
I
Dünyanın efendileri, kapitalist uygarlığının sonunu ilan eden gazete başlıkları yazdırıyorlar. Bu yeni “kıyamet” tartışmaları, belli aralarla tekrarlanan ekonomik çöküşlerin ve çöküşleri izleyen siyasi krizlerin ötesine uzanıyor. Foreign Policy, N.York Times, Project Syndicate gibi küresel maliye sözcüsü yayınlarda en sıkça geçen ifadeler şöyle sıralanıyor: “Dağılma”, “yıkım”, “parçalanan toplum”, “yorgun demokrasi”, “medeniyetin çöküşü”. Hepsi çarpıcı bir manşette özetleniyor: “Batı artık yıkılıyor!”
Ne oluyor? Tüm ideolojik hegemonya anlatısını kapitalizmin ölümsüzlüğüne dayandıran burjuvazi, ufukta görünen yeni finansal buhranın aynı zamanda kendi sonunu hazırladığını kavramış durumda. Burjuvalar tarihleri boyunca pek çok kriz yaşadılar, fakat bu sınıfın dilinde kriz, aynı zamanda fırsat demekti. Kriz deneyimleri gösterdi ki, bunlar birer “yaratıcı yıkım” halini alır. Yeni tekel grupları yükselir, eski yapıyı tasfiye eder. Bu yüzden sermayeye ne zaman ufukta bir kriz görünse, kan kokusu almış vahşi hayvan gibi pusuya yatar, rakiplerini yok edecek hamleler hazırlar. Fakat bu kez durum farklı: Dünyanın efendileri, tüm sermaye gruplarını yukarıdaki manşetlerle uyarıyorlar ve adeta şunu söylüyorlar: Birbirinizin kuyusunu kazmayın çünkü bu kriz fırsat değil, uygarlığın sonunu getirecek, bir çıkış yok, “yaratıcı yıkım” yok...
Bu çağrının ana teması olan “rekabet değil dayanışma” mesajı, kurbağanın sırtında suyu geçen akrebe kurbağayı sokmama çağrısıdır, ancak alacağı cevaptan kuşku yok: “Ne yapayım benim doğamda var.” Burjuva akrebine doğasını değiştirmek gibi boş bir çağrı yapmaya götüren umutsuzluk nereden kaynaklanıyor? Ya da şöyle soralım: ufukta beliren yeni finansal çöküşün bir çıkış yolu neden yok?
Dünyanın efendilerindeki umutsuzluğun aksine, Marksizm iddiası taşıyan pek çok çevre bir çıkış yolu olduğu umuduna sahipler. Burjuvazinin kendi uygarlığının sonunu ilan ettiği bir zamanda böyle sefil ruhlar, yaklaşan krizin yeni bir sermaye birikimi ve egemenlik biçimi ile sonuçlanacağına dair kanıt sunma yarışındalar. Yaptıkları analize göre, neoliberalizm adını verdikleri dönem artık kapanmıştır; kapanan bu dönem, uluslararası sermayenin 1970'lerde girdiği krizden çıkış için yaptığı bir tercihten ibaretti. Bir tercihle neoliberalizmi seçen sermaye, sanayi üretimine yatırım yapmaktan vazgeçip finansallaşmış; üretimi bağımlı ülkelere kaydırarak bir tedarik zinciri oluşturmuştur. Gelinen aşamada ise emperyalist merkezler yaptıkları hatayı fark etmiş, sanayisizleşmenin ve tedarik zincirlerine bağlılığın “jeopolitik” risklerini görmüşlerdir ve şimdi vitesi geriye takıp, neoliberal dönemi kapatmışlardır. Öyleyse çıkış yolunda karşımıza çıkacak yeni egemenlik yapısı, emperyalist merkezleri finansallaştırmayı terk edip, yeniden sınai üretime dönmesi biçiminde sonuçlanacaktır vs.
Bu bakışın (umutsuz burjuvaziye umut aşılamak dışında) pek çok yönden büyük hatalar taşıdığı açıktır. En önemli hata, sermayenin şu ya da bu yapıya yönelmesini basit bir tercih sorunu olarak görmektir. Oysa sermaye, temelde üretici güçlerin gelişim seyrini izler ve gelişimin şu anki çerçevesi olan gelişkin meta üretiminin tüm yasa ve koşullarına uymaktan başka çaresi yoktur. Kapitalist özel mülkiyet, bu gelişimle çeliştiği her noktada ceza ya sermayeye ya da üretici güçlere kesilir. Bu anlamıyla sermaye kâr amacı peşinde koşarken, sürüklendiği krizler aracılığıyla üretimin toplumsallaşmasını ileri noktalara taşımak zorunda kalır. Bir noktada çelişki keskinleşir ve devrimler kaçınılmaz olur. Günümüz kapitalist meta ekonomisi üretimin toplumsallaşmasının ancak dünya ölçeğinde kurgulanabileceği bir noktaya ulaşmıştır. Üretimin toplumsal karakterinin kapitalist özel mülkiyete kestiği ceza, küresel iç savaştır.
Bakıştaki diğer hata büyük krizlerin doğasına ilişkindir; krizleri tercihli yollardaki kazalara indirgemesidir. Oysa her kriz üretimin toplumsal karakterini tanımayan ve onu yönetme becerisine sahip olmayan burjuvaziye kesilen cezadır. Engels’in sözleri ile şöyle ifade edelim: “İşte güçlü bir gelişme içinde bulunan üretici güçlerin sermaye olma niteliklerine karşı bu güçlü tepkileri, toplumsal niteliklerini kabul etmekte içinde bulunulan bu büyük zorunluluktur ki, kapitalist sınıfın kendisini onlara gitgide hiç değilse kapitalist ilişki içinde olanaklı olduğu ölçüde toplumsal üretici güçler olarak davranmaya zorlar.” (Anti Dühring, sf. 437-439). Devamında Engels’in İngiltere'de 48 fabrikayı birleştiren alkali tekelini örnek gösterir. Şimdi dünyada bu örneği fersah fersah aşan tekellerin hakimiyeti vardır. Öyleyse üretimin toplumsal karakteri geliştikçe, bununla çelişki içindeki kapitalist özel mülkiyetin yarattığı bunalımlar daha keskin, daha yırtıcı bir karakter kazanır. Sermayeyi krize götüren seçtiği yolun hatalı olması değil, toplumsal üretimle çelişen varlığıdır.
II
Engels’in analizini kapitalizmin uzun tarihi gelişiminde somutlaştırmak için, şimdi yapacağımız basitleştirme, elbette pek çok yönden eksik kalacaktır fakat konuyu yakından kavramak için eksikler şimdilik göz ardı edilebilir.
Basitleştirme şundan ibaret: Kapitalizm tarihinde üretimin ulaştığı toplumsallaşma seviyesini simgeleyen ve bu özelliği ile diğer tüm üretim kollarını peşine takıp sürükleyen bir “lider” üretim kolu olmuştur. 19. yüzyılın ortalarında liderlik demiryolu yapımındaydı. Ve yüzyılın sonunda bu liderliği elektrik ve petrokimya sanayi sektörü ile paylaşmıştır. 20. yüzyılın ortalarına doğru, bu kez liderlik motor endüstrileri ve makinayı yapan makinelerdedir, 20. yüzyılın sonu ile 21. yüzyılın ilk çeyreğinde yarı iletken teknolojileri aynı rolü devralmıştır. Değişen her “lider” sektörle birlikte, üretimin toplumsal karakteri bir ileri aşamaya taşınmıştır. Ürünler karmaşıklaşmış, iş bölümü ve iş birliği detaylanmıştır.
Küreselleşme yeni bir olgu değildir. Erken aşamalarından itibaren kapitalizmin varlığı, gelişmenin seviyesinin gerektirdiği iş bölümü ve iş birliğini dünyaya yayarak bir dünya sistemi olma yoluna girmiştir. Lider sektörün değişimine paralel, bu küresel iş bölümü ve iş birliği figürasyonu da değişmiştir. Elbette sermayenin paçalarından kan ve irin akan karakterinin damgasını vurduğu biçimde.
Demiryolları, bugünkü gelişimle kıyaslandığında oldukça basit az katmanlı bir iş bölümüne denk gelir. Küresel iş bölümünde de bu basitliğe uyar. 18. yüzyılda ezilenlerin dünyasına kan kusturan sömürgecilikte esas hedef, demiryolları ve peşinden sürüklediği iş kollarını besleyecek hammadde kaynaklarını ve ürünlerini satacak pazarları ele geçirmektir.
Lider sektör gelişmesi boyunca, bir sonraki liderin de alt yapısını hazırlar. Demiryolunun idaresi için gerekli telgraf hatları sayesinde elektrik üretimi; daha güçlü lokomotif arayışı için de içten yanmalı motor teknolojileri boy vermiştir. Ama henüz motorun gidecek uzun bir yolu vardır. Öte yandan elektrik üretimi daha büyük bir hızla değişime uğratmıştır. Üretimi, dağıtımı ve yaygın kullanımı ile elektrik, demiryollarından daha karmaşık daha geniş bir yan sanayiyle çok katmanlı bir iş bölümü ve iş birliği seviyesi yaratmıştır. Elektrik sayesinde atağa kalkan kimya sanayi, emperyalist sömürgecilikte yeni hammadde arayışlarını tetiklemiştir. Elektrik üretiminde bolca yer alan petrol, iletişimde yer alan bakır, aydınlatma gereçleri için elementler, kimya sanayinin girdileri olan alüminyum ve diğer ana metal grupları, tekellerin tutuştuğu kavgayı kızıştırmıştır. Ne de olsa söz konusu alanlar, demir filizi gibi ve kömür gibi dünyanın her coğrafyasında bolca bulunan madenler değil. Ama petrol gibi, sadece belli coğrafyalarda bolca bulunan, kârlı işletilebilen hammaddeler ve bunların arz yollarını güvenceye alan kritik lojistik hatlar, dünyanın bu kez tekeller arası özgürce değil ama, hegemonik tarzda yeniden paylaşımını gerekli kılmıştır. Birinci Paylaşım Savaşı’nda, büyük ölçüde Ekim Devriminin etkisiyle, bu hegemonya meselesi yarım kaldı. Yarım kalanı tamamlamak için yapılan İkinci Paylaşım Savaşı ise, dünyanın üçte birine yayılan sosyalist sistemi ortaya çıkardı. Bu andan sonra emperyalizm, hammaddelere zorla el koyan klasik sömürgeciliği sürdüremezdi.
Bu yeni koşullar altında, emperyalist-kapitalist dünya, siyasi bağımsızlığı kazanan eski sömürgeler ve bağımlı ülkeler üzerindeki tahakkümünü motor makine yapım liderliğinde yeniden kurguladı. Yeni sömürgecilik, motor makine yapımı iş kolunun doğasına uygundu. Öncekilerden çok daha karmaşık bu yeni ürünler silsilesi, yüzlerce farklı parçayı birleştirmeye dayanıyordu. İş bölümü ve iş birliği yeni, aralarında nitel farklar olan katmanlaşmalara yol veriyordu. Üretimi oldukça karmaşık motor blokları, üretimi oldukça basit kayışlar, çarklar, plastik parçalarla birleşiyordu. Bundan böyle bağımlı ülkelerin kaderi ya belli basit parçaların üretiminde uzmanlaşmak ya da tüm parçaların birleştiği son montaj hattında işlem yapmak yönlerinde şekillendi. Dünyanın üçte birine yayılan sosyalist sistem, emperyalist kapitalist sistemin bu evresinin pilini kısa sürede tüketti. Çok değil, 30 yılda bu evre sonuna gelmişti bile.
Motor ve makine yapısının yan ürünleri, dünyayı çepeçevre saran haberleşme uyduları ve santimetrenin binde biri boyutlarında malzeme işleyebilen optik makine tezgâhları oldu. Bu altyapı hazırlanmasaydı, 1950'lerden itibaren varlığı ortaya çıkan yarı iletken teknolojiler, sermayenin kâr ettiği bir üretime kavuşamazdı. Fakat söz konusu optik lazer güdümlü makineler son derece pahalı, ortaya çıkan ürünler de son derece karmaşık yapıdaydı. Bu sektör, ancak bir dünya pazarı bütünlüğü sağlanmışsa, ayrıca her karmaşık parçanın üretimi, patent lisans kilitleriyle korunup standart hale getirilmişse, kârı garantileyen bir ölçüye kavuşabiliyordu. Öyleyse bu sektör, öncelikle yüksek bir tekelleşme yaşamalı, sonra uydularla bağlantı içinde dünyanın tüm köşesine engelsiz ulaşabilmeliydi. Yarı iletken teknolojilerinin liderliğinin tam tescilliği için, Sovyetler Birliği'nin dağılması beklenecekti.
Yarı iletken iş kolu liderliğinde, başka iş kollarında da benzer iş bölümü ve uzmanlaşma seviyesi ortaya çıktı, üretimin toplumsal karakterini, tüm dünyada derinleştirdi. Emperyalist tahakküm ve sömürü, bu yeni toplumsallaşmaya kendi biçimini verdi. Bağımlı ülkeler tam ekonomik ilhak sürecine hızla sokuldu, bağımlı ülke pazarları emperyalist metropollerin üretim dolaşım süreçlerinin doğrudan uzantıları haline geldiler.
III
Bu uzun dönüşüm anlarında ekonomik krizler, bir sonraki evreyi hazırlayıp önündeki engelleri temizleyen “yaratıcı yıkım” mekanizması gibi işlev gördüler. Demiryolları evresine son noktayı 1870'lerin uzun depresyonu koydu. Bu krizde bir aşırı üretim sorunu belirmişti ve bunun doğal sonucu olan deflasyonist döngü, ancak elektrik-petrokimya liderliği ile aşılabilecekti. Yeni lider üretimde doğup gelişen tekeller, artık sadece tek tek ülkeleri değil, kıtaları kendi aralarında paylaşıyor. Tekelci rekabetin kızıştırdığı uluslararası ticaret, her yıl çift haneli büyüyor ve altının yerini alacak bir evrensel kağıt para arayışına aciliyet kazandırıyordu. Sistem, bir de bu açıdan bir hegemon güce ihtiyaç duyuyordu ve Birinci Paylaşım Savaşı sorunu çözmemiş, altını tahtında bırakmıştı. Bu nedenle 1929 Bunalımı, yine aşırı üretim ve tetiklenen deflasyonist döngünün içinde uzadıkça uzadı. Bunalım, İkinci Paylaşım Savaşı ile savuşturuldu. Bir hegemonik güç (ABD) belirmiş, ticarette esas alınacak kağıt para bulunmuştu. Altın değerine sabitlenmiş ABD doları, motor makine yapımına odaklı sanayi evresinin yeni karmaşık iş bölümünü, Marshall Yardımları gibi, pek çok borç para anlaşması ile önce Avrupa'ya, sonra tüm bağımlı ülkelere çekti.
Motor-makine liderliğini kapayan, 1973 bunalımı oldu. Emperyalist dünyanın hegemon gücü ABD, sermayeyi değersizleştiren deflasyon sarmalından kurtulabilmek için doları altına sabitleyen para sistemine son verdi. Bu, henüz ilk adımdır. İkincisi petrol fiyatlarını 10 katına çıkartmak üzere OPEC1’i zorlamaktı. Böylece tüm dünya enflasyon döngüsüne girdi. Bir anda fırlayan faizler ile borçlarını ve enerji faturalarını ödeyemeyen bağımlı ülkeler, dayatılan tam ekonomik ilhak koşullarını kabule zorlandılar. Bu evrenin (motor makine) yan ürünü olan yarı iletken teknolojileri, tüm hesap ödemelerini birbirine denkleştirmeye dayalı bankacılık işlemlerini mükemmelleştirdi. Artık dünyadaki tüm hisse ve emtia borsaları, bankacılık işlemleri, ticarete dayalı tüm para hareketleri aynı havuzda birikebiliyor ve oradan yeniden dağıtılabiliyordu. Bu gelişme sayesinde yarı iletken üretime dayalı son derece karmaşıklaşan iş bölümünü, dünya çapında ve bu teknolojinin gelişim hızına ayak uyduracak esneklikte kurgulayabilmek için, gerekli para sermaye yani üretim döngüsünün sermaye biçimindeki ilk adımı sağlamca atılmış oldu. Gerisi, tüm bağımlı ülkeleri ithalata yüksek oranda bağlı bir ihracata, borç sermayesinin önündeki tüm engelleri kaldıran bir bankacılık içine çekmekten ibaretti. Yarı iletken üretim liderliğinde kapitalist dünya, bir avuç dev mali sermaye grubunun üretim-dolaşım dizgesinin parçası haline geldi.
Kuşkusuz yarı iletken üretime özgü olağanüstü yüksek sabit yatırımlar, bu ölçüde yüksek miktarda hammadde ve ara mal kullanımı, sermayenin ortalama organik bileşimini dramatik biçimde yükseltmiş, emekten sızdırılacak artı-değer için çok dar bir alan bırakmıştı. Bu düşük kâr, başka üretim dallarındaki (giyim, metal, gıda vs.) olağanüstü yüksek emek gücü sömürüsü ile telafi edebilirdi, yoksa üretime devam etmenin, sermaye açısından bir anlamı yoktu. Bu telafi mekanizmasının çatısı finans sektörü oldu. Bir anlamıyla Nestle'nin kahve üreticilerinden sızdırdığı muazzam emek sömürüsü, Apple'ın litografi makinalarını besledi ve bu geçişi, Wall Street gibi merkezler kontrol etti. Bu yüzden yarı iletkenlerin liderliğindeki dönem, tek başına finansın her şeyi belirlediği bir “neoliberal” dönem gibi görüldü.
Ne var ki bu aşamadan sonra çatıdaki (finans) her yangın, tüm dünyaya hızla yayılacak, borç zincirinin hassas dengelerini sarsan her küçük sarsıntı, büyük çöküşlere neden olacaktı. Hatalı biçimde neoliberalizm diye adlandırılan, sanayi ve bankaların birleşiminden oluşan dev mali sermaye gruplarının finansal akışlar üzerinden dünya çapında iş bölümünü sağladıkları bu dönem, ardı arkası kesilmeyen küresel krizler dönemi olacaktı.
(Devam Edecek)
Umut Çakır
1 Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü