
Devler ve Cüceler
Burjuvazinin yıldırdığı, gözleriyle dünyaya sarı gözlüklerden bakan küçük burjuvalar, onların aydınları, siyasi partileri her dönem moda haline gelmiş ifadelerle birbirlerine seslenmeyi ve yılgınlıklarını herkese bulaştırmayı pek severler. Bu moda ifadeler bir duygudaşlığın ötesinde, çağdaş tarihin olayları karşısında sergilenen tutumun açığa vuruluşudur.
Son zamanların moda ifadesi Gramsci’den: “Eski dünya yıkılıyor, ama yenisi kurulamıyor; şimdi canavarlar zamanı”. Faşist Mussolini'nin “Bu beynin çalışması en az 20 yıl engellenmeli” diyerek hapiste tuttuğu komünist Gramsci’nin bu ifadesi, ortalıkta epey dolaştıktan sonra önce DB/IMF'nin yıllık raporlarında zikredildi ve nihayet anti komünist azgınlığı ile bilinen Belçika başbakanı De Wewer'ın Davos'taki konuşmasına meze oldu. Komünist Gramsci’nin 1930'larda faşizmin gemi azıya aldığı bir dönemin geçici güç dengesini vurgulayan sözleri, demek ki korkudan yılmış küçük burjuvaziyi ve korkudan azıtan emperyalist sermayeyi kuşatan sarı gözlüklülerin üzerine kazılı.
Uzlaşmacı sosyalist partilerin sahada faaliyet yürüten sözcüleri, öfkeden kabarıp taşan duygularına şahit oldukları emekliler arasındayken sarı gözlüklerini katlayıp gömlek ceplerine saklayabiliyorlar. Ama bu partilerin teorisyenleri ya üniversite kürsülerinden sesleniyorlar ya da yaş ortalaması 60'ı geçmiş dinleyicilere hitap ettikleri masalarda... İşte bunlar daha dobra konuşuyorlar, konuştukları gazetelerine manşet oluyor. Bunlardan birisi, katil çetelerin şefi Colani, ABD koltuklamasıyla BM kürsüsünde belirdiğinde, “Che'den Coloni’ye; bizim büyük yenilgimiz” başlığını atmıştı; yıllar önce Che’nin gerilla kıyafetiyle aynı kürsüde konuşma yapması aklına gelmiş hazretin. En saçma bağlantılar işe koşulmaya hazırdır, yeter ki yılgınlık masasına meze olsun.
Bu tayfanın elit bir elemanı olan Hayri Kozanoğlu, Eylül ayının son günü şu satırları yazıyordu: “Şimdilik bir dünya devrimi ufukta görünmediğine göre, yer yer sosyalistlerin seçim başarıları, kamucu belediyecilik uygulamaları, komünal yaşam arayışları gibi örneklerle yetinip, küresel kapitalizm içinde yaşayacağız gibi görünüyor.” Hazret çıtayı öyle yükseltmiş ki, bir dünya devriminden azına gönlü kaymıyor. Yalnızca bir yılgınlık çukurunu daha derin göstermeye yarayan bir yükseklik... Ve uzlaşmacıların en özet programı. Birazdan ele alacağız, burjuva sınıfın tepelerinde bile küresel kapitalizmin çöküşünün önüne geçilemediği kabul edilirken, Kozanoğlu gibiler, burjuvaziye güvence veriyorlar.
Öncesi bir yana, sadece son bir yılın olayları göz önüne alırsa, uzlaşmacıların burjuvaziye güven aşılama çabalarının ne denli zavallı göründüğü daha iyi anlaşılır. Endonezya’dan başlayıp Bangladeş ve Madagaskar gibi bir dizi ülkede iktidarları yerinden eden, bütün kıtaları dolaştıktan sonra o büyük dalga, İran'da silahlı halk ayaklanmasını tetikledi. Bu sayede 2026'ya dünya fırtınalar eşliğinde girdi. Böyle devrimci bir fırtınanın ortasında yılgınlığın teorisini yapmak hiç kolay değil. Ama sarı gözlüklüler onun da bir yolunu buluyorlar.
Kozanoğlu yukarıda alıntılanan ifadesinin hemen altına şu satırları döşeyebiliyor: “ABD'de yapılan anketler bile kafalarda bir örgütlenme modeli, geçiş programı yeni bir toplum tasarımı olmayan gençlerin ‘bundan kötüsü olamaz’ düşüncesiyle, sosyalizmi kapitalizme tercih ettiklerini gösteriyor.” Dünya devriminden daha azına razı olmayan bu yüce gönül, gençlerin sosyalizm tercihlerini de ancak dört dörtlük bir program ve örgütlenme eşlik ederse onaylayabilirdi. Yine de Kozanoğlu, devrim fırtınasının ortasında sarı gözlüklülerin sığabileceği bir yılgınlık gediğini açmış oluyor.
Ergin Yıldızoğlu da gediğe kuyruğunu sokmaktan geri kalmıyor, 2025 boyunca dünyayı sarsan gençlik isyanlarına aynı etiketi yapıştırıyor: “Ancak isyanlar parçalı, öfkeli ama siyasi örgütlerden, toplumsal programlardan yoksun” (5 Ocak) . Ve devamında artık şaşırmıyoruz, Yıldızoğlu yazısını Gramsci’nin moda ifadesi ile bitiriyor. Bu noktada yılgınların yeni bir alameti farikası belirginleşiyor: Hazretlere devrim ve ayaklanma beğendiremiyoruz.
Sarı gözlüklüleri devrimlere, isyanlara burun kıvırıp mızmızlanma ve yılgınlığa kapılma gibi duygusal zeminlerden eleştirmenin gayet kısa bir yol olduğunun farkındayız. Önemli olan bu duygusal zeminlerin, hangi siyasal tutumlara yol açtığı. Bunun en net fotoğrafını İran'daki silahlı halk ayaklanması karşısında takındıkları siyasi tutumda görebiliyoruz.
Gazete Birgün, İran'a dair röportajlarına yer verdiği pek çok uzmanın nesnel ve gerçekçi değerlendirmelerine tezat biçimde, “Politika Servisi” imzalı yazıda, silahlı halk ayaklanmasının arkasında ABD-Mossad izi olduğu çamurunu yapıştırıyor. Öyle ya, bu hazretlere göre nasıl olur da bir halk “fiili meşru mücadele” çizgisinde taleplerini sıralamak dururken, silahlı bir ayaklanmaya cüret eder. Ergin Yıldızoğlu bir kez daha arkadan yetişip, açılan gediğe kuyruğunu sokuyor. İsyancıların “başka bir rejim” talebi ortaya koymadığını, enerjisini kristalleştirecek bir örgütlenmeden yoksun olduğunu belirttikten sonra teşhisini koyuyor: “Ortada, rejim çökerse doğacak kaosa düzen verecek bir yapılanma olasılığı yok.” Öyleyse ne yapıyoruz, hep beraber dua ediyoruz, molla rejimi kaosa sürüklenmesin, boşluğu ABD-İsrail doldurmasın.
Gramsci’nin moda ifadesini dilinden düşürmeyenlerin üç ortak noktası, buraya not edilmeli:
1- Dünyada bir devrim olasılığı görmeyen yılgınlık
2- Devrim ve isyanları beğenmemenin getirdiği mızmızlanma
3- Halkların her ileri atılımında bir “kaos” gören paniklemecilik
Bu ruh hali ve bakış açısına Gramsci’nin sözleri ilaç gibi geliyor.
Tepeden tırnağa burjuva düzene güven, emekçi halklara güvensizlikle dolu sarı gözlüklülerin cüceliğini sergilemek adına, Marx, Engels ve Lenin'in tutumlarını karşılaştırmak yararlı olacak.
Henüz 1848 Devrimleri patlamadan yazdıkları Komünist Manifesto'ya Marx ve Engels: “Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor; komünizm hayaleti” cümlesiyle başlıyorlardı. Sonraki tüm politik tutumları, bu iyimser ve cüretkar başlangıçla uyum içindeydi. 1871'de Paris proletaryasını zamansız bir ayaklanmanın tehlikelerine karşı uyardıkları halde, gökyüzünü fethe çıkan komünarlara tereddütsüz destek sundular, Güney Fransa'daki en yakın yoldaşlarını gözüpek bir ayaklanmaya teşvik ettiler. Güçler dengesinin zafere pek az olanak sunduğu o koşullarda dahi; “Mart ve Nisan'da elimizde daha fazla olanak olsaydı, tüm Güney Fransa'yı ayaklandırır, Paris Komünü’nü kurtarabilirdik” diyebildiler.
Komün yenilgisi ile Avrupa'da işçi hareketi onlarca yıl geriye düştüğünde, sürgün devrimcilerin yılgınlıkla doluştuğu Londra'da Marx ve Engels gözlerini çoktan Rusya'daki devrimci gelişmelere dikmişti. Daha 1877'de Rusya'nın bir devrimin eşiğinde bulunduğu tespiti yapıp, “doğa ana bize özellikle bir oyun etmezse bu sevinci de yaşayacağız” diyen Marx’tı. Oysa umut bağladıkları Rusya devriminin başını, anarşist saçmalıkların pusulasında hareket eden “Kara paylaşım” grubu çekiyordu yani “bir örgütlenme modeli, geçiş programı, yeni bir toplum tasarımı” bulunmayan ya da tümden yanlış, dar bir tedhişçi grubuydu.
Şenliği görmesine doğa ananın izin vermediği Marx’ın ardından Engels, aynı iyimser ve cüretle tutumu sürdürür. 1877'de bir kez daha Rusya için devrimci kriz tespiti yapar. Bu konuda yazdığı bir dizi mektupta Engels, bu iyimser beklentisini daha da ileri taşır: “Şimdi sadece ayların meselesi olan Rusya'da devrim patlak verdiğinde...” diye yazar.
Marx-Engels’in yazışmalarının Rusya çevirisine önsöz kaleme alan Lenin, ustaların özellikle bu yönüne vurgu yapmaktan geri durmaz. Onların devrime yakınlığı üzerine pek çok kez yanıldıklarına dikkat çeker; “Fakat tüm dünya proletaryasını küçük, günlük, önemsiz görevlerin üstüne çıkarmaya çalışan ve de çıkaran devrimci düşüncenin devlerinin bu tür ... devrimci havaiyatın (uçarılığın bn.) abesliği üzerine, devrimci mücadelenin yararsızlığı üzerine, karşı devrimci ‘anayasal’ hayallerin çekiciliği üzerine gösterişle konuşan, yanıp yakılan, yaygara koparan ve kehanette bulunan resmi liberalizmin bayağı bilgeliğinden, bin kez daha soylu, daha ulu ve tarihsel olarak daha değerli daha gerçekçidir.”
Bu satırları Lenin, 1907'de yani artık devrimin yenilgisinin kesinleştiği bir zamanda yazıyor. Gericilik dönemi boyunca, dünya ve Rusya proletaryasını “kamucu belediyecilik vs.” türünden günlük önemsiz programlarla oyalayanların, silahlı ayaklanmaları pişmanlıkla hatırlayanların zehirli dilleri ortama egemen olmuştu. Bu ortamda Lenin, iyimserliği ve cüreti dünyanın en uzak köşelerinden derleyip sunmayı görev bilmişti. 1908 yılında İran, Türkiye, Çin, Hindistan'da büyük sokak gösterilerini, devrilen iktidarları, bastırılan isyanları, Fransa'da iç savaşı aratmayan barikatları ABD ve İran'da tröstlere karşı kitle eylemlerini aynı iyimserlikle kefesinde tartıya vurur. Bu devrimci eylemlerin çoğunun teorik ve pratik eksiklerinin acısını çektiğini belirtir.
“Fakat bir bütün olarak uluslararası sosyalizmin muazzam ilerlediğini, düşmanla bir dizi somut mücadelede proletaryanın milyonluk ordularının saflarını sıklaştırdığını, burjuvazi ile tayin edici mücadelenin işçi sınıfının Komün dönemine, bu son büyük proleter ayaklanmasına göre çok daha fazla hazırlıklı olduğu bir mücadelenin yaklaştığını açıkça görüyoruz.” (Seçme Eserler Cilt 4, s. 312)
1. Dünya Savaşı başladığında 2. Enternasyonal’in çürümüş önderlerinin karşısına Lenin, sadece teorik üstünlüğü ile çıkmaz, çağının canlı olgularını da yardıma çağırır. Savaştan harap olmuş ülkelerde devrimci durumun ve iç savaşın en göze çarpmayan belirtilerini dahi büyük bir iyimserlik ve cüretle takibe alır.
Benzer bir çabayı bu kez Komintern delegeleri karşısında yineler. Yıl 1920'dir, Alman ve Macaristan devrimlerini yenilgisiyle dünya devrimi beklentileri suya düşmüştür. Fakat o ABD, İngiltere, Fransa ve Japonya'dan derlediği rakamlarla yiyecek fiyatlarının hızla yükselişi ve onun epey gerisinde kalan ücret artışları arasındaki uçuruma dayanarak, bu ülkelerdeki işçilerin devrimci isyanlara gelişeceğini ileri sürer, “İşçilerin yaşam koşulları dayanılmaz, sömürcülerin ‘özel mülkiyeti’ni kaldırmaktan başka bir çıkar yol yoktur.” (Seçme Eserler Cilt 10 s. 206)
Sadece teorik kavramları ile değil, cüretli iyimserlikleriyle de birer dev olan ustalar, onların bu mirasını devralanları 20. yüzyıl devrimlerinin önderliğine taşımıştır. Japon işgaline karşı savaşan ÇKP’liler arasında pek çok röportaj yapan E.Snow, Japonya hakkında ne düşündüklerini sorduğunda, bütün savaşçılardan benzer cevaplar duyacaktır: Japon proletaryasının yakın zamanda kendi burjuvalarını yıkacağına dair kesin bir kanaat... Aynı iyimser cüret yolundan Fidel de geçmiştir: “Yenilirsem bir daha savaşırım, ama Batista bir kere yenilir” demekten geri durmaz. Ve elbette Che, devrim ateşini yakmak için gittiği Bolivya dağlarında; “200 sağlam savaşçımız olsa zafer bizim” iyimserliği ile savaşa girişir.
Proleter devrimin bu büyük şahsiyetleri iyimserlik ve cüret dolu beklentilerinde ne de çok yanıldılar. Çünkü dünya tarihinde büyük devrimler, nereden baksan “nadir” görülen olgudur. Tüm çağdaş gelişme ve olayların %99'u emperyalist sistemin sömürüsüne, baskısına, saldırılarına dair gerçeklerdir. Bu yüzden yılgın yaygaracılar kendilerini yanılgısız ilan ettiklerinde, 99 olay onların imdadına yetişir. Fakat bu kötümser haklılıkları ile tarih onları geriye iz bırakmadan yok ederken, devrimin %1'lik gerçeğine yaslananlar, devrimler tarihinin zafer pelerinlerini omuzlarında taşırlar.
Neyse ki günümüzün cüret ve iyimserlik dolu yürekleri daha şanslılar. Olayların sergilediği şu kaba hesap yüzdeler pek değişmese de, onlarca yıllık gelişmeler birkaç aya sığmaya başladı. Böylece iyimser cürete destek çıkan devrimci isyanlar, kötümser yaygaracıların üfürdüğü sis bulutlarına rağmen, yaşamın ritmini belirleyen olgular olarak hak ettikleri ilgiyi, çok geniş emekçi kesimlerde görmeye başladı.
Asıl soru bu noktada kendiliğinden beliriyor. Olayların bu çılgın ritminin arkasında yatan gerçeği nerede aramalıyız? Sarı gözlüklülerin söylediği gibi “eski çöküyor, yeni gelmiyor, şimdi canavarlar zamanı”nda mı; yoksa Maduro kaçıldığında ABD'de 500 kentte gösterilerin patlak vermesine şahit olan Amerikalı gazeteci Jodi Dean’in söylediği gibi “bugün yaşananların gösterdiği en önemli şey, artık imkansız diye bir şeyin kalmadığı” mı?
Eski Çökerken
“Dönüşüm değil, kopuş!” Böyle sesleniyor dünya mali sermayesine Kanada başbakanı ve ortalık karışıyor. Trump dahil, emperyalist dünyanın yöneticileri, banka ve şirketlerin CEO'ları, iki binden fazla davetlinin yüreği hopluyor. Çünkü Kanadalı, hepsinin yüreğinden geçenleri seslendiriyor. Karşı tez yok, itiraz eden yok, nasıl olsun? İkinci gün için hazırlanan DEF- Küresel Riskler Raporu da aynı içerikte, oradan okudular.
Köşesinde raporu özetleyen Yıldızoğlu’na göre rapor, düzenin karşılaştığı riskleri artık bir arıza ya da yol kazası olarak görmekten vazgeçip, bizzat sistemin ürünleri olduğuna dikkat çekiyor. “Raporun özellikle vurguladığı eşitsizlik, yalnızca sosyal bir sorun değil, tüm riskleri birbirine bağlayan bir düğüm”. Eşitsizlik arttıkça sokaklar ile elitler arası uçurum genişliyor. Çok açık, Davosçular, bir zamanlar Sabancı'nın dile getirdiği “gecekondulardan gelip bir gece hepimizin boğazını kesecekler” korkusu içindeler. Raporun özellikle bu bölümüne, ileride yeniden değineceğiz. Çünkü “Canavarlar Zamanı” bakışından daha derin...
Davosçular önümüzdeki iki yıla dikkat kesilmişler. Fırtınalı dönemden geçileceğini tahmin ediyorlar, tahminden öte bunu hesap ediyorlar. E. Yıldızoğlu rapora dair yorumunda çok tutumlu: “DEF (Davos) artık düzen kurucu değil, dağılan kapitalist düzeninin hasar tespitini yapan bir tanık” Tanık değil, tam neden cinayet faili. Ayrıca “hasar tespiti”, dağılan yapının yerine bir başkasını koyma hazırlığını ima eder. Bu bakımdan Wall Street Journal yazarı Alter R. Mead, Yıldızoğlu'ndan daha dobra: “Davos adamı geçtiğimiz yıllar boyunca yeni bir dünya kurmaya çalıştı. 2026 yılında ise bir zamanlar doğal kabul ettiği sistemin çöküşünden nasıl kurtulacağını düşünmekle meşgul.” Emperyalist kapitalist sistemin efendileri, kurdukları düzenin çöküşünü durduramazlar, artık bu gerçeği biliyorlar. Denediler, ama başaramadılar. Şimdi bu başarısız girişimin hikayesine odaklanalım.
Dünya mali sermayesinin birleşik gücünü arkasına alan son büyük hasar giderme denemesi, Trump üzerinden kurgulandı. Mali, ticari, diplomatik ve askeri... Geride kalan ne kadar güç varsa son kapasite kullanılarak, küresel iç savaşın bütün cephelerine bu güçte saldırılacaktı. Görülmemiş kibiri, ancak alay konusu cehaletiyle yarışabilen Trump, böyle bir görev gücü için biçilmiş kaftandı.
Trump'ın ikinci kez başkanlığa gelişi ile artık yenilginin kabul edildiği Davos 2026 zirvesine kadar geçen bir yıllık süreçte olayların seyrine bakıldığında, bu son denemenin oldukça plansız, savruk, alelaceleye yürürlüğe konduğu hemen anlaşılır. İlk adımlar bile dağınıklığın ve acziyetin damgasını taşır.
İlk adım, NATO-Rusya savaşına müdahaledir. Amaç, Ukrayna'daki yenilgiyi zafere çevirmek değil, Rusya'yı masaya oturtup yenilgiyi önlemekti. Fakat Beyaz Saray’a davet edilen Zelenski, arka kapıdan kovuldu; AB liderleri koşturup Trump'ın arkasından lise çocukları gibi sandalyelere tırmandılar. Züccaciye dükkanına dalan fili sakinleştiren sirk terbiyecileri gibi görünüyorlardı. Hedef tutmadı, Rusya hiç taviz vermedi. Fırtına Habercisi ile askeri üstünlüğünü sergilemeyi ihmal etmedi. Sene sonunda eski bir CIA yöneticisi “kabul edelim artık, askeri açıdan eziliyoruz” diyordu
İkinci adım, ilkini aratacak kepazelikteydi. Trump, Yemen’in savaşçılarına saldırdı, fakat dağlara konuşlu Husiler, uçak gemisi liderliğindeki ABD donanmasını Kızıldeniz'den çekilmeye zorladı. Daha ilk adımlarında duvarlara toslayan girişim, sonraki her adımında dağılmayı getirecekti. Umutsuzluk, dünya mali sermayesinin birleşik gücünü parçaladı.
Hegemonik parçalanma, en iyi Trump'ın geceden sabaha değiştirip durduğu gümrük vergisi kararlarında görünür. Gecenin bir yarısı aklına esen bir planı desteklemeyen olursa, gün içinde gümrük vergisini arttırıyor, ertesi akşam vazgeçtiğini söylüyordu. Emperyalizm emperyalizm olalı “böyle zulüm görmemiştir”. DTÖ tarafından 30 yılda özenle kurulan ticaret sistematiği, birkaç haftada alt üst oldu. Ve bu ticaret üzerinden yükselen finansal mimari, yarınını bile hesaplayamaz hale geldi. Oysa mali oligarşi açısından küresel iç savaşı sürdürebilmenin tüm parasal imkanları, bu küresel finans mimarisine dayanıyordu.
Tam ekonomik ilhakı yaşayan bağımlı ülkelerden sızdırılan bütün artı-değeri aynı finans havuzunda toplayan bu finansal yapı, askeri kapasiteyi besleyip savaşları sürdürmek, borç kılıcı ile ülkeleri tehdit etmek, devrimci ayaklanmalar yoluyla sarsılan iş birlikçi iktidarların yardımına adeta yıldırım hızında büyük miktar sıcak parayla koşabilmek gibi çok güvenli yararlılıklar sağlıyordu. Atlatılamayan ekonomik buhran, Çin’in durdurulamayan ilerleyişi ve bağımlı ülkelerde ortaya çıkan “tam ekonomik ilhak paradoksu”, bu küresel finans yapısına arka arkaya kroşeler savurmuştu. Ama Trump boks ringine fırlamış, yediği kroşe yumruklarla sallanan finansal yapıya tekme atmaya başlamıştı. Trump, sarsılan tahtını kaptırmamak için bütün varislerini ve saray maiyetini kılıçtan geçiren bir kral paranoyasına tutulmuş ABD mali sermayesinin ruh halini yansıtıyordu.
Kıvrandığı yerde tekmelenen küresel finans yapısı, işleyiş yasalarıyla kendi intikamını almaya başladı. Bu yapıda ABD artık “son güvenli liman, havuzun birleştiği yer” olmaktan çıktı. Elinde ABD devleti ve şirketlerine ait kağıtlar tutanlar bunları peyderpey elden çıkarmaya başladı. Kervana Japonya bile katıldı. Geriye sadece Avrupa kalmıştı; trilyonlarını ABD şirket ve borsalarına gömen Avrupa; kral maiyetini kılıçtan geçirirken hamamda saklanan Avrupa... Nihayet Davos'ta ortaya çıkacak ve Belçika başbakanının ağzından paranoya kralı “mutlu bir vasal olmak bir şeydir, mutsuz bir köle olmak bambaşka bir şey” diyecekti.
Lakin artık çok geçti. Ticari, askeri, diplomatik... Tüm hegemonya enstrümanları tarumar olmuş ABD, silahındaki son mermiyi, doların dünya rezerv para konumunu da kaybediyordu. ABD, daha önce de aynı tehlikeyle yüzleşmişti. 1970'lerde ve 2000'lerin başında; fakat o zaman hegemonyanın diğer enstrümanları hala işe yarıyordu. O zamanlar tehlikeyi savuşturmak için ne yaptıysa, aynısını tekrar etmek yeter sanıyordu: Doları, petro-dolar üzerinden tahtına yeniden oturtmak. Venezuela, en başta bu ihtiyaçla hedef konuldu ve ABD tek taşla iki değil, üç kuş vurmayı hedefliyordu.
İlki, Caracas’ı dünya devrim ve sosyalizm yolunda ilerleyen bir ülke olmaktan çıkarmaktı. Bolivarcı iktidarın onuruna saldırdılar. Ama Maduro'dan sonra başa geçenler de onurlarını korudular. Taş ilk kuşu ıskaladı. İkincisi, Venezuela'ya özgü “ağır petrol”e dayanıyordu. Bu petrol türü, taşıtlarda kullanıma elverişli değildi ama, elektrik üretim santralleri için en uygun yakıttı. Ve ABD Enerji Bakanı’nın dediği gibi, “Yapay zeka enerji-yoğun bir endüstridir, ne kadar çok enerji yatırırsanız, o kadar çok zeka üretirsiniz”. Trilyonluk yapay zeka yatırımları, onları besleyecek ve neredeyse ülke ölçüsünde elektrik üreten santraller olmadan çalışamazdı. Yani taşın vuracağı ikinci kuş Çin’di. Oysa, birazdan değineceğiz, yapay zeka konusunda Çin, kapitalizmin asla başaramayacağı bambaşka bir temel kaynağa yaslanıyordu. Taş, ikinci kuşu da ıskaladı. Üçüncüsü, BRICS ülkelerinin oluşturduğu ve adına UNIT denilen sanal bir para birimi üzerinden petrolünü ihraç etmeye hazırlanan petrol üretici ülkelere yönelik bir tehdit içeriyordu. İşe yaramadığı şuradan belli: Şimdi ABD ve İngiltere okyanuslarda BRICS üyelerine ait petrol tankerlerine elkoyma yarışında. Sonuçta açığa çıktı ki ABD, çukura düşen emperyalist kapitalist sistem için, tek bir hamlede bulunabiliyor: O çukuru derinleştirmek.
Böylece, Gramsci’nin moda olmuş ifadesinin ilk bölümü yani eski dünyanın yıkılışı, kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Peki ya ikinci yan: “Yeni bir dünya kurulamıyor”? Öyle mi? İyimser cürete bile gerek kalmadan, bu ifadenin yanlışlığını göstererek devam edelim.
Devam edecek…