Günlerce tartışıldı, tüm köşe yazarlarına konu oldu, ekranlar sabah akşam aynı konuya kilitlendi, derken, Meclis komisyonundan üç üye Öcalan'la görüşmeye gitti. Sonrası tam bir tezat; dinci faşist iktidar, meseleyi sessizliğe gömmek için talimatlar yağdırıp duruyor. Şaşırtıcı değil, burjuva sınıfla bir müzakere masasına oturan herkesin, alışması gereken bir manzara. Ne de olsa bu egemen sınıf, fındık kabuğunu doldurmayan her adımı sanki dünyanın en önemli meselesi gibi tartışır ve ortaya çıkanın koca bir göktaşı değil, ufacık bir yumurta olduğu anlaşılınca kümesine sessizce gömülür.

Yine de çıkanın bir “göktaşı” olduğuna inanan ve inandırmaya çalışanlar az değil. Örneğin Yeni Yaşam Gazetesi şu manşeti attı: “Eşik aşıldı, Komisyon Öcalan’ı resmi muhatap olarak tanıdı. Süreç, yeni aşamaya geçti”. Bu sahada çok sıkı kavga verenlerin, masada çok dikkatsiz müzakereciler olduğuna dair genel doğrunun kanıtı gibidir. Öcalan eğer bir halkın önderi ise -ki bunu tartışmaya gerek yoktur- ona hiçbir işe yaramayan bir Meclis Komisyonunu muhatap almaması beklenirdi, burada gerçek muhatap, egemen sınıfın etkin ve yetkin temsilcileridir. “Sıkı” bir müzakerenin birinci koşulu budur. Bunun yerine oyalama adresinden başka bir şey olmadığı, UKH sözcüleri tarafından da dile getirilen, hiçbir yasal yetkisi, hiçbir kurumsal etkisi bulunmayan bir komisyon tarafından muhatap alınmış olma sevinci, egemen sınıfın sahada kaybettiğini masada hediye etmektir. Kuşkusuz, burjuva sınıfla uzlaşmanın yol yordamını öğretmek, devrimci proletaryanın işi değildir. Ama devrimci bir halkın sağlam karakteri ile uyuşmayan duyguları ifade eden gazete manşetleri, işte bunlar devrimci proletarya için bir derttir.

Dinci faşist cenahtaki sessizliğin aksine, bu cenahın pespaye kuyrukçusu Aydınlık, göktaşı tarifinde sınır aşarken, bir gerçeğe dokunmadan edemiyor. Diyor ki Aydınlık: “Gerçek şudur, TSK PKK'yı bitirdi, Öcalan da bu gerçeği kabul etti (!) Fakat muhatap almak bunu bozuyor. Birbirine eşit iki gücü masaya oturtmuş oluyorsunuz. Bu, ülke içinde iki otorite oluşturmak ve işi federe devlete götürmeye kadar sonuçlar doğurabilir” Eğer oyalama-geveleme komisyonu tarafından muhatap alınmak yerine, gerçek muhataplar masaya otursaydı, Aydınlık'ın feveranı abartılı görünmezdi. Ne de olsa federasyon, mütekabiliyet esasının kabulüne dayanır. Fakat şimdiki durum, bundan çok uzakta. Aydınlık hezeyana kapılıyor. Çünkü “Zafer” üzerine kurulu bir süreç yalanının, bu ziyaret ile patlamış olmasından büyük üzüntü duyuyor. Perinçekçiler kendilerini kandırmaya yönelik sonsuz yetenekte olmasalardı, kederden ölebilirlerdi. Çünkü gerçekten bu süreç, UKH yenildiği için değil, tersine, yenilemediği için ve buna eklenen bambaşka saiklerle başlatılmıştı.

Pantürkizmin yeni sancaktarı Aydınlık’ın pespaye hezeyanları kadar, tüm sosyal reformist sayfanın süreci neden başlatıldığına ilişkin safsataları da çöp olmayı hak eder. Onlar, bir yılda sürece dair iki neden üzerine yeterince kafa ütülemişti: Onlara göre; 1) Her şeye kadir ABD yeni bir BOP süreci başlatmıştı. RTE, Bahçeli, Öcalan el ele, Türk-Kürt-Arapları mezhep çatısı altında bir araya getirecek planın yürütücüleri oldular. Ya da; 2) Yeniden aday olabilme kaygısıyla RTE, DEM’i yanına çekip, muhalefeti bölüyordu. Bir iktidar partisini “iktidarını sürdürme isteği” ile suçlamak, ancak bu fındık beyinlilerin aklına gelebilir.

Sosyal reformist tayfanın bu safsatası, şu varsayımları içeriyor. ABD, bölgedeki ulus devletleri kendi planlarına engel görüyor. Irak'ı etnik temelde yapılandırdı, Suriye'de aynı yola girdi, sıra Türkiye’de. Nihai amaç, Batı Asya'da İsrail'in kontrolünde bir yapı kurup, İran'ı aynı şekilde bölmek. Bu bakış, sosyal şovenizmin, yeri geldiğinde şovenizm ile nasıl kucaklaşabildiğinin resmidir. Çünkü Kürt halkının özgürlük hakkını, BOP planı gibi sunmaya hizmet eder. Ve “sağlam antiemperyalistlik” adına Kürt halkının ilhakçı ulus devletlerle zoraki birliğini meşrulaştırır. TKP, Sol Parti başta olmak üzere, bu safsatanın üfürükçüsü boldur ve hepsi de tekelci sermayenin muhalif kesimine yaranma yarışı içindedirler.

İkinci safsata, dar kafalıkta ilkiyle aşık atar. Çünkü gerçekte RTE’nin yeniden ve hatta yeniden aday olabilmesi için önünde ne yasal, ne de idari bir engel bulunuyor. Tekelci sermayenin bahşettiği rol ve kurumsal yetkileri ile o, her tür idari tedbir ve yasanın üzerindedir. Bir kez daha aday olmak isterse, buna ne YSK, ne AYM, ne meclis, ne de herhangi başka bir kurum engel olabilir. Bunu bir önceki seçimde yaşayarak gördük ve aptalca safsataları aşmak için, kişinin ders niteliğinde bir gelişmeyi on kere yaşamasına gerek yok. Yeniden seçilmek bile değil, yeniden aday olabilmek için RTE’nin DEM Parti’ye ihtiyacı olduğu saçmalığı, “tek adam rejimi” ile kafaları ütüleyenler için bile yeterince büyük bir tezattır.

Reformist sayfanın argümanları içinde gerçeğe bir parça meyleden görüş, “toplumsal muhalefeti bölme amacı”dır. En azından sürecin Kürt Halk hareketi ile Türkiye'de olgunlaşan halk hareketinin birleşmesini önleme hedefini akla getirir. Ancak reformistlerin kafalarındaki toplumsal muhalefet, önceki seçimde tanık olduğumuz gibi, “bir oy bize, bir oy Kılıçdaroğlu'na” kepazeliğine yol açan türdendir. Elbette özellikle bugünlerde o kepazeliği hatırlamak istemezler, hele ki Kılıçdaroğlu'nun 13 yıllık misyonunun gerçekten AKP'yi iktidarda tutmak olduğu açığa çıkmışken. ( A, evet; bu gerçeği Mücadele Birliği defalarca dile getirdiğinde, nasıl gülüp geçtiklerini de hatırlamak istemeyeceklerdir). Özetle, bu pespaye reformistlere göre süreç aracılığıyla bölünen toplumsal muhalefet, iki halkın mücadele alanlarındaki birliği değil, muhalif tekelci partinin saflarına dizilme birliğidir.

Bir sene önce üst üste binen 3 gelişmenin, tekelci sermayeyi ve dinci faşist iktidarı yeni bir sürece sürüklediği üzerinde durmuştuk. Neydi o üç gelişme, hatırlayalım: 1- Güney sınır hattında sonuç alıcı mahiyette ve şiddette geçen bir cephe savaşında silahların eşitliği sağlanmış ve bu durum gerillada moral, işgalci orduda ise tükenmişlik sendromuna kaynaklık etmişti. 2-Filistin Devrimi’nin kahramanca atılımıyla Batı Asya'da taşlar yerinden oynamış ve bu durum Kürt halkının statü sorununu, dünyanın büyük güçlerinin gündemine taşımıştı, 3-Ekonomik ve siyasi buhranın tetiklediği bir isyanın henüz ayak sesleri vardı.

Bir yıllık sürede bu gelişmelerin bazıları daha fazla öne çıktı, bazıları etkisini yitirdi. Örneğin silahların eşitliği, süreci başlatan en yakıcı acil sorunların başındaydı. Güvenlik bürokrasisindeki hassasiyetin sözcüsü olan Bahçeli'nin çıkışları, bu aciliyetin göstergesiydi. Ancak yıl boyunca önce fesih kararı, silahların yakılma töreni ve derken sınır içindeki birliklerin çekilmesi ve nihayet sınır hattında en sağlam mevzilerden bazılarını bırakmak, silahların eşitliğinin getirdiği moral üstünlüğü düzenli ordu lehine eritti. Buna rağmen, diğer iki olgunun yakıcılığının artması, sürecin devam etmesi için yeterli oldu.

Geçen sene bu zamanlar, henüz Suriye'de etkin olan Rusya bölgede yerinden oynayan taşları yeniden dizebilmek adına “meseleyi muhataplarımızla Kürt sorunu üzerinden tartışıyoruz” diyen Lavrov’un açıklamalarına paralel biçimde Esat ve SDG’yi yan yana getirme çabasındaydı. Rojava'dan yazan Abbas Gün'ün bildirdiği, gibi SDG bu anlaşmadan en kritik anda çekildi. Çünkü Bahçeli Mecliste o ünlü konuşmasını yapmıştı. Suriye'de taşlar, kimsenin beklemediği -özellikle TC'nin- bir hızla yerle bir oldu. Öyle ki, şimdiye kadar taşları yeniden dizmek mümkün olmadı. İlk aylarda Şam’ı kolayca düşüren HTŞ’yi bir güç sanan ABD ve meşrebine uygun bir iktidarı karşısında bulan TC -reformistlerin BOP safsatalarını çöpe atarcasına- “tek millet, tek bayrak” çizgisi izlediler. Ancak Şam’ı yağmalayan katil sürülerinin sergilediği vahşete tezat zayıflıkları, bir kez daha Rojava'nın statüsünü göz ardı edilemez biçimde emperyalist güçlerin gündemine zoraki taşıdı. Zamanla Şam ve Rojava’da ipler TC'nin elinden teker teker alındı. Çok sesi çıksa da, etkisi az seyirci konumuna indirgendi. Bu gelişme, içerideki sürecin salt bir oyalama taktiği değil, ama yeni bölgesel duruma adapte olma taktiği olarak ilerlemesini sağladı. Çünkü artık “Suriye'nin iç meselesi” olarak tanımlanan Rojava statüsü, Başur halkının ulusal özlemleri uyanacaktı ve bu özlemler ne kadar bastırılmışsa, uyanışı da o kadar şiddetli olurdu. Bu yüzden süreç, özlemlerin basıncını yumuşatmak adına “eşit vatandaşlık” tartışmalarını gündemine aldı.

Geçen sene bu zamanlar, sürecin bir isyan dalgası beklentisi ile kurgulandığını, AKP'nin eski kurmaylarından Yalçın Akdoğan'ın samimi itirafları ile doğrulamıştık. Ortaya çıkan isyan, beklenenin ötesinde bir ayaklanma ile perdesini açtı ve yine beklentilerin ötesinde bir direşkenlik, inat sabır gösterdi. Gelinen noktada bir halk hareketinin olgunlaşmasına işaret eden eylemsellik ve bilinç dönüşümüne tanık olduk. Bu yüzden, sürecin başında henüz belirsiz bir beklenti biçiminde rol oynayan isyan dalgası, şimdi sürecin devamındaki en yakıcı ve en belirleyici etmen haline gelmiştir. Öcalan'ın nihayet zavallı bir komisyon tarafından bile olsa muhatap alınmasının zamanlaması; bu etmenin ulaştığı gücün kanıtıdır. Türkiye'deki isyan dalgası CHP'nin değil, halkın kaderiyle ilgili olduğunu belirginleştirdikçe, bir halk hareketi kimliği kazanmaya başladı. Ve bu dönüşüm esnasında Kürt halkı Amed, Batman gibi kritik pek çok yerde, serhıldanlara hazır olduğunu sergileme fırsatı buldu. Muhataplık, işte bu birbirine doğru ilerleyen iki halk hareketinin kavşak noktasına ulaşmasını geciktirmek üzere tertiplendi.

Buradan, Yeni Yaşam’ın manşetinde dile geldiği gibi “süreç yeni bir aşamaya geçti” diyebilir miyiz? Kuşkusuz süreç üstünde etkili olan bölgesel ve yerel gelişmelerin güç matrisi değiştikçe, süreç de farklı aşamalardan geçti ve geçecek. Ancak sonucu yüksek beklentileri hüsrana uğratacak niteliği, İmralı’da bir araya gelen muhatapların göz ardı edilemez asimetrisinden belli. Bir tarafta gerçek bir halk gücüne dayanan bir muhatap, diğer tarafta gevezelikten başka bir etkisi, yetkisi ve gücü olmayan bir komisyon... başlı başına bu asimetrik kompozisyon bile, ortaya çıkacak bir uzlaşının neden güdük, hiçbir yakıcı özlemi tatmin etmeyecek bir uzlaşma olacağını kanıtlamaya yeter. Ve tarihin yüzlerce kez kanıtladığı gibi, böylesi güdük uzlaşmalar, her zaman çok daha geniş derin ve yaygın bir dizi çatışmanın önüne açmaktan başka bir işe yaramayacaktı.

Umut Çakır

Arama