
III
Canavarlar Azaptayken
“Diyalektik karşılıkların nasıl özdeş olabileceklerini (ve olduklarını) -hangi koşullar içerisinde birbirlerine dönüştüklerini- niçin insan aklının bu karşıtlıkları ölü ve donup kalmış şeyler olarak değil de canlı koşullanmış hareketli birbirlerine dönüşen şeyler olarak göz önünde tutulması gerektiğini gösteren teoridir.” (Lenin)
Gramsci, yaklaşık bir asır öncenin geçici güçler dengesini betimlemek için “canavarlar” motifini kullanmıştır. Fakat her kim bu geçici denge motifini günümüz alt-üst sonuçlarının teorik kavrayışı haline getirmeye kalkarsa, tarihin diyalektik akış yasalarını ölü bir çerçeve, donmuş bir kalıp haline getirmekten kurtulamaz. Bir kez diyalektik kenara bırakıldığında, geriye anarşizmi de esir alan kaotik hareket anlayışı kalır. Bu anlayışa göre, tarihe yön veren sınıflar savaşı değil, kişilerin iradesidir. Öyleyse eski düzeni çökerten, ona hakim olan sınıfın açgözlülüğü, benciliği ve yozlaşmışlığıdır. Bu gidişata dur diyecek dört başı mamur yeni toplum projesi ile yeni bir irade ortaya çıkmadığı müddetçe, çöküş canavarlar üretmeyi sürdürecektir
Diyalektik bize bambaşka bir gerçek, bambaşka ve gerçek bir temel sunar. Buna göre eski ve yeni birbirinden bağımsız iki olgu değildir. Birinden diğerine dönüşümün tüm koşullarını kendi bağırlarında taşıdıkları için ve bu ölçüde özdeşlik ilişkisi içindedirler: Eski, yeninin doğuşu ve gelişimini hazırlar: Yeni olanın gelişi eskiyi çöküşe zorlar. Öyleyse eskinin çöktüğü ama yeninin ise doğmadığı bir “kaos aralığı” (Canavarlar Dönemi) tarihin gelişimine damga vurmak anlamında mümkün değildir. Teorik zaferinin üzerinden 150 yıl geçmiş olmasına rağmen, marksizmin ABC'sini yeniden ve yeniden hatırlatmak zorunda kalıyoruz. Çünkü, “kaos aralığı” (Canavarlar Dönemi) anlayışı, olsa olsa her şeyi birbirinden kopuk, donuk, ölü ele alan mantıksal yöntemin egemenliğini sürdüren burjuva düşünce ile yakın bağını kanıtlar.
Konu felsefi düzlemden tarihselliğe kaydırılınca, marksizmin bir başka ABC'sini hatırlamak yerinde olacaktır: İnsan anatomisi, maymun anatomisinin anahtarıdır. Yani daha ileri gelişim aşaması göz önünde bulunursa, ancak o koşulda alt aşamaların içinde gizli, henüz potansiyel halde olan yeni gelişin eğilimleri saptanabilir.
Günümüz eski dünyasını yani emperyalist-kapitalist dünya düzenini “yozlaşma-canavarlaşma” üzerinden okuyanlar, eskinin özeleştirisini tamamına erdiremezler ama, bizzat eski düzenin ögeleri tarafından gündeme taşınan tek yanlı özeleştiriyi paylaşabilirler. Düzen içinden yükselen her özeleştiri, düzenin ürettiği anomalileri (kriz, yoksulluk vb), “dışsal-arızi” görür. Yapılacak tek şey dışsal olguları yalıtıp yok etmek ve arızaları uygun bir düzenleme ile gidermektir. Yeni toplumun (sosyalizmin) anatomisine vakıf olanlar için ise düzenin sürüklendiği her kriz, onun yeni olanı doğuran ögelerin denetimini elinden kaçırmış olmasından kaynaklanır. Bu anlamıyla çöküş, yeni olana geçiş sancılarından ibarettir. Çöküşün kendisi, yeni olanın, eskinin denetiminden çıkmış ögelerin iplerini ele almaya başladığını işaretidir. Bu momentte “canavarlar” bir boşluğa doğmazlar, kaçınılmaz olana boyun eğmenin histerik semptomları haline gelirler.
Kaçınılmazlığa boyun eğiş ile canavarlaşmanın iç içe geçmesi, günümüz olgularıyla somutlanabilir. Bir yanda Epstein belgeleri, diğer yanda Davos'ta sunulan DEF raporu bulunuyor. Rapor açıkça dünyaya, “canavar üreten boşluk” mantığı ile bakıp, orada sadece yozlaşmayı gören küçük burjuva dar kafalıktan bir gömlek üstündür. Çünkü DEF, emperyalist kapitalist sistemin karşılaştığı riskleri, dışsal arızalar değil, sistemin içsel işleyişine dahil etmiştir. Dahası; “Raporun özellikle vurguladığı eşitsizlik, yalnızca sosyal bir sorun değil, tüm riskleri birbirine bağlayan bir düğüm, eşitsizlik arttıkça ‘sokaklar ile elitler’ arasındaki uçurum genişliyor”. (E.Yıldızoğlu)
Raporun vurguları bütünlük içinde ele alındığında, DEF’in “eşitsizlik” olarak kodladığı olgunun, emek-sermayeye çelişkisi olduğu anlaşılır, ancak bu kavrayışla ele alındığında eşitsizlik “bir sosyal sorun” olmaktan çıkar, tüm çelişkilerin temeline oturur. Riskler nasıl içsel ise emek sermayeye çelişkisi de içseldir diyor rapor, bu durumda riskleri dışsallaştıramayan düzen, sokaklar-elitler savaşını da dışsallaştıramaz, tecrit edemez. DEF, yolun sonuna gelmiş bir düzende egemen sınıfların düzene karşı özeleştirilerinin tamamlandığı bir momente işaret etmektedir. Egemen bir sınıf, eğer ortada yeni toplumun durdurulamaz zaferine dair bu ufuk çizgisi belirmemişse, özeleştiride bu denli ileri ve gerçekçi bir konum benimsemez. Bu konum, yeninin üstünlüğünü, artık durdurulamazlığı anlaşılacak ölçüde, önce şu alanda, sonra bu alanda kabul ettirdiği bir tarihsel kavşakta ortaya çıkabilir.
Canavarlaşma, daha somut örnekle, Epstein Belgeleri, bu gerçekçi özeleştirel konumun doğrudan sonucudur. DEF, mali oligarşinin zirvesinden tüm sermayeye dünyasına adeta şöyle sesleniyor: “Düzeltecek bir şey kalmadı, ipler elimizden kaçtı, bu yüzden kaybedecek bir şeyimiz yok.” Bu tespitin doğrudan sonucunu Epstein belgeleri tamamlıyor: “İnsanlığı, ancak onun tüm insani değerlerini yok ederek kontrol edebiliriz.” Bizzat ABD kongresinin kararı ile kamuoyuna sunulan Epstein Belgeleri, hem sermayeye hem emekçilere dönük mesajla doludur. Sermaye dünyasına mesaj şudur: Karanlığın en dip noktasına birlikte yolculuk ettik. Tam burada yakalanıp insanlığa karşı suçtan fail durumuna düşmek istemiyorsan, tereddütlerini ortadan kaldır. Emekçilere şu mesaj veriliyor: “Biz, çocuk eti yemekten haz alan bir sınıfız. Egemenliğimizi korumakta hiçbir ahlaki sınırlamamız olmaz.”
Bir kez daha, canavarlar boşlukta doğmuyor. Sıkıştıkları köşede ölümcül panik yaşayan bir vahşi hayvanın korku dolu yüreğinde doğuyor.
IV
Yeni Yükseliyor
Marksizmin ABC'si sayılacak türden bakışı hatırlattıktan sonra, eski dünya ile yeni dünya arasındaki mücadeleyi bu bakış açısıyla değerlendirmek, yakın geleceğe dair öngörülerde hiç de “iyimser cüret” menziline dahil olmayan bir devrimci temele sahip olduğumuz açığa çıkacaktır.
Değerlendirmeyi berrak hale getirmek için, kimi önyargıları aradan çıkarmak gerekecek. Bu ön yargıların en moda olanı, dünyayı tek kutuplu ya da çok kutuplu düşünme alışkanlığıdır. Oysa dünyada iki kutup var: Sermaye dünyası - emeğin dünyası. Emeğin dünyasında Küba-Kore DHC gibi sosyalizmin tam zafer aşamasında kararlılıkla tutunanlar; Çin- Vietnam gibi “geçiş toplumu” özelliklerini kontrollü biçimde yönetenler; Venezuela-Nikaragua gibi geçiş aşamasını halkçı çizgide yürütenler var. Bir de Rusya var, sosyalist altyapıyı çözemediği için iktidar ilişkilerinde “restorasyon dönemi” özellikleri sergileyen özgün bir ülke. Bu özgün iktidar yapısı altında emperyalist dünya ile yaşanan her kapışma, içeride sosyal üretici gücün, geri kalanları kendi “dümen suyuna” taşımasıyla sonuçlanıyor.
Kalıplaşmış moda önyargılar izole edildikten sonra, iki kutuplu dünyanın farklı alanlarda nasıl karşı karşıya geldiklerini, bu karşılaşma düzleminde yeni olanı temsil edenin kendi üstünlüğünü nasıl kanıtladığını, eskinin içinde olgunlaşan yeniye ait tohumlara nasıl yaşam aşıladığını görebiliriz.
Üstünlüğün belki de en bariz görünen alanı, askeri karşılaştırmadır. Çünkü “ekonomik ön koşullara hiçbir şey, ordu ve donanmadan daha çok bağlı değildir” (Engels). Günümüze uyarlarsak, bu ifadeye hava güçlerini ilave etmek gerekir. Genelde askeri üstünlük kıyaslaması, ülkelerin askeri harcamalarının parasal tutarı üzerinden yapılır. Bu kaba kıyaslamada ABD, kendisini izleyen 8 büyük ülkenin tamamından daha fazlasını ve dünyadaki tüm askeri harcamalarını tek başına %50'sini yaptığı için onun üstünlüğü hemen kabul edilir. Oysa daha yakından bakıldığında, parasal değil ama, başka türlü nicelikler ve nitelikler göz ardı edilemez. Misal Mark Rutte, sık sık Rusya'nın tüm NATO ülkelerinin toplamda 1 senede ürettiği silahtan daha fazlasını üretmesini gündeme taşır. Parasal harcama kıyaslaması, hiçbir şey açıklamaz.
Her yıl bir trilyon dolar harcanan ABD ordusunun durumunu, 14 Haziran 2025'te Trump'ın organize ettiği askeri geçit törenini Le Monde Diplomatique adına takip eden Seth Harp’ın kaleminden okumak ilgi çekici.
“Amerikan gençlerinin fiziksel kondisyonunun zayıf olması nedeniyle, ordunun asker alımları birkaç yıldır zorlaşmış durumda” diye belirtiyor Harp. Çünkü ABD ordusu, büyük çoğunluk göçmenlerden oluşuyor. Büyük bir sefaletten kaçıp gelenler için Ordu, ABD toplumuna giriş bileti. “Bu mu yani faşist bir gösteri? Solun öne sürdüğü mizansenden ziyade, siyasi bıkkınlığın ve ilgisizliğin izlerini taşıyan bir manzara sunan tören, silahlı kuvvetlerin atış gücünü test etmek yerine, çöküşünü, yılgınlığını ve körelmişliğini gözler önüne sürdü.” Buraya kadar törenin maneviyatı konu edilmiş. Bir de maddi unsurlara ilişkin gözlemler var ki, evlere şenlik.
“Meydanın öteki tarafında, 1981 yılında kullanılmaya başlanan piyade muharebe aracı Bradley Tankı bulunuyor. Pek çok dezavantajına rağmen -ağır, devasa gürültülü, kolay fark edilebilir, manevra yapması zor ve bir servete mal olacak kadar pahalı- halefini bulmak için harcanan milyonlarca dolar, şimdiye dek hep boşa gitti ABD'nin Ukraynalı askerlere tedarik ettiği yüzlerce Bradley tankından çoğu, 2023'te Zaparojiye’de faciayla sonuçlanan kara taarruzu sırasında anında kaybedildi.”
“1980'de tanıtılan Abrams tankları, metal bir ses çıkaran paletleri ile kerosen kokular yayarak, korkunç bir gürültü çıkararak ilerliyor.(...) Son derece pahalı ve bakım maliyeti yüksek bir araç örneği daha. Yağmur ve sise karşı dayanıklı, patlayıcı yüklü basit bir hobi dronuyla bile zarar görebiliyor. Ukraynalılar bu tankları sabit pozisyonda kullanmayı tercih ediyorlar. 8 tekerli stryker’lar, ‘harika bir muharebe aracı’ diyordu askerler. Tabii asfaltta, kuru havalarda kullanıldığı ve çatışmaya girmediği sürece” ( Le Monde Diplomatique, Kasım 2025).
Sunulan resme bakınca, ABD askeri teknolojisinin, en azından 30 yıldır patinaj yaptığı söylenebilir. 90'ların sonunda reklamı çokça yapılan F117 uçağını hatırlayan var mı? Milyarlarca dolar gömülen bu uçaklar, “hayalet” paketi ile çıkarılmıştı. Ancak 1999'da Sırbistan'ın bombalanmasında yoğun kullanılan bu uçakların, değil hayalet olmak, yağmurlu havalarda radar ekranında bir gezegen gibi parladığı ve bir Sırp köylüsünün tüfeğinden çıkan mermiyle bile düşürülebildiği anlaşılmıştır. F-35'ler, ABD'li generaller için bile fazlasıyla pahalı bir oyuncaktı. Hollywood, hasmının silah üstünlüğü karşısında Yanki korkusunu ele alan ilk TopGun filmini, 1986'da çekmişti. 36 yıl sonra aynı korkunun ürünü, ikinci film TopGun: Maverick çıka geldi. Bu kez sorun, basit bir hamasetle gideriliyordu: “Uçaklar değil, içindeki insan önemlidir”.
Ne yaşadı Amerikan savaş makinesi ki, sorunları hamasete havale ediyor? Birçok cevap barındıran bu soru için temel bir yaklaşıma sahip olmak yararlı. Asya Kalkınma Bankası uzmanları tarafından ortaya konan “karmaşıklık endeksi”, cevapları basitleştirmek için uygun bir araç sağlıyor. “Karmaşık ekonomiler, bilgi-yoğun ürünlerin çok çeşitli bir karmaşasını yaratmak için, muazzam miktardaki alakalı bilgileri geniş insan ağları çapında birleştirip okuyabilenlerdir.” (J.Smith, 21. Yüzyılda Emperyalizm, Sf.132) Amerikan savaş makinesinin düğümü buradan başlıyor. Savaş cephesinde etkin olabilen silahlar öylesine karmaşık bir sistem gerektirir olmuştur ki, çok geniş bir örgütlenme ağına, bilgi paylaşımı ve işbirliğine ihtiyaç doğmuştur. Üniversiteler, özel ve kamunun araştırma enstitüleri, geliştirme laboratuvarları ve üretim bilgisine sahip yüzlerce işletmenin uygun işbirliğini sağlamak kaçınılmazdır. Tekelci kapitalist ilişkiler, üretimin bu derece gelişkin işbirliğine dar gelir. ABD gibi Avrupalı emperyalistleri de, her biri karmaşık sistemler olan silahların üretiminde geride bırakan olgu, buradan doğar.
ABD savaş sanayi “en prestijliler” olarak tanınan ve birbirleriyle kıyasıya rekabet halinde 3 büyük tekele dayanır: Locheed Martin, Nortrop Grumman ve General Dynamics. Bunlar patent ve lisans yığınlarıyla her bilgiyi ve üretim tekniğini kendi tekeline alır. Ve hepsi, bir yılın her çeyreğinde, Wall Street mankenlerinden oluşan hissedarlara hesap veren yönetim kurullarına sahiptir. Motivasyonları, bu çeyreklik dilimlerde karın maksimizasyonunu sağlamaktır. Bu motivasyonla, karmaşık üretim süreçlerinin önemli bir bölümünü, emeğin ucuz olduğu ülkelere fason üretim için kaydırmışlardır. Fason zinciri, teknik ilerlemenin ana unsurlarından biri olan “öğretirken öğrenme” evresinden yararlanmayı ortadan kaldırır. Dahası, bu dağınık yapı, yoğun işbirliğini harekete geçirecek merkezilikten yoksundur. Yılın her çeyreğinde hissedarlara verilen hesaplar, bu tekellerin ya şişirilmiş maliyet yüklü ve bir türlü sonu gelmeyen araştırmalara iter ya da stratejiden yoksun kısa vadeli projelere. “Hasımlar” ise savaşın etkin silahlarının karmaşıklık endeksini kapsayabilecek ilişkilere ve güçlere sahiptir.
Ukrayna savaşı patlak verdiğinde hasımlar birbirinin karşısına sadece silahlarla değil, arkalarına aldıkları üretici güç ve ilişkilerle çıktılar. Bir ABD'li general yakınmadan edemiyordu: “Biz obüs sistemlerinin tanesini 6000 dolara mal ediyoruz, Ruslar aynısını sadece 600 dolara yapıyor. Nasıl oluyor anlamıyorum.” (Aktaran Ceyda Karan RS.FM) Yankinin bunu anlamasını beklemek boşuna. Rusya'nın restorasyon karakterli iktidarı savaş başladığında, miras aldığı sosyalist üretici gücün kuruyup gitmesini beklemek yerine canlandırmak zorunda kalmıştı ve kendi itiraflarıyla; “kamuculuğu yeniden keşfetmişti.”
91 karşı devrimi, 2 milyon insanın (800 bini mühendis) çalıştığı askeri sanayi komplekslerine dokunamamıştı. Yıllar sonra bu savaş askeri sınai komplekse, daha önce sahip olmadığı denli geniş bir işbölümü-işbirliği alanı açtı. Sosyalist üretime özgü yüksek standardizasyon, herhangi bir üretim tesisinin başka üretim sektörlerine de rahatça bağlanabilecek üretim bantlarına sahip olmasını sağlamıştır. Bu sayede, örneğin bir traktör ya da ağır iş makinesi üreten fabrika, birkaç basit eklemeyle en karmaşık tank sistemlerinin üretimi için kurulan işbirliği zincirine dahil olabiliyordu. (aynı kolaylık, kullanıcı açısından da geçerli. Her traktör sürmeyi bilen, tankları da aynı kolaylıkla sürebiliyor) Basit bir saç kurutma makinesi üretimi bir drone üretim tesisine; kamera üretim tesisi İHA-SİHA üretim zincirine, bu yüksek standardizasyon sayesinde aynı kolaylıkla dahil olabiliyor. Ürünlerin karmaşıklık endeksi yükseldikçe, bu altyapının üstünlüğü daha belirgin oluyor.
Restorasyoncu hükümetin 35 yılda dağıtamadığı ve önünde diz çökmek zorunda kaldığı sosyalist ilkelerle kurulu üretici gücün tüm işbirliği-işbölümü avantajlarını, savaş boyunca harekete geçirdi. Bu türden bir güç yoğunlaşmasının önündeki en büyük engel yani özel tekel üretim duvarı, Kremlin'in önüne dikilmedi. Ve bu özgürlükten, son derece stratejik bir akılla; savaşta yararlanma yoluna gitti. Çünkü dayandığı üretici güç, Kremlin’e stratejik bir akılla yönetme imkanı tanıyordu.
“Karmaşıklık endeksi”, Rusya'nın avantajı haline geldi. Karmaşanın üstesinden kısa sürede gelecek standardizasyon; işbirliği ve işbölümünün yeniden düzenlenmesine açık bir üretim aygıtı hemen elinin altındaydı. Enerji anlamında yoğunlaşan nükleer teknoloji üretimi ve araştırma merkezleri, küçük bir roketin arkasına takılabilecek kadar küçük bir nükleer motor gelişimine katkıda bulunabildiği seviye, bunu motor havacılık yakıt üniteleri vs üzerinde uzmanlaşan tesisleri, tek bir stratejik hedef için aynı hizaya sokabilen standardizasyon sayesinde başarabilirdi. İşte bu canlı, tek büyük fabrikanın farklı atölyeleri gibi çalışabilen organizma, tüm emperyalist hasımları şaşkınlığa sürükleyen savaş araçlarını kısa sürede üretebildi. Amerikalı bir milyarder, çokça takipçisi olan sitesinde, Aureshnik’i (Oreşnik) gördükten sonra şu mesajı yazdığında, TopGun-Maverick’in hamasetine cevap veriyordu: “Bu sadece bir füze değil, adeta Zeus'un Yıldırımı” (aktaran Ceyda Karan)
Eskiyi çöküşte çaresiz bırakan “yeni”nin belirleyici önemdeki birçok adımı, kuşkusuz şimdiki durumda Çin'den geliyor. Sosyalizmin tam zaferi aşamasına oldukça yavaş ama nihayetinde emin adımlarla ilerleyen Çin, geçiş ekonomisine uygun biçimde bağrında taşıdığı özel kapitalist işletmeleri, sosyalist nüvenin çok güçlü “dümen suyunda” kendi hedeflerine doğru yönlendiriyor.
Dünyadaki bilimsel gelişmeleri titizlikle takip eden Nature Dergisinin bir araştırmasına göre “Çin, bu yüzyılda kritik teknolojilerin %90'ında araştırmalara öncülük ediyor”. Ona bu üstünlüğü sağlayan, içinde barındırdığı kapitalist ögelerin ayağına takılmasına izin vermemesi. Bu konuda iki örnek, “yeni”nin durdurulamazlığını anlamamıza yardımcı olacak. Örneklerin ikisi de, ileri teknoloji alanlarında: Çip ve yapay zeka.
ABD, çip üretiminde yarıştığı Çin'in ayağına çelme takabilmek amacıyla, ilk girişimini 2019'da yaptı. Ultraviyole Litografi cihazının tek üreticisi olan Hollanda tekelini tehdit etti ve nihayet 2024'te şirket, Çin’e bu ileri cihazın ihracını tamamen durdurdu. Ancak ÇKP, ilk girişim gündeme geldiğinde kendi cihazını yaratma kararı almıştı. Batı basını bu kararı gülünç buldu ve en az 30 yıl süreceği üzerine bahisler açıldı. Çin herkesi şaşkına çevirerek, 2025 sonunda bu cihazı ürettiğini dünyaya açıkladı. Gerçekte 30 yıl, emperyalist dünya için pek abartılı bir tahmin sayılmazdı; Hollanda optik cihazların uzmanlığına neredeyse 50 yıllık bir çabayla ulaşmıştı. Ama sermayeye sözcülerinin aklının ermediği nokta, Çin'deki sosyalist nüvenin “dümen suyu”nun karşı konulmaz gücü ve birikimiydi. 2019'da bir işçi kooperatifi olan Huawei koordinatörlüğünde farklı şirketlerden binlerce uzman mühendis toplanıp bir araya getirildi. Ülke çapında faaliyette olan tüm kamu-özel araştırma enstitüleri, üniversiteler seferber edildi. “Ticari sır yok” prensibi etrafında tek bir hedefe kilitlenebilen bu birleşik güç, 30 yılda yapılamaz denenlerini 6 yılda başardı.
Diğer örnek, yapay zeka altyapısına dair. Yine ABD yapay zeka alt yapısı ürünlerinin satışını yasakladığında, Çin’deki gelişmeleri Evgeni Morazov şöyle özetliyor: “Çin'de düzenleyici kurum Huawei, Cambricom, Alibaba ve Baidu’yu geçen Eylül ayında topladı ve teknik değerlendirmeler yaptı. Yerli çiplerin performansını, ihracat kısıtlamalarında muaf tutulan Nvidia ürünleri ile (özellikle H-20 modeliyle) karşılaştırdılar. Karar hemen verildi ve üst düzey yetkililer tarafından da onaylandı: Yerli alternatifler iş görüyor. Beklemede olan tüm Nvidia siparişleri iptal edildi. Hiç pazarlık yapılmadı, sonuç tahminleri sunulmadı, geçiş dönemi yoktu. (...) Komünist Parti, Çin'in Amerikan altyapısına bağımlı kalmasından çıkar sağlayan kompradorları devre dışı bırakıyordu. (...) Çin'in 95 milyar dolarlık “büyük fon”una katılan devlet bankaları hiçbir hissedara hesap vermek zorunda değil. Yarı iletken üreticileri, kararnamelerle tahsis edilmiş arazilerde faaliyet gösteriyor. Bu stratejinin düşük verimlilik, üretim hattındaki darboğazlar, kaçak riskleri, bellek sıkıntısı gibi maliyetleri, önümüzdeki çeyrek [yıllara bn.] değil, gelecek onlarca yıl üzerinden hesaplanan bilançolara yükleniyor. Çin’in kurumsal işleyişi egzotik bir şey değil, yalnızca çoğu devletin terk ettiği bir ilkeyi hayata geçiriyor: Ulusal çıkarı özel çıkarın önüne koyabilme imkanı.” (Le Monde Diplomatique, Kasım 2025)
Hiçbir üretim dalı, yapay zeka altyapısı denli toplumsal üretici güç ve özel kapitalist mülkiyet arasında yeni ile eski arasındaki çelişkiyi ve üstünlük savaşını bu denli görünür biçimde karakterize etmez. İngiltere'nin daha 16. yüzyılda tarım arazileri için yaptığı “çitleme hareketi”ni, şimdi ABD tekelleri bilgi için yapıyor. Tekeller yapay zeka altyapısı yatırımlarıyla sadece bugünün değil, tüm insanlık tarihinin kayda geçmiş bilgilerini, bir üretim girdisi haline getirebilme yarışındalar. Bu amaçla milyonlarca işlemci aynı anda durmaksızın çalışırken, her biri koca bir ülkeye yetecek enerji kaynakları tüketen “bilgi üretim havuzları” inşa ediliyor. İhtiyaç duyulan bu devasa bilgi tarlaları, insanlığın ortak malı olan bilgiyi “çitlemekten” başka bir anlama gelmiyor.
Oysa Çin, tüm bu sorunları tek hamlede çözme imkanı sunan üretim değerlerine ve ilişkilerine sahip. Basitçe Çin, oluşturduğu bir “bulut” iletişim havuzuyla, yapay zeka yazılımlarının eğitimden geçmesini ve bilgi olarak ürün çıkarma imkanı sunuyor. “Çitleme” olmadığı için, ne akılalmaz ölçekli yatırıma ihtiyaç duyuluyor, ne de enerji tüketimi.
Böylece görülüyor ki, yeni şu anda daha çok alanda, sonra diğerinde eskinin karşısında üstünlüğünü kanıtlamıştır. Ve şimdi eskinin kalbini yerinden sökecek bir hamleye hazırlanıyor. Emperyalist kapitalist dünyanın elinden, “rezerv para” silahını almak. Çin ve yakın müttefikleri, şimdilik bu hedef için ilk adımlarını atıyorlar. Bu yüzden meselenin bu can alıcı yanını, gelişmeler ortaya çıktıkça ele almak üzere, şimdilik bir kenara bırakıyoruz. Fakat artık tahmin etmek zor değil; En esaslı çatışma bu alanda çıkacak, nihai meydan muharebesi biçimini alacak.
V
...Ve Durdurulamıyor
Bahsi geçen DEF raporu, önemli bir saptamaya, daha doğrusu bir itirafa yer veriyor: Küreselleşmenin geri döndürülemez ölçüde parçalanmaya başladığını kabulü.
Rapor, özellikle önümüzdeki iki yılın türbülanslar ve fırtınalarla geçeceğini kayıtlara geçiriyor. İki yıl! Devasa servet ve sermaye birikimine ulaşmış bir egemen sınıf, iki yıllık bir menzile sahip bir felaket beklentisine girmişse, hiçbir önemli yatırıma para bağlamaz. Bu iki yıl türbülanslı, elinde parası olan büyük voliler vurmaya odaklanacak ve her alanda manipülasyon (altından sonra sıra bakırda!) temel hareket biçimi olacak. Ekonomizmin bütün parametrelerini alt üst edeceğini kolayca tahmin edebileceğimiz gelecek birkaç yıl, acaba emperyalist dünyanın kendi 89-91'i olabilir mi? İşte “iyimser cüret”i işe koşacağımız nokta geldi çattı.
Emperyalist merkezlerin kimi hazırlığına bakıldığında, türbülasyon etkisinin ciddi bir yıkım olacağı; pek çok emperyalist tekeli ana üssüne doğru geri çekeceği, oluşan boşluğu fırtınanın dolduracağı ve sosyalist güçlerin durdurulamaz bir karakter kazanacağı anlaşılıyor.
Bugün ABD ve Avrupalı emperyalistler, benzer bir hedefle şimdiden hazırlık yapıyorlar: Kendi ülkelerinde emek gücünün değerini, bağımlı ülkelerin seviyesine doğru geriletmek. ABD kentlerini SS birlikleri misali adımlayan ICE’nin yarattığı baskı, arka planda emek gücü değerini düşürme planına denk geliyor. ABD'de iş gücünün çoğunluğunu oluşturan göçmenler, ICE baskınları altında kayıt dışı üretim alanlarına doğru kaçmaya zorlanıyor. Onlar, bu “terleme atölyeleri”ne yığılırken, genel olarak tüm ücretleri aşağı çekmiş olacaklar. Bir diğer adımda ABD, bağımlı ülkelerin on yıllarca yaptığı gibi, ticari avantaj için doların devalüe etmeye hazırlanıyor ki, bu ücret seviyesinde düşürmenin en kolay yoludur.
Benzer çabalar, Avrupalı emperyalistlerde gözleniyor. Yıllar boyu sübvanse ettikleri tarımsal üretimlerini tasfiye ediyorlar, Güney Amerika'dan gümrüksüz tarım ürünü alacaklar. Bir taşla iki kuş. Hem tarımsal nüfus kentlere doluşacak, hem daha ucuz ihtiyaç malları, daha ucuz emek gücü anlamına gelecek. Emperyalistler açıkça kendi dar pazarlarına doğru “büzüşme” yaşayacağı günlere hazırlanıyorlar. Aslında "büzüşme" terimi, toplumsal üretimin nesnel karakteri karşısında burjuva üretim ilişkilerinin konumuna işaret ediyor.
“Büzüşen” üretim ilişkileri üretici gücün bütün iplerini elinden kaçırıyor. Eski çökerken, yeniyi egemen olmaya hazırlayan esas bağlantı noktası burasıdır. Çünkü yeni durdurulamıyor, sermaye bu gerçeği kavradı. Sadece onlar değil, tüm emekçi insanlık da şurada daha açık, burada daha sezgisel, bir başka yerde daha içgüdüsel, ama aynı gerçeği kavrama yolunda ilerliyor. İşte Amerikalı gazetecinin dile getirdiği “artık imkansız diye bir şeyin kalmadığı” tarihsel kavşak, bu gerçeğin davranışı ile şekilleniyor.
İmkansızın akla geldiği zamanlar, tüm sınırların geride bırakıldığı, herkesin kendi sınıf karakterine uygun biçimde “haddini aştığı” zamanlardır. Burjuvazi Epstein dosyalarının ifşasıyla, insanlığın bütün sınırlarını çoktan yıktığını ve “haddini aştığı”nı itiraf etmekten hiç çekinmiyor. Çünkü karşılıklı sınıf dengeleri ve mücadelesi “haddini aşmak” üzerinden şekilleniyor. Aşamayan kaybediyor.
Yeni çürüyüp dağılan eskinin içinde filizlenip üstünlüğünü kabul ettirdikçe, emekçi sınıfların tasavvuru genişliyor. Devrimler bir umutsuzluk çığlığıyla değil, bir gelecek tasavvurunun, yeni bir toplumun somut biçimlerinin ufukta belirmesi ile tetikleniyor. Ne canavarlar boşlukta doğuyor, ne de o canavarların hesabını görecek olanlar...
İnsanlık ne vakit “imkansız” diye sunulanı düşünmeye başlasa, kendi sınırlarını aşıyor. Burjuva egemenliğin yalanlar, otorite, kutsallık ve konformizmle örülü ağından kurtulduklarında emekçiler, hiç akla gelmeyeni yapmaya başlıyorlar. Tepeden tırnağa silahlı bir düşmana (İran'ın molla rejimi gibi) karşı silahlı bir ayaklanmaya kalkışmak gibi... Burjuva hegemonik ağından kurtuluş, ne yalanların ifşasına ne de ne kutsallığın iki yüzlü perdesine yırtılmasına dayanıyor. Bunlar var, ama temelde üretici güçlerin bütün iplerini elinden kaçırmış ve artık gereksiz hale geldiği kanıtlanmış burjuva ilişkilerin çöküşüne dayanıyor.
Bir egemen dünya sistemi birbirine ne denli yaslanmışsa, domino tarzı misali devrilmesi, o denli hızlı olur. Şimdiki durumda, emperyalist kapitalist dünya sisteminin kendi 89-91’ini yaşaması için burada sergilenenlere ek olarak, şu iki politik koşulun bulunması gerekir. Bir; dünya düzeninin kendi sırtını dayadığı son güvenli duvarın yıkılması ya da en azından aradan çekilmesi. İki; Egemen sınıfın gelişmeler karşısındaki acziyetinin herkesçe görülüyor olması. İlk koşulu Trump yönetimindeki ABD yerine getiriyor. İkinci koşulun tüm izlerini de, o toplantılarında görebiliyoruz.
Öyleyse Marx, Engels, Lenin’den miras “iyimser cüret”i kuşanarak, bir iddiayı dile getirmekte sakınca görmüyoruz:
“Emperyalist kapitalist dünya, kendi 89-91'ine doğru hızla ilerliyor. Canavarlar zamanı değil, devrim zamanı!”
Umut Çakır