabilir. Peki ama on milyonlar, kat be kat küçük bir öncü ile hangi kanaldan diyalog kurabilir? Elbette pratikte, eylem alanlarında sergiledikleri tutum ve davranışlarla.
Ekim ayı içinde gerçekleşen iki olay bu diyaloğun çok değerli parçalarını kayda geçiriyor. İlki, İmamoğlu’na casusluk soruşturmasında, Özel’in Çağlayan için yaptığı çağrının karşılık bulmamasıdır. Oysa Özel, ajitatif yönü gelişkin bir konuşmayla tüm İstanbul’u adliye sarayının önüne çağırırken, kendinden gayet emin görünüyordu. Kitle, devrimci öncüye bu tutumuyla şunu anlatmakta: Bizim derdimiz CHP ve onun kaderi değil. Eylemci milyonlar, bu tutumu CHP İstanbul Başkanlığına el konulduğunda da göstermişti. Bu kez, 19 Mart ayaklanmasına ve sonraki tüm eylemlere genel bir bahane olan İmamoğlu için, aynı tutumu takındılar. Olan bitenin CHP’nin kaderiyle ilgili olduğunu ve onun yönlendirmesiyle yürüdüğünü soranlara yanılgılarını göstermek için, bundan daha güçlü bir kanıt olamazdı.
İkinci olay, en az ilki kadar önemli ve öğreticidir. 29 Ekim kutlamaları öfkeli milyonlara birleşik güçlerini sergileyebilmek için uygun bir bahane sundu. Özel’in katılacağı açıklanan Bağdat Caddesi yürüyüşüne 2 milyon insan katıldı. Ve yine onun sözleriyle “Dosta güven, düşmana kaygı” veren, görmezden gelinemeyecek bir akşam yaşandı. İstanbul’un elit burjuvalarının oturduğu bu caddede her 29 Ekim’de fener alayı düzenlenirdi. Cumhuriyetin gerçek sahipleri, faşizmi kurumsallaştırmış devletlerinin kuruluşunu kaygısız bir neşeyle kutlayageldiler. Fakat bu sene isyan dalgasının etkisiyle, bu kaygısız elitler karnavalını, deyim yerindeyse, “halk denizi” bastı. Buraya kadar her şey hem CHP’nin, hem Bağdat Caddesi sakinlerinin memnuniyet duyacakları bu seyir işliyordu. Fakat dakikalar içinde bambaşka bu manzara çıktı. Özel, başladığı konuşmasını, bir zamanlar Ergenekoncuların ve linç güruhlarının bolca kullandığı marşlarla kesince, “halk” bir anda caddeyi boşalttı. Özel daha konuşmasının yarısına gelmeden, caddenin geleneksel elit karnavalcılarıyla baş başa kalıverdi.
Öncü ile diyalog bağlamında, pratikteki bu tutum ve davranış, kitlelerin hangi yönünü ilan etmiş oluyor? Ayaklanma ve isyan dalgasını yaratan milyonlar, gökten zembille inmediler; sefaletin ve uzun iç-savaşın kavurucu ateşinden geçtiler, belli kanaatler biriktirdiler. 29 Ekim gecesi şovenist marşlara maruz kaldıklarında, aynı histerik çığlıkların geçmişin linç guruplarında duyulduğunu, tekelci sermayeye kul köle faşist partilerin mitinglerini bu marşlarla süslediğini hatırlamaları zor olmadı. Uzun iç savaşın deneyimini devrimci bir bakışla taşıyanlar için, yeterince mide bulandırıcı bir ortamdı. Ama, daha düne kadar linç güruhlarına hayırhah bir tutumla yaklaşan kesimler bile, bugünün isyan çizgisine “Bizi vatan-millet-Sakarya’yla uyuttular, kendileri servet kuleleri diktiler” kanaatiyle gelmişlerdi. Ve Bağdat Caddesi'nin histerik marşları, onlar için bile katlanılır değildi.
19 Mart’tan bu yana gelişen olayların tümüne bakıldığında, tarihsel bir olgunun yavaş yavaş netleştiğini görürüz: Burjuva partilerle arasına, asla kapanmasına izin vermedikleri bir mesafe koyarak, koşullu birliktelik dayatan; burjuva gerici ideolojileri gelecek arayışlarının bir parçası olmaktan hızlıca çıkaran, her önemli gelişmede kendi tutum ve davranışını bir adım öne taşıma kapasitesi sergileyen bir hareketle, adını dosdoğru koymayı hak eden bir kitle dalgasıyla karşı karşıyayız. Ve bu dalgaya, tereddüt etmeden, Türkiye Halk Hareketi demek gereklidir.
II
İçinde barındırdığı halklar mozaiğine (Kürt, Türk, Arap, Çerkez, vs) rağmen Türkiye’deki eylemselliğe kısaca “halk hareketi” demenin bir sakıncası yok. Üstelik, dünya devrim literatürüne bu şekliyle girmiş ve özgüllüğünü bu kavram içinde ifade etmiştir. Tüm dünya devrimler tarihinde görüldüğü gibi, devrimin ilerleyişi bir noktadan sonra “Halk Hareketi” düzeyine sıçrar. Kürdistan’da halk hareketinin doğuşu çok erken bir zamana, 1990’lı yılların ilk yarısına dayanır. Birleşik devrimin Türkiye ayağında hep eksik kalan yan bu olmuştur. Burada eylemsellik düzeyi ya Halk Hareketi düzeyine ulaşamamış ya da ulaştığı kısa süreli dönemlerde (2013 Haziran-2014 Mart) devrimci öncüyle buluşamadığı için, bir alt düzeye geri dönmüştür.
Marx ve Engels, 1848 Devrimlerinin Fransa ve Almanya’daki yansımalarını proleter bir bakışla değerlendirirken, bir yanda karşı devrimi bilinçlenmeye zorlayan, diğer yanda birleşik düşmanla savaşarak kendi birliğini yaratan ve kelimenin tam anlamıyla “devrimci bir parti” düzeyine yükselen halk hareketlerine dikkat çekerler. Devrimin ilerleyişini, bu birleşimin kendini ancak savaşımda bir dizi yenilgi olarak kurabildiği yansımalar ve tasarımların aşılmasında görürler. Halk hareketi düzeyine sıçrayarak ilerleyen devrim olgunlaştıkça, orta sınıfın en alçak gönüllü isteklerini bile, en yıkıcı partinin kızıl bayrağı çevresinde toplamaya zorlayacaktır. Yıllar sonra Engels, 1882’de Bebel’e yazdığı mektupta, bir yanda sosyalistler, diğer yanda “tek gerici yığın”ın toplanıp nihai hesaplaşmaya girdiği biçimiyle bir devrim tasarlayanlara şu cevabı verecektir: “Gerçek yaşamda devrim öteki türlü başlıyor, halkın büyük çoğunluğunun ve ayrıca resmi partilerin çoğunluğunun hükümete karşı toparlanmasıyla ve böylece tek başına bırakılan hükümeti devirmesiyle başlıyor.” (Seçme Yazışmalar, Cilt II, sf. 158)
Lenin, 1905 ve 1917 Şubat Devrimini aynı gözle değerlendirir. 1905 Ocak Ayaklanmasının “Rusya'da devrimci bir halk yok” diyen dar kafalılığına büyük darbe indirdiğini söyler. İsyanlar, gösteriler ve sokak çatışmalarını bir halk ayaklanmasının gelişme safhası olarak görür. Moskova ayaklanması ile proletaryanın, o güne kadar politik olarak kayıtsız hatta gerici sayılan hak kesimlerini mücadele zeminine çekişine vurgu yapar. 1917 Şubat’ında bin yıllık çarlığı sekiz günde tarihe gömen ayaklanmanın tamamen farklı çıkarlara sahip halk kitlelerinin birleşebilmesi sayesinde zafer kazandığını belirtir.
Keza Çin Komünist partisi daha kuruluş aşamasındayken, gençliğin ve yoksul köylünün başını çektiği bir halk hareketi okyanusunda bulur kendini. ÇKP, kendisi var olmadan başlamış bulunan, kalıcı ve direşken bir halk hareketini örgütleyerek, onu uzun iç savaşta halk savaşı düzeyine yükseltmiştir. Küba'da devrim Sierra Maestro'ya ulaşmayı başaran 12 gerilla ile başlamadı. Küba halkı, Batista darbesiyle birlikte isyanlar, sokak çatışmaları, grevler ve sık sık silahlı baskınlarla örülü bir halk hareketini ortaya koymuştu. Fidel ve Che bu halk hareketi ile birleşip ona öncülük ederek zafere yürüdüler.
Bir “ayaklanmalar yüzyılı” olan yeni milenyumun ilk çeyrek asrı boyunca geçen yüzyıldan çok daha belirgin “halk hareketleri” deneyimine sahibiz. Kuşkusuz, her isyan ve ayaklanmayı, “halk hareketi” düzeyinde bir eylemsellik olarak kabul etmek mümkün değil. Halk hareketi bir an başlayıp ve sönümlenen değil, ama bir olgu olarak kalıcılığını kanıtlayan; devrimin ilerleyişinin önemli ve belirleyici bir safhasını temsil eden; bu ilerleyişe en gerideki kesimleri çekmeyi başaran; bileşimini ve örgütlüğünü bir partiye değil ama halkın doğal günlük ilişkilerine dayayan; canlı bir “süreç” tanımlamasına olanak sağlayacak ölçüde politik dönüşümlere sahne olan eylemler dizisine atıfta bulunur.
“Bütün tanımlamaların, gelişmesini tamamlamış bir görüntünün bütün bağlantılarını kapsamayacağından ötürü genelde itibari ve göreli bir önemi olduğunu unutmadan...” (Lenin), bu sayılı kriterler ışığında bakıldığında 19 Mart’tan bu yana süregelen dalgası, birleşik devrimin Türkiye ayağında eksik olanın tamamlanmasına, bir “Halk Hareketi” düzeyine işaret etmektedir.
III
Birleşik devrimin Türkiye ayağındaki isyan dalgası bir halk hareketi karakteri sergilemektedir. Bu karakter, onu genelde dile getirildiğinin aksine bir “CHP hareketi” olmanın ötesine ve dışına taşır.
Halk hareketleri, öncünün kendi eylem kapasitesi ve örgüt çeperi dışında, kendi dinamiklerine sahiptir. Uzun iç savaşın halen devam eden deneyiminden süzülüp gelen kanaatler ve buna eşlik eden ama henüz kafa açıklığına kavuşmamış devrimci içgüdü, hareketin sürekliliğini ve birliğini sağlayan ana unsurlardır. Halk hareketi, yoğun bir mücadele birikiminin nicelikten niteliğe sıçramasını, örgütsellikte yeni bir düzleme oturmasını ifade eder. Hareket ne tek başına bir ayaklanmadır, ne de başı sonu belli herhangi bir eylemselliktir. O, tüm büyük küçük çapları ve biçimleriyle, eylemlerde kendini ele veren bir örgütselliktir. Sıçramayı 19 Mart Ayaklanması sağlamıştır. Fakat ulaşılan yeni düzlemde her eylem, bir kadın isyanı, çevreci bir köylü direnişi, bir grev, artık bu bütünün bir parçası haline gelmiştir ve bütünün gelişimine katkı sağlar. Herhangi bir eylem, güç ve çapına bakılmaksızın, genel bir isyan ve ayaklanma zincirini tetikleyecek özellikler kazanmıştır. Çünkü bir kez halk hareketi düzeyine varıldığında, bu eylemselliği ve örgütselliği yaratan milyonlar, en ücra köşelerden öfke kıvılcımlarını dahi, kendi öz gücü saymaya, cephe hattının küçük bir keşif hareketi olarak görmeye başlarlar.
Halk hareketleri, proleter sınıf hareketinden farklıdır ve çoğu kez proleter hareketin tarih sahnesine çıkışının epizotudur (Epizod: Giriş). Halk hareketine katılanların ezici çoğunluğu çalışanlardan, dolayısıyla proleterlerden oluşsa dahi, o, politik içeriği ile halkçıdır. Halkı oluşturan farklı sınıfların farklı çıkarlarını körleştirerek, ortak nokta ve çıkarları ön planda tutar. “Kurtuluş Yok Tek Başına...” sloganı bu niteliğe uygun bir ajitasyon cümlesi olarak tutulmuştur.
Gerçek ve farklı çıkarların körleştirilmesi (keskinleştirilmesi değil) halk hareketlerini bazen yanlış tarihi zeminlerde konumlandırır, 29 Ekim'de olduğu gibi. Buna rağmen, yanlış zeminde ortaya çıkması, hareketin esas niteliğini belirlemez ama, onu gerçek sınıf çıkarlarına dayalı amaç ve hedeflere ulaşmasında en kısa yoldan mahrum bırakır. Halk hareketi proleter devrimci öncülerle buluşamadığı sürece, böyle yanlış zeminlerde yol alıp sık sık kafasını duvara vurarak (2 milyonluk gösterinin şovenist maşalarla buhar olması gibi) gelişimini sağlayabilir. 29 Ekim, halk hareketi için yanlış bir zemindi ve onları bir an için birleştirse dahi, şovenizm duvarına kaçınılmaz olarak sürüklendiğinde, birlik havası anında dağılıverdi. Böylece halk hareketi, birliğini koruyacaksa, hangi politik sınırlara riayet etmesi gerektiğini öğrenmiş oldu. (Bu dersi, tekelci parti CHP de çıkarıyor. Hemen ertesi gün Esenyurt'ta yarım saat Kürt sorunu üzerine konuşan Özel, kürsüden kitleyi eski bir Grup Yorum parçasıyla selamlamak zorunda kaldı.)
Birleşik devrimin Kürdistan ayağında halk hareketi, 89-89 serhıldanları sürecinde şekillendi ve kendi öncüsü ile hızlıca buluştu; Kürt halkı bu buluşmanın önemini çok çabuk kavradı, kan deryasında yüzmek, bilinçlerini keskinleştirmişti. Ezilen bir ulus olarak 28 ayaklanmadan geçmiş bu halk, baskıya ancak ulusal bir önderliğin etrafında birleşerek karşı durulacağı gibi tarihsel belleğinde kayıtlı pek çok dersle yolunu çizdi.
Türkiye ayağında biçim kazanmakta olan halk hareketi, henüz proleter öncü ile buluşma noktasında değil; hem Kürt halkına özgü tarihsel bellekten yoksun, hem de onu bu buluşmaya zorlayacak bir kan deryası içinde yüzmüyor. Aksine dinci faşizm ve onun kulağına fısıldayan tekelci sermaye, gayet yüksek bir burjuva sınıf uyanıklığıyla, 19 Mart'tan bu yana kan dökücülükten uzak durdu, çünkü bunun öncü ile buluşmayı hızlandıracağı biliniyordu.
Ancak bir kan deryası henüz yoksa da, Türkiye halk hareketini öncü ile buluşmaya zorlayan unsur eksik değil. Bu unsur, sefalet deryasıdır. Kan deryası denli bir aciliyet hissi yaratmasa da, sefalet deryası 19 Mart’tan bu yana giderek derinleşiyor. Muazzam eylemsellik dalgası emekçilerin ekonomik geçimlerinde en ufak iyileşme getirmedi. Getirseydi bile bu trajikomik seviyede bir kazanım olarak görünürdü. Asıl kazanım halkın birleşmiş karşı devrimle savaşım halinde birleşmiş olmasıdır.
Proleter öncü, örgütlenmemiş unsurların örgütlenmiş unsurlardan binlerce kat daha fazla olduğu bu halk hareketini, daha kararlı, en kararlı eylemlere tahrik etmekle yükümlüdür. Hareketi öncü ile buluşturacak olan sefalet deryasına proleter çözümün ajitasyonudur ve gelinen aşamada en kararlı eylemleri tahrik etmenin en etkili yoludur.
Bir kez halk hareketi düzeyine varılmışsa, proleter öncü, şunun güvencesine kavuşmuş demektir: “Devrimci dalganın her yükselişinde yeni, daha yüksek bir görevin çözümü için, görünmez biçimde ve neredeyse sessizce güçlerin biriktirildiğini tanık oluyoruz ve her defasında, politik ağrıların değeri hakkında bütün basiretsiz ve cesaretsiz hükümler, birikmiş güçlerin patlamasıyla çürütülüyor.” (Lenin Seçme Eserler Cilt 3, s. 388)
Zafer, kendi öncüsü ile bir noktada buluşmaya doğru yol alan Türkiye halk hareketinin, Kürt halk hareketi ile birleşmesinden doğacaktır.
Umut Çakır