
Olgunlaşma sürecindeki halk hareketi, farklı kulvarlardan start alıp ilerleyen üç temel dalga üzerinden şekilleniyor:
1) Ana dalga: Çeperi on milyonları aşan, 19 Mart ayaklanmasıyla ateşlenen ve şimdiye kadar CHP’nin miting kulvarını kullanan birleşik kitle hareketini belirtiyor; 2) Eşlikçi dalga: Grevler, yürüyüşler ve her çeşit eylemle kendini gösteren, üst üste, yan yana beliren dereciklerde binlerce insanı kapsayan, daha çok talep odaklı dağınık kitle hareketine işaret ediyor; 3) Bağımsız sınıf dalgası: Proletaryanın devrimci öncüsünün yol göstericiliğinde, Marx’ın dile getirdiği “gerçek bir hareket”e dayalı, istikrarlı yükselişiyle göz dolduran sınıf hareketine atıfta bulunuyor.
Bu üç dalga arasında Çin seddi yok. Hareketin esas rejisörü tekelci kapitalizmi dağılmaya doğru götüren yapısal buhran; hızlandırıcısı ise, bir seçimle gitmeyeceği artık iyice anlaşılan dinci faşizmin olağanüstü baskısı... Üç dalga, birbirleriyle sürekli etkileşim içinde, birbirlerine güç, cesaret, ileri atılma ruhu aşılayan bir tablo sergiliyorlar. Aralarındaki farklar, bu üç dalgaya ilişkin proleter öncü tutumu netleştirecek içerikte. Zengin içeriği ve geniş çeperi ile ana dalga, kitle hareketinin yeni ve özgün niteliklerini kavramak açısından, büyük bir laboratuvar gibi çalışıyor, dikkatli ve titiz bir gözlemi fazlasıyla hak ediyor. Eşitlikçi dalga, örneklerini çok fazla gördüğümüz, alışıldık biçimler taşısa da, ana dalgayla ilişkileri içinde daha önce görülmedik yeni özellikler barındırıyor. Ana dalganın oluşturduğu laboratuvarın yanında, bir mikroskop camı altında görünen bağımsız sınıf hareketi ise, öncü kitle ilişkilerinin -deyim yerindeyse- DNA’sını çözümlediği için, diğer iki dalganın düğümünü çözebilecek nitelikler kazanıyor.
Ana dalga, on milyonların tahayyülünü yani köklü değişim isteklerini, gelecek hayallerini ve en yakıcı ihtiyaçlarını yansıtıyor. Mobilize ettiği kalabalıkların yarattığı birleşik güç, ana dalgayı doğrudan iktidar odaklı bir hareket haline getiriyor. Aynı şekilde, iktidar odaklı hareket olması, bu gücü korumasını ve genişlemesini sağlıyor. Dünya devrim deneyimlerinde çok kez görüldüğü gibi, aktif nüfusun çoğunluğunu kendine çekmiş bir kitlesel hareketin neredeyse kendiliğinden ve neredeyse zorunlu, iktidar odaklı hale gelmesinin önünde hiçbir güç duramaz.
Hareketin muazzam yaygınlığından doğan bu iktidar hedefi, reformist tayfanın eleştirilerinin odağında yer alıyor. Onlara göre hareket, iktidar sorunu gibi “yüksek politika”dan çok fazla söz ediyor, ama örneğin şu veya bu grubun, kesimin kısmi sorunlarıyla pek az ilgileniyor. Pratikte bu durum çok açık görünüyor. Haftada iki buluşma yüzbinleri topluyor ama, diğer günler yapılan, kısmi sorunlara odaklı eylemlere ilgi olmuyor. Reformist tayfanın bu rahatsızlığı elbette anlaşılır. Çünkü onlar için iktidar sorunu “yasaklı bölge”. Bugüne kadarki varlıklarını, bu yasaklı bölgeye hiç adım atmamalarına borçlular. Onlara göre, dillerinden düşürmedikleri “meşru kitlesel hareket”, şurada bir sorunu çözecek, burada dayanışma ağları örecek, adım adım tekelci kapitalist egemenlikten bağımsız karşı hegemonya alanları inşa ederek faşizmi köşeye sıkıştıracak ve nihayet bir noktada, dinci faşizm pes edip iktidarı terk edecek. Oysa, ana dalganın bugünkü en temel avantajı, iktidar odaklı yüksek politik hatta yürümesidir.
Ana dalgaya dahil olan milyonlar şu çıplak gerçeğin farkındadır: Koşulları her gün daha kötüleşen emek cehenneminden kurtuluşun birinci şartı, dinci faşist iktidardan kurtulmaktır. Ve çoğu anket araştırmasının gizlemekte zorlandığı başka gerçek, harekete katılanların çoğunluğunun bu kurtuluşun CHP iktidarı ile olacağına inanmamalarıdır. Tekelci partilerin fonladığı anketler, bu inançsızlığı “kararsızlar” kategorisiyle yaftalıyor ve hemen tüm anketlerde kararsızlar birinci parti konumunu koruyorlar. Nedeni, basit ama yüzeysel değil, derin bir sınıf bilincine dayanıyor: CHP gibi en muhalif pozlara bürünen tekelci partiler, iktidar değişimini vadetseler de, yaşamın köklü değişimini vaat etmiyorlar.
Açıklanan yeni programıyla CHP, vaatler listesini epeyce renklendirdi ve bunlar kürsü konuşmalarında iştahla, heyecanla açıklanıyor. Fakat emekçi milyonlar bu türden vaatleri, hatta daha fazlasını seçim dönemlerinde kurulan kürsülerden defalarca dinlediler. Tekelci partilerde vaatlerin yükseltilmesi ters etki yaratıyor; aldatılmışlık duygusu derin kitlelerin güvensizliği, daha hızlı yükselişe geçiyor. Geçmişin mirası aldatılmışlık duygusuna, bugünün yaşamsal aciliyet kazanan sorunları ekleniyor. Böylece emekçiler, birkaç zavallı vaadin gerçekleşmesiyle ulaşacakları bir “nefes molası”nı değil, yaşamın kökten değişiminin acil arayışına giriyorlar. Bu acil, yakıcı ihtiyaç emekçi milyonları devrimci bir zihniyetle, uyanıklık ve keskin bilinçle donatıyor. Ve bir kez daha, dünya devrim deneyimlerinden biliyoruz ki, sıradan emekçilerden oluşan ama yeterince kalabalık devrimci yığınlar, yeni kazandıkları zihniyete samimiyetle sarılırlar. Samimiyet, yeni kazandıkları zihniyetin tüm sonuçlarını kabullenmek, girdikleri güzergahın tüm olumsuz sonuçlarına direşkenlik ve sebatla katlanmak ve o güzergahı mantıki, pratik sonucuna kadar izlemek için ateşli ve cüretli bir heves taşımak anlamına geliyor.
Ana dalgada yer alan milyonlar kuşkusuz, CHP’nin seçim kampanyasına dönüştürmeye çalıştığı rutin eylemler çizgisinden memnun değiller. Fakat kitleler, bir sırat köprüsünden geçmekte olduklarının farkındalar. Köprünün altında umutsuzluk çukuru var, ötesinde ise dinci faşist iktidardan kurtuluşu sağlayacak zafer olasılıkları var. Seçim havası, şişirilen mitingler umutsuzluk çukuruna yeğleniyor çünkü orada, henüz kesinlik kazanmamış olsa bile, kurtuluşa dair bir umut bulunuyor.
Ana dalga hareketinin, CHP’nin arzusuyla, bir seçim kampanyasına dönüştüğü söylenebilir mi? Hayır. Çünkü ayağa kalkanlar 19 Mart’ı yaratırken, şu kanaate dayanıyorlardı: Seçim yoluyla iktidarı değiştirmenin yolu kalmadı! CHP mitingleri seçim kampanyasına dönüştürmeye çalıştıkça, bu kanaate sahi kitlelerin alanları boşaltacağı beklenebilirdi. Fakat tam tersi oldu. “Eylem”e katılmakta daha çekingen tutum alanların, harekete daha cesaretle girmelerinin önü açıldı.
Halk, bir seçim zaferine değil ama alanlarda vücut bulan birliğe güven duyuyor. Bu birlik korunduğu ve güçlendiği sürece, mücadele hattı ilerleyebilir, tarihi fırsatları değerlendirmek mümkün olabilir. Artık can sıkmaktan başka bir işe yaramayan birbirinin kopyası kürsü konuşmalarına rağmen, ana dalganın motivasyonunu koruyan, işte bu birlik ihtiyacı ve güvenidir. Bu dalganın salt protestocu olmadığı çok açıktır. Çünkü protesto, ya minik zavallı kazanımlara odaklanır ya da iktidara sesini duyurmaya. Oysa aylar sonra bile, dinci faşizmin azgın saldırılarında tek bir geri adım yok ve eylemciler “sesimizi duyurduk yeter!” demiyorlar.
Öyleyse, halk hareketinin ana dalgasına dair birkaç genelleme yapabiliriz:
1) İktidar odaklı yüksek politik sorunlara bağlıdır, protestoya değil; 2) Köklü değişim isteğine bağlıdır, “küçük bir nefes mola”sına değil; 3) Kendi gücüne ve birliğine güvenir, herhangi tekelci muhalif partiye değil.
Eşlikçi dalga: Giderek sıklaşan ve üst üste binen, derecikler biçiminde akan eylemler üzerinde şekilleniyor. Kuşkusuz, şimdiki enerjisini ve cüretini ana dalgadan devşiriyor. Her hafta bir yerlerden pıtrak misali çıkan eylem silsilesinde toplamı onbinleri bulan emekçiler, her fırsatta ana dalganın şiarlarını haykırıyorlar, onun bir parçası olduklarını ilan ediyorlar. Ana dalganın yarattığı anaforlar sayesinde bu kitleler, eyleme geçmekte görülmemiş bir hız ve heves sergiliyorlar. Şurada ödenmeyen bir ücret, kapanan bir tesis, burada el konulan bir orman, neredeyse hiçbir ön hazırlığa gerek duymadan küçük kalabalıkları bir araya getiriyor. Eşlikçi dalga, kısmi ve talep odaklı olduğundan, süreklilik arz etmiyor. Bu sorunun giderilmesi ya da dile getirilmesi ile akış kesintiye uğruyor fakat bir sonraki eyleme ilham veriyor. Bu haliyle, reformist tayfanın örgütlediği mevzi kavgalarına denk geliyor. Fakat gücünü ve frekansını ana dalgaya borçlu olan eşlikçi dalga, güzergahtaki yan yolları temsil ediyor. Ana dalga doğrudan şahı hedef alıyorsa, eşlikçi dalgalar da sayısız piyonu güçten düşürüyor, ana dalgaya pratik deneyimden geçmiş yeni unsurlar kazandırıyor.
Bağımsız sınıf dalgası, proleter öncünün elinde yön bulan gerçek bir harekete dayanıyor. Bu açıdan, sınıf bilinci yüksek, fakat henüz yeterince güç birikimine ulaşamadığından, iktidar odaklı ana dalganın motor gücü olamıyor. Yine de bu durum, bağımsız sınıf dalgasının şimdiki halini yansıtıyor. Bu dalganın parlak geleceği ise, onun özünde, içeriğinde bulunuyor. Proletaryanın sınıf çıkarları ve taktik çizgisinin en kararlı temsilcileri olarak öne çıktıkça, şimdiki güç birikimini kat kat aşarak bir politik potansiyel yaratıyor. Çünkü ana dalga devrimci koşulları olgunlaştırdıkça, işçi sınıfı neredeyse iç güdüsel olarak bağımsız sınıf dalgasının çeperine doğru çekilir. Sınıf, bir devrimde kendi öncüsünü bu iç güdüsel itilimle izler. Yine bu dalga başlangıç noktasını sendikal ekonomik sorunlara dayasa da, özünde, iktidar odaklıdır. Çünkü bu bağımsız ve gerçek hareketi yaratanlar, eğer iktidar dışında geçici iyileştirmelerle yetinecek zihniyette olsalardı, proleter devrimci öncülerin yönlendirmesini kabul etmeye yanaşmazlardı: DİSK’e giderlerdi, her türlü ıvır zıvırı baş tacı eden reformistlere koşarlardı. Proleter devrimci öncünün “tehlikeli sularında” yüzmeyi kabul etmiş bir emekçi, en gerilerden geliyor olsa bile, daha baştan en ileriyi tasavvur edebilen bir emekçidir. Proleter öncü, çevresinde biriken bu dalganı yaratıcılarına işte bu güvenle yaklaşmalıdır.
Üç dalgaya dair bu özet analiz, hangi görevleri gündeme getiriyor?
Bağımsız sınıf dalgası eğer eşlikçi dalgaya daha fazla nüfuz ederse kısmi taleple ortaya çıkıp sönen eylemler dizisini, emeğin birleşik kavga platformunun oluşumu için kullanabilirse, eşlikçi dalga istikrar kazanır. Her eylem kalıcı ve üst üste eklenen birikime vücut kazandırır. Bağımsız sınıf dalgası, şimdilik yanında mikroskop camı gibi kaldığı ana dalgaya, eşlikçi dalga üzerinden etki etme şansını arttırabilir. Elbette bu yol, ana dalgaya “dışarıdan” etki etmenin bir yoludur ve ancak “içeriden” çabalarla birleştirildiğinde somut sonuçlar vaat ederler. Çift yönlü bu çaba, bağımsız sınıf hattıyla on milyonların ana dalgasını buluşturacak kavşağı yakınlaştırır. Ve ancak bu çift yönlü çaba on milyonları adeta esir eden yakıcı acil ihtiyaçların doğurduğu duygusal zihinsel düzeye layık olabilir. Proleter öncünün bu çifte çabada olağanüstü zorlanacağı, enerjisini on kat arttırmak zorunda kalacağı doğrudur. Ama, olağan zamanlardan geçmiyoruz. Olağanüstü bir enerjiyle işe sarılmayan bir öncü, şimdi en acil en yakıcı ihtiyaçlarla kavrulan bir kitleyi etkileme şansına sahip olamaz. Kendisi olağanüstü bir çaba sergileyen emekçi kitle, olağan çalışmasına saplanıp kalanları ezer geçer.
Umut Çakır