< < Küresel Kapitalist Krizde “Doktor Ne İstersen Ye Dedi” Dönemi -2-

IV

1870 krizi uluslararası meta ticaretini canlandırarak aşıldı; sermaye ihracı metayı peşinden dünyanın her yerine sürükledi.

1929 krizi, bu ikili akışa uluslararası para ticaretini ekleyerek aşıldı ve altına sabitlenmiş ABD Dolarını evrensel eşdeğer seviyesine yükseltti. 1974 buhranında sermaye, üretim-dolaşım-genişletilmiş yeniden üretim döngüsünü tüm bağımlı ülke pazarlarını kapsayacak biçimde birleştirdi. Gelinen nokta, üretimin küresel ölçekli toplumsal karakteri ile onun kapitalist özel mülkiyeti arasındaki çelişkiyi sermayenin denetim altına alamadığı noktadır. Buradan ötede, üretimin toplumsal karakterini “hiç olmazsa kapitalist ilişki içinde” tutacak bir imkân kalmamıştır. Bu yüzden yarı iletken teknolojiler, bir sonraki evreyi hazırlayan yan sektörler yaratamadı. Bugün Yapay Zeka ile estirilen rüzgarlar, 1980’lerde başlayan yarı iletkenler evresinin uzatmalarından başka bir şey değildir. Gelinen aşamanın çelişkisi, ABD hegemonyasının çöküşüyle en belirgin hale gelir. Küresel iş bölümü ve iş birliğine dayalı üretimin toplumsal karakteri, üzerine giydirilen deli gömleğini, emperyalist-kapitalist ilişkileri yırtıp parçalamaya başlamıştır.

Emperyalist kapitalist sistemin girdiği (C. Dağlı’nın isabetli kavramlaştırmasıyla) Yeni Evre’nin, aynı zamanda neden sermaye uygarlığının son evresi olduğu, üretim ve dolaşımın toplumsal karakterinde gizlidir. Ve bu karakter, şimdi ancak küresel ölçülerle ortaya konabilir. Bütün bağımlı ülkeler dahil, dünyanın tüm pazarlarını tekeline alan bir avuç mali sermaye grubu, eğer ipleri elinden kaçırıyorsa (ki bunu çıkardıkları yayınlarda en trajik feryatlarla kendileri ilan ediyor), nedeni bu toplumsal karakterdir. Öyleyse bu son evre, aynı zamanda küresel iç savaşın yaygınlaşıp derinleştiği, ayaklanmaların zaferlerle taçlandığı bir evredir.

Tarihsel açıdan oldukça uzun bir dönemi en kaba hatlarıyla özet biçime indiren bu analiz, bugünün efendilerinin çaresizliğine ışık tutuyor. Şimdi, biraz daha somuta inerek, son 25 yıla damgasını tam olarak vuran bu çaresizliğe, olgular eşliğinde bakalım.

Yarı iletken sektörün liderliğinin tescillendiği 1990’ların sonunda “internet dünyayı değiştirecek” sloganı, bu alana yığılan sabit sermaye yatırımlarını çılgınlık seviyesine ulaştırdı. Adları kısaca “dot-com” olan tekeller, o gün, tıpkı bugünküler gibi, dünyanın efendileri olarak sunuluyordu. (Şimdi adlarını hatırlayan azdır). Bankalar, yatırım fonları bu şirketlerin hisselerini borsalarda şişirdikçe şişiriyordu. Fiber optik kablolar, uydular, baz istasyonları, internet arama motorları, süper bilgisayarlar vs. sermayenin sabit yatırımlarının çoğunu kendine çekmişti.

 

Ancak, Tablo -1’de açıkça görüldüğü gibi, dot-com çılgınlığına rağmen, emperyalist ülkelerde toplam sabit sermaye yatırımları gerileme eğilimini sürdürdü. Çünkü, pek az artı değer vadeden dot-com yatırımlarının karlılığını, başka sektörler garanti altına alıyordu ve bu sektörler, 80’lerden itibaren, sermayenin kıt olduğu ve bu kıtlık yüzünden ücretlerinin düşük, karın yüksek olduğu bağımlı ülkelere doğru aktı. Bu akışın hızını, yine aynı tabloda yer alan “Finansal Dış Varlıklar” sütununda izleyebiliyoruz. Sadece 20 yılda, 100 trilyon dolardan 400 trilyon dolara ulaşan bu meblağın içinde, sermaye ihracı da büyük yer tutmakta. Bu yirmi yıl (1980-2000) bağımlı ülkelerin, tek tek ya da topluca tam ilhak koşullarıyla kuşatıldıkları yıllardır. Dot-com’a yönelik sabit yatırımların kar eksiğini, bağımlı ülkelere doğru kaydıran diğer işkollarının yarattığı yüksek sömürü telafi etti.

1998 Asya krizi şiddetli ve keskin bir dönemeç oldu. Bu krizin sonunda dünya, emperyalist ülkelerdeki olağanüstü yüksek sabit yatırımların karını güvenceye alan bir finansal akış sistemiyle donatıldı. Dönüşüm birkaç yıla sığacak ölçüde hızlandı. Dünya ticaretinin %70’ini kontrol eden emperyalist tekellerle iş birliği yapan bağımlı ülke sermayesi, bundan böyle, en başta uluslararası ticaretten elde ettiği her kuruşu emperyalist merkezlere ve dot-com şirketlerinin hisselerini şişiren borsalara gönderecek, bu merkezlerde toplanan karlardan oluşan finansal havuz, borç-kredi yoluyla yeniden dağıtıma sokulacaktı.

Tablo-2, bu yeniden dağıtımın sonuçlarını özetliyor. Aynı zamanda tam ilhakın resmini sunuyor. Tablonun esas aldığı “Mark-Up”, burjuva iktisadından Marksist dile tercüme edersek, ortalamanın üzerinde elde edilen tekellere özgü kar demektir. Asya krizine kadar emperyalist tekeller ile onların bağımlı ülkelerdeki işbirlikçilerinin ekstra tekel karları birbirine paralel. Çünkü bu iş birliğiyle üretilen mallar, genelde bağımlı ülke iç pazarında tüketiliyorlar ve bu sayede gerçekleşen karları emperyalist tekeller ve işbirlikçileri hisse payı oranında bölüşüyorlar. Bu yüzden, kardaki her yükseliş, işbirlikçi karını da yükseltiyor.

Fakat Asya Krizi sonrası çatallaşma başlıyor. İşbirlikçiler artık, ortalamanın üzerindeki ekstra kardan giderek daha az paylar almaya başlarken, emperyalist tekellerin ekstra karları uçuşa geçiyor. Çünkü, tam ilhak bağımlı ülkelerde iki önemli sonuç doğuruyor. İlki, işbirlikçi şimdi iç pazara değil, dünya pazarları için üretiyor, özellikle gelişkin emperyalist pazarlarda bu ürünler, daha yüksek fiyata alıcı bulabiliyor ve aradaki muazzam farkı emperyalistler tek başına ceplerine indiriyorlar. İkinci sonuç daha önemli, işbirlikçiler kendi sermaye birikim olanaklarını kaybediyorlar; bir işe başlamak için artık emperyalist para havuzundan borç çekmeye mecburlar ve giderek artan ölçüde bu üretimi ithal ettikleri ara mallar ve makinalarla gerçekleştiriyorlar, başka türlü, daha geniş pazarlara hitap eden ölçek tutturulamıyor. Bu iki önemli değişimin 2020’lerde nasıl hızla “Tam İlhak Paradoksu’na dönüştüğüne biraz sonra değineceğiz. Ama önce, bu küresel finans yapısının, dot-com kriziyle başlayan, 2000’de fırtınaya dönüşen krizleri nasıl tetiklediğine bakmak gerekecek.


V

97-2001 arası en keskin virajını dönen tam ilhakın başlattığı finansal akışla, emperyalist merkezlerdeki dot-com şirketleri balon misali şişiyorlar. Dünya, neredeyse elbirliği ile tüm ticaret fazlalarını, ekstra tekel karlarını (ve daha sonraki dönemde, KOBİ ölçekli küçük işletmelerin elde ettikleri artı-değerleri de), emperyalist merkezlerin tahvil, hisse gibi varlıklarını şişirmek üzere kullanmaya koyuluyor. 2001 başında, beklenen karı sağlayamayan bu aşırı-yatırım gerçeği belirince, dot-com şirketlerinin hisseleri çöpe dönüyor. Kayıp, 6 trilyon dolar.

Bu ani çöküş, ABD finans yapısının “son güvenli liman” rolünü sorguya açıyor, dünyanın neredeyse tüm tekel karını çeken mıknatıs işlevini bir anda yitiriyor. Oysa, bu finansal havuzun etkinliği, onun bir merkezde toplanmasına bağlı, aksi halde borç-kredi zinciri dağılır. Bu durum hem emperyalizm için hem ABD için, hegemonik bir çöküştür. Ve çöküşü tersine çevirmek üzere 11 Eylül provokasyonu tertipleniyor, 3. Dünya Savaşı başlıyor. Amaç hasıl oluyor. ABD, bu kez “terörle mücadele” bahanesiyle dünyanın tüm banka hesaplarına ulaşma imkânı buluyor, etkisiz kalan mıknatısın dağıttığı yapı, bu kez zor yoluyla yeniden toparlanıyor.

Öte yandan, henüz hiçbir şey bitmiş değil, aksine daha yeni başlıyor, yoksa zor, işlevini uzun süre yerine getiremezdi. Tam ilhakın henüz ilk adımları atılıyor. Bağımlı ülkelerde sermayenin kıtlığından doğan yüksek emek sömürüsüyle elde edilecek ekstra tekel karı için henüz geniş bir manevra alanı mevcut. Bu alanın ne kadar geniş olduğu, en basit ve kaba haliyle şöyle hesap edilebilir: Bir ülkenin nominal GSMH’si ile Satın Alma Gücü Paritesi GSMH’si arasındaki fark ne kadar büyükse, emperyalist tekellerin bu ülkelerden çekebileceği ekstra kar o kadar büyüktür.1 Bahsi geçen yıllarda, yüzyılın başı, Bangladeş, Pakistan, Sri Lanka gibi en dipteki ülkelerde nominal -SAGP farkı dört kattır. Kabaca anlamı, bu ülkelerden sağılacak tekel karı, emperyalist merkezlerden dört kat fazladır. Güney Afrika, Türkiye, Arjantin gibi orta gelişkinlikteki bağımlı ülkelerde fark, yine aynı yıllarda, 2 kata yakındır. 21. yüzyılın başında dünya henüz, nominal -SAGP farkının azalmasıyla ortaya çıkacak olan “Tam İlhak Paradoksu”na uzaktır.

İşte bu elverişli ortamda, dot-com krizinin buharlaştırdığı 6 trilyonu hızla telafi etme imkânı bulan emperyalistler, zorla yeniden oluşturulan ortak borç havuzundan dünyaya kürek kürek sermaye ihraç etmeye koyuluyorlar. Bu süreç tedarik zincirlerini giderek daha küçük parçalara böldü, çeşitlendirdi, küresel iş bölümünü katmanlaştırdı. Sütten ağızları yanan emperyalistler, elde ettikleri ekstra karları yarı-iletken alana değil ama, gayrimenkule yatırdılar. İnternet unutulmuş, inşaat kral olmuştu. Arazi rantının sıçramalı desteğiyle neredeyse uçan balona dönüşen gayrimenkul sektörü, beklenenden çok daha önce patladı. 2008 krizi uzun döneme yayıldı, öyle ki AB’nin bankacılık sistemini neredeyse tarihe gömüyordu. Emperyalizm için bu krizi idare etmenin tek yolu, güçlerini birleştirmiş Merkez Bankalarının pompaladığı kredi-parayla iyice köpüren ortak havuzu, bağımlı ülkelere kısa vadeli borçlar biçiminde yolculuğa çıkarmaktı. Bağımlı ülkelere doğru yeniden atağa geçen borç sermayesi baş döndüren boyutlara ulaştı. Fakat artık, tedarik zincirlerine yeni halkalar eklemek üzere değil, bağımlı ülkelerin KOBİ’leri dahil, her sermaye birikim kırıntısını borçlandırıp faiz geliri elde etmek üzere. Bağımlı ülkelerde özel borçlar (şirket+tüketici borçları), kısa sürede katlandı. Tablo-2’den görüleceği gibi bu, işbirlikçi tekelci karları eritti, onlar şimdi, sadece oyun içinde kalıp borçlarını ödeyebilmek için, daha fazla borçlanmak zorundalar. Bu ülkelerdeki sermaye birikimi alenen gerilemeye başladı, bu yüzden üretim neredeyse tamamen ithal girdilere bağımlı hale geldi.

Kendisini 2020’lerde açık biçimlerde gösteren “Tam İlhak Paradoksu”na değinmenin sırasıdır. Tam ilhakla, bağımlı ülkeler, sadece iç pazara değil, dünya pazarına -taşeron/fason- üretim yapıyordu. Fakat bu denli geniş ölçekli üretim ve dağıtımı gerçekleştirebilecek sermaye yoğunlaşmasından, birikiminden ve bu ölçeği karşılayacak yan sanayinden yoksundular. Ancak borçla tutturulabilen üretim ölçeği, onları hızla ithalata bağımlı hale getirdi. Bu bağımlılık, Türkiye gibi ülkelerde, imalat sanayisinde %70’lere varmıştır. Sorun burada başladı: Genelde yaşam şartları, özelde emek gücünün yeniden üretimi, ithalat bağımlılığı neticesinde yüksek emek gücü maliyetine dayalı ürünlerdi ve bu durumun orta ve uzun vadedeki sonucu, bağımlı ülkelere özgü nominal SAGP uçurumunun kapanmasıydı. Ve bir başka yönden bağımlı ülkeler, borç krizini ötelemek adına, döviz kurunu düşük tutmaya gayret ettikçe, bu uçurum daha büyük hızla kapandı. Emperyalist tekeller, ekstra kar alanları daraldıkça, zincirin en altındaki ülkelerden siparişlerini kesmeye başladılar. Bu, hızla yükselen yaşam maliyetine, hızla yükselen işsizliğin eşlik etmesi demekti. Bangladeş, Sri Lanka örneğinde olduğu gibi “Tam İlhak Paradoksu”, önünde durulamaz bir sosyal patlamanın ve devrimin beşiği haline geldi.


VI

Tam ilhak paradoksu, tetiklediği devrimler eşliğinde, emperyalist merkezlere akan tekelci karda dramatik düşüşlere yol açınca, kendi kendine sönmeyen ve ancak daha fazla şişerek bir artı-değer mıknatısı işlevi görebilen finans piyasaları, manipülatif bir pompaya ihtiyaç duydu. İşte “yapay zeka dünyayı değiştirecek” sloganı, bu manipülasyonun aracısı oldu. Üstelik bu kez, kaba bir Ponzi oyununu aratmayan balon, eskisinin dört-beş katı. IMF’nin eski baş ekonomisti Gopinath, 35 trilyon doların buharlaşacağı tahmininde bulundu.

Gördüğümüz gibi, bu balon, olağanüstü yüksek sabit yatırımların, yoğun emek sömürüsü ile desteklenmemesinden doğar. Sadece 2025’te 400 milyar dolar ve dört yıl içinde 5-7 trilyon dolara varacak olan yapay zeka yatırımları, MIT Üniversitesi’nin hesaplarına göre, %95 oranında verimsiz yani artı değer yaratma umudu taşımıyor. Üretim sürecinde elde edilemeyen ve şimdi tam ilhak paradoksu nedeniyle telafi imkanları azalan kar nereden gelecek? Bir Ponzi oyununa dönüşen hisse alım-satımından. Bütün yapay zeka tekelleri ve ardına dizilen bir avuç mali sermaye grubu, bu Ponzi oyununun tarafları. Yatırımcısı, üreticisi kreditörü ve müşterisi aynı olan bir sermaye döngüsü oluşturdular. Bu şekilde, el birliğiyle şişirilen hisseler, azalma eğilimindeki tekel karlarını kendine çekmenin tek yolu. Hisseleri ne kadar şişirirsen, pay edilen tekelci kardan, o kadar çok parça koparırsın. Hesap basit.

Patlama noktasına görülmemiş hızda ilerleyen bu balonun, bütün dünyayı etkisine alması kaçınılmaz. Çünkü, küresel finans sistemi, ABD hisse piyasasına aşırı ölçüde bağımlı. 2008 krizi sonrası kısa vadeli borç biçiminde dünyayı defalarca turlayan borç-kredi zincirinin geri döndüğü yer ABD hisse piyasaları. Ve her dönüş, bir toparlanma ve yeni bir kredi döngüsü başlatma için gerekli. Bu yüzden ABD hisse piyasaları, borçların çevrilebilmesini sağlayan, sürekli çalışması gereken bir pompa işlevi görüyor. Şimdi bu pompanın durması, en başta bağımlı ülkelerin borç dağları altında ezilmesiyle sonuçlanacak.

Geriye kalan sorulardan biri, bu balonun ne vakit patlayacağı. Marksistler için bu soru güncelliğini kaybetmez. Fakat, bizzat mali sermaye sözcüleri krizden bahsetmeye başladılarsa, vakit yakın demektir. Pek çok yayın ağız birliği etmişçesine “yıkım, dağılma” başlıkları atarken, dikkat çeken uyarı Financial Times’ta yer aldı. Mali sermayenin köklü gazetesi, krizin nasıl patlayacağına dair uzun makalelere yer verdi.

Bu noktada gelişmeleri küresel iç savaşla birlikte değerlendirme ihtiyacı doğuyor. Doğada olduğu gibi, toplumda da hiçbir olgunun tek başına ele alınamayacağı konusunda Lenin’in uyarısını hatırlayalım. Nasıl ki yarı iletken sektörün dünya çapına yaydığı üretimin toplumsal karakteri küresel iç savaşın doğumuna ebelik ettiyse, şimdi yapay zeka ile hızlanan aynı süreç, bu savaşta yeni düzeyin işaretleriyle doludur. Bu yeni düzey ABD hegemonik çöküşünün tescillenmesiyle kendini belli eder.

Marksizm adına yapılan birçok sığ değerlendirmede, 1980’lerden itibaren emperyalist ülkelerin “sanayi-ötesi toplum”a geçiş yaptığı ileri sürülmüştü. Aynı sığ bakışla şimdi “sanayiye geri dönüş” ilan ediliyor. Gerçekte emperyalist merkezler sanayisizleşmedi. Yalnızca, sanayinin üretim-dolaşım-genişletilmiş yeniden üretimden oluşan bütünlüklü döngüsünün emek-yoğun parçaları, çok daha yüksek sömürü ve kar oranlarıyla çalışabileceği, sermayesi kıt bağımlı ülkelere taşınmış ve emperyalizm “rantiye toplum” karakterini derinleştirmiştir.

Kapitalist üretimin sınai döngüsü para ile başlar, üretim araçlarını (makine, ekipman, emek gücü) satın alımıyla doğrudan üretim alanına geçiş yapar. Bundan artı-değerle yüklenerek dolaşım alanına gider vs... Bu bütünlüklü döngüde idari, mali dağıtım, pazarlama, depolama, reklam, hukuk ve çok sayıda aşama bulunur. Emperyalist merkezlerde, sanayi döngü içinde yer bulan emeğin çoğu “hizmet sektörü” adı altında buralarda istihdam edilirler. Bir çokuluslu tekel, 200 küsür ülkeyle iş yapan bir üretim ağının merkezidir. Eğer bu tekel bağımlı ülkelere dağılmış doğrudan üretim aşamalarını, yeniden sanayileşme adına emperyalist merkezlere taşısaydı, şunlar olurdu. Hizmet sektörü altında toplanan bu emek gücünün çoğunu tasfiye etmek zorunda kalır, bununla da yetinmez, çalışanlarına bağımlı ülke üreticilerinden fazlasını vermezdi. Ve her iki dönüşüm, emperyalist ülkelerde ciddi bir iç savaş anlamına gelirdi. Çünkü, “Tam İlhak Paradoksu”na rağmen, bağımlı ülkelerle olan ücret ve yaşam standardı uçurumu korkunçtur, böyle bir fark sadece kanlı bir iç savaşla kapanabilir.

Hegemonyası çöken ABD, “yeniden sanayileşme” tercihiyle değil, ama kaybettiği pazarlar yüzünden, rantiye toplumu ayakta tutan sömürü süreçlerinden, tedarik zincirlerinden giderek uzaklaşıyor. Ve bu durumu, tekeller arası rekabetin nihai kuralı olan güç gösterisiyle telafi etme yolunda, iyice zıvanadan çıkıyor. Trump, ABD hegemonyasında ölümcül son evrenin en çarpıcı semptomudur. ABD, Trump yönetiminde, kendi içi savaşından kaçabilmek için, dünyayı ateşe veriyor.

Kaçabiliyor mu? Hayır. Çünkü tüm ekonomik ve siyasi koşullar onu, kendi toplumundan da ekstra tekel karı sızdırmaya zorluyor. Yapay zeka atılımı, en çok, idari, lojistik, mali vb emek süreçlerini tehdit ediyor. Bu yüzden, ABD basınında iç savaş kelimesi, manşetlerin ve spotların ilgi alanına girmeye başlıyor. Trump, ABD ordusundan daha kalabalık bir milis gücünü, ICE (göçmenlik muhafaza ajanları) ajanlarını, toplumu terörize etmek için kullanıyor. Pentagon “Sivil Huzursuzluklara Hızlı Müdahale Gücü” hazırlıyor.

“Parçalanmış toplum”, “yorgun demokrasi”, “ekonomik-siyasi çöküşün ötesinde medeniyetin çöküşü” başlıkları, bu manzaranın en net ifadeleri oluyor.

(Devam Edecek)

Umut Çakır

11 Bu nokta daha ayrıntılı biçimde “Kapitalizmin Sonu’nda masaya yatırılmıştır. Şöyle özetlenebilir: Satın Alma Gücü Paritesi (SAGP) şunu ölçer; bir ülkede ortalama günlük ihtiyaç sepetini doldurmak için 10 Dolara dolar ise, aynı sepet ABD’de 40 Dolara doluyorsa, bu ülkenin nominal GSMH’si ile SAGP GSMH’si arasındaki fark dört kattır.

Arama