< < Küresel Kapitalist Krizde “Doktor Ne İstersen Ye Dedi” Dönemi -3-

VII

Burjuva iktisat kitaplarında yazılı olmayan basit bir kural vardır. Sadun Aren'in ifadesi ile; “Borç veren oldukça, borç alan mutlaka bulunur.” Emperyalizmin Yeni Evresinin 21. yüzyıldaki görünümü, borç sermayesi üzerinden şekillenmişti.

Elektrik santrali, yollar, limanlar gibi büyük altyapı yatırımları ve iş birlikçi sermayeyi hızla tekelci konuma yükselten sanayi yatırımlarını hedeflemişti. Yeni Evre ile birlikte bütün bağımlı ülkeler, emperyalist pazarların bir uzantısı durumuna geldiler; iç pazar bütünlüğü parçalanırken, ithalat-ihracat bu ülkelerin başlıca ekonomik faaliyeti haline geldi. Bu dönüşüm, sadece iş birlikçi tekelleri değil, tarım dahil tüm üretim alanlarını kapsamına aldı. Üretim borç sermayesi ile başlıyor, ekstra tekel kârı emperyalist mali sermayeye terk ediliyor ve giderek tüm üretim faaliyeti birikim bir yana, borçları çevirmek için aracı konumuna indirgeniyordu.

Bu sermaye döngüsünü tersine çeviren gelişme, iki kez buhran biçiminde kendini gösterdi. İlki 2008 buhranıydı ve 2011'in büyük halk ayaklanmalarına yol vermişti. 2. buhran covid döneminde yaşandı ve bu kez Güney Asya ve Afrika devrimlerle sarsıldı.

Temmuz 2022'de Sri Lanka’da devrim ayağa kalktığında, ekonomi tamamen kontrolden çıkmıştı. Oysa geçen 10 yıllarda bu ülke, emek gücünün değerini düşürmede Bangladeş’i geride bırakmıştı. Covid dış kaynak akışını kesince, Sri Lanka halkı gördü ki, neye ihtiyacı varsa dövizle alınacak cinsten ithal maldı ve tüm döviz rezervi kısa sürede tüketildi. En büyük sıkıntı, benzin ve mazottaydı, devlet kendi memurlarının maaşını ödeyemeyecek durumdaydı. Ayaklanma bu kritik eşikte patladı, çünkü bir adım ötesi milyonlar için açlıktan ölümdü.

Benzer bir covid enkazı Bangladeş’te birikmişti. Tekstil gibi emek yoğun üretimi dünyanın en ucuz iş gücü ile kurtaran ülke, devasa borç yükünün faizini ödeyemez noktaya sürüklendi. Dünyanın tüm AVM'leri geçici süreliğine kapatılınca Bangladeş'in ihtiyacını sırtlayan tekstilde kesinti yaşandı. Oysa dolap beygiri duramazdı, azıcık nefes molası bile borcun faizini ödeyemez hale getirmeye yetiyordu. Bu açıdan Bangladeş, tam ekonomik ilhakı yaşayan bağımlı ülkelerin, emperyalist pazarlardaki en ufak dalgalanmaya karşı aşırı hassas hale geldiklerinin simgesi olduğu. İşsizlik bir anda katlandı ve sonuç topyekûn ayaklanma oldu. Bir başka artçı deprem de 2025 yılı içinde farklı şiddet ve kapsamda Madagaskar ve Endonezya gibi ekonomilerde üst üste bindi.

Devrimler listesine adını yazdıran ülkelerin ortak bir özelliği var: Hepsi de tam ekonomik ilhak sürecinin en dibinde yaşıyorlar. Dünyada bir domino taşı düşmüş, sıradakileri ardı ardına devirmeye başlamıştı. Londra'daki mali sermaye baronları, Sri Lanka düştüğünde bu domino teorisini dile getirmekle kalmadılar; ilk düşen taşın Türkiye olacağına dair bahse tutuştuklarını itiraf ettiler.

Domino taşlarını deviren, önceki bölümlerde değindiğimiz “tam ekonomik ilhak paradoksu” olarak ifade edilen süreçtir. Özetle; sermayesi kıt, dolayısıyla emek gücünün ucuz olduğu ülkeler, tam ekonomik ilhak ile birlikte, üretim için gereken borç sermayesi ve borçla alınan makine ekipman ve ara malları ile ithalat ihracat rakamlarını şişirdikçe şişirdiler. Ancak üretim, çoğu emperyalist tekellerin ekstra kârlarıyla yüklü ithal girdilere dayandığı için, emek maliyetinin parasal değeri ile aynı oranda şişti. Sadece emek maliyeti değil, tüm girdi maliyetleri olağanüstü arttı. İş birlikçi tekeller sömürüyü gidebildiği son sınıra kadar zorlasalar bile, borçlandıkları maliyetlerin daha düşük olduğu başka bağımlı ülkeler bulamadılar; kaçamayan zombi şirketler bu kez gerçekten öldüler.

Tam ekonomik ilhak paradoksu, ithalata bağımlı üretimde yükselen emek ve diğer girdi maliyetleriyle olduğu kadar, bu üretimi başlatan ve dolaşıma sokan borç sermayenin tam ekonomik ilhak öncesi birikmiş sermayeyi eritmesi ve bir noktadan sonra borcun faizini karşılayamayan kârlılık noktasına düşmesi ile de yakından ilgilidir. Öyleyse burjuva iktisadın yazılı olmayan kanununa şu ek yapılmalıdır: Borç veren oldukça, alan da bulunur, faizini ödemek koşuluyla...


VIII

Türkiye tekelci kapitalizminin son çeyrek yüzyılına tam ekonomik ilhak koşulları damgasını vurmuştur. Bu süreç, aynı zamanda sanayi başta olmak üzere üretimin her kolunun borç olmadan iş kuramaz, ithal girdi ortadan üretim yapamaz hale gelmesi; sermaye birikiminin giderek artı-değer üretmeyen servet biçimine dönüşmesi ve gerçekleşen tüm dönüşümler sonucu emperyalist mali sermaye için artı-değer üretemez hale gelişinin hikayesini içerir. Sonuç, sanayi yapısının çözülüp dağılması (yurt dışına kaçış) borç zincirinin dönebilmesi için kara para deposuna dönüşmesi, emek için aşırı çalışma ve aşırı pahalı yaşam olmuştu.

Tablo-3, son çeyrek yüzyılda da krediye bağımlı hale gelişin gelişim seyridir. Eroin bağımlılığına benziyor; her borç, daha fazlası için ihtiyaç yaratıyor: Kredi oranı büyüdükçe ekonominin büyüme rakamları küçülüyor. Bu bağımlılık, üretiminin her kolunu ithal girdi olmadan iş yapamaz hale getiriyor. Belli başlı alanlarda bağımlılık oranları şöyle: Enerji: %69, CNC makine tezgâhları %80, gübre %95, otomotiv makinaları %95, tekstil makinaları %95... Bu liste uzayıp gidiyor. İmalatın toplamında ithal girdi %70'i geçiyor.

Tam ekonomik ilhakın vardığı boyutları anlayabilmek için, otomotiv üretim kolu çarpıcı bir örnektir. Bir otomobil için 6 bin parça gerekiyor. Bunların bir kısmı içeride orta ölçekli işletmelerde üretebilir cinsten basit parçalar. Ama bakın bir otomotiv sanayi patronunu nasıl yakınıyor: “Bu parçaların önemli bir kısmını içeride üretiyoruz, ihraç ediliyor ve ona şirket bir logo basıp geri gönderiyor”. Emperyalist tekel, sinekten yağ çıkarıyor. Son montaj hattına sokulan otomobil için, iş birlikçi tekel %80 ithal parçaya bağımlı olmakla kalmıyor, ithal girdi malını da içeride yan sanayiye ürettiriyor ve üzerine bir logo basmak için satın alıp, kendi ülkesinde yüksek ücretli emeğin ürünü gibi fiyatlandırarak tedarikçiye satıyor. Böylece son montajdan değil, conta, silecek gibi üretimin en basit bölümlerinden bile ekstra tekel karı elde edebiliyor. Böylece, Tablo-2’de (bkz. bir önceki makale) gördüğümüz çatallaşma anlam kazanıyor.

Bu bağımlılığın iki önemli sonucu var; ilki tekelci iş birlikçi sermayeye, diğeri ekonominin tümüne dair. İkincisinden başlayalım. Tablo-3 giderek büyüyen, büyüdükçe yetmez hale gelen kredi bağımlılığının seyri... 2018’den sonra gelişimin ayrı yolda ilerlediği kuşkusuzdur. Gelinen aşamada en asgari tahminle, kredi bağımlılığının %75'e yükseldiğini varsayabiliriz. Türkiye bu kredi için dünya mali sermayesine ortalama %8 faiz öder. Eğer üretim yıllık %6 (%8'in %75'i) büyüme gösteremezse, bu faiz ödenemiyor demektir. Bu durumda üretim için borçlanmanın ötesinde, faiz geri ödemeleri için borçlanmak kaçınılmaz olur. Mali sermaye için bu tarz bir borç, borç parayı bir cebinden çıkarıp öbürüne koymak gibidir, imkansızdır. Son 10 yılda Türkiye ekonomisi gerekli büyümeyi sağlayamadı. Bu yüzden ekonomi kara paraya boğuldu. Merkez Bankası'nın net hata noksan kalemi şiştikçe, uyuşturucu çeteleri holdingleşti. Ama bu sayede Türkiye, bir borç krizine düşmekten kurtulabildi.

İş birlikçilik konumları sarsılan tekeller için ortaya çıkan sonuç epeyce vahim: Gelinen noktada elde ettikleri kârın neredeyse tamamı borç ödemesine ayrılıyor. Son 25 yılda iş birlikçilerin konumunu sarsan, kendi birikimlerini genişletilmiş yeniden üretim sürecine döndürememeleridir. Çünkü nasıl, ne zaman, hangi ölçekte, hangi pazarlar için üretim yapılacağına karar verenler, emperyalist sermaye gruplarıdır. İthalata bağımlı üretimle dış pazarlar için çalışan iş birlikçiler, bu döngüde, ekstra tekel karının tamamını emperyalist ortaklarına terk ettiler. Peki kendilerine kalan daha az kârla ne yaptılar? Onları servete çevirdiler, artı-değer üretmeyen biçime. Bu dönüşümün ana mekanizması ise altın-mücevherat ticareti. Ama daha çok inşaat faaliyetleriydi.

Neden inşaat? Çünkü bu alana akan her sermaye, arazi rantının yükselmesi yoluyla ekonominin toplam artı değerinden payını alır. Rant başka üretim alanlarında yaratılan artı değeri ele geçirme biçimlerinden biridir. Tekeller her biri gayrimenkul ortaklığı olan inşaat şirketlerine ihtiyaç duydukları parayı verir, karşılığında inşa edilen ofis ve dairelerin ipotek kağıtlarına sahip olur. Bu ipotekler, yükselen arazi fiyatları yoluyla artı-değer paylaşımına katılma senedidir. Yine iş birlikçi tekeller, bu geniş gayrimenkul varlıklar (ipotekler) sayesinde emperyalist ekonomi için yeni krediler için teminata kavuşurlar.

Sırası gelmişken, konut, hastane, havalimanı, rezidanslar vb. üretim üzerinden “beşli çete”yi hedef tahtasına koymak moda oldu. Sanki tüm ranta onlar el koyuyor. Oysa onlar, tekelci sermaye için vazgeçilmez bir işlevi yerine getiriyorlar: Sermaye birikimini servete çevirmek ve bu serveti rant yoluyla çoğaltmak. Ama eskilerin dediği gibi, haydan gelen huya gider. Sermaye birikimine, yani genişletilmiş yeniden üretime girmeyen bu servet, bir borcun yongasıdır ve yine ancak borç ödemeleri için güvence rolü oynayabilir.

Vestel’in düştüğü durum, bunun tipik örneğidir. Avrupa, beyaz eşya, elektronik eşya üretimini neredeyse Türkiye'ye havale etmişti. Otomotivde görülen manzara, burada daha ileri ölçüde işledi. Bu ürünler için girdi malları, yüksek patent lisans haklarıyla ithal edildi ve son montaj bandına sokuldu. Çin'den sonra bu alanda ikinci konuma gelen üretimin %80'i ihraç edildi. Ama kural değişmedi. Ne kadar ihracat, o kadar ithalat (Sabancı bu duruma çok çarpıcı bir ifade kazandırdı: “Yaptığımız ihracat %85, daha fazla döviz borcumuz var” diyordu). Vestel, üretmek için sürekli daha fazla borçlanan, ihraç edebilmek için sürekli daha az karla yetinen, kazandıklarını gayrimenkulle servete çeviren bir “zombi” haline geldi.


IX

Tam ekonomik ilhakın emek açısından sonuçları, cehennemi aratmayan bir sömürüye maruz kalmak oldu. Son yıllarda yapılan araştırmalar, bazı sanayi kollarında sömürü (artı-değer) oranını %600 gibi olağanüstü bir seviyede tespit ettiler. Ve buna paralel, özellikle 2015-2024 arasında büyük tekeller ve bankalar kâr rekorları kırdılar. Hatta bu yüksek rakamlara bakıp, ekonominin hiç de kriz içinde olmadığını iddia eden Marksistler türedi. Oysa madalyonun öteki yüzü epey karanlıktı. Görülmemiş sömürü oranı ve rekor kâr seviyelerine rağmen, tekellerin neden bir anda borçlarını çeviremez duruma düştüklerini bu karanlık taraf aydınlatıyordu.

Gerçekte tekelci sermaye borçlarını ödeyemez duruma daha 2018'de girmişti (Tablo-3'te görebildiğimiz gibi, 2017-2019 arası kredi oranının 1,5 puan düşmesi bile, durumu değiştirmeye yetiyor). Ancak dinci faşist iktidar, o yıl hazineyi tekellerin yağmasını açtı ve onların borçlarını devralarak, bir süre daha zombi olarak yaşamalarını sağladı. Fakat hazine yağmasının bedeli yüksek enflasyondu. 2020-25 arası birikimli enflasyon %250'yi geçti. Öte yandan döviz kurunu bastırabilmek adına Merkez Bankası rezervleri boşaltıldı. Ve bu sayede, aynı 3 yılda döviz sadece %100 artış gösterdi. İşte bu durum, ithal malları iç pazarda piyasaya süren tekeller, muazzam kârlar elde etti. Özellikle kuru bakliyat, et, otomotiv, elektronik malzeme gibi depolanabilir mallar, durduk yerde enflasyon sayesinde pahalanırken, ithal edilirken harcanan döviz kuru, artışın çok gerisinde kaldı. Aradaki makas (%250-%100) açıldıkça, ithalatçılar %150'yi bulan karlara kavuştular. Ne var ki bu dolap, içerideki emek maliyetini yükselttiği ölçüde, toplam sanayi üretimdeki kârlılığı hızla eritti.

İçeride hem üretimin hem tüketimin ithal girdiye dayanması, enflasyon-döviz kuru arasındaki uçurumu tekellerin başında sallanan Demokles kılıcına çevirdi. Emek gücünün yeniden üretimi için gerekli ihtiyaç malları pahalandıkça, emek de pahalandı. Ama asıl büyük artış, üretimin emek dışındaki girdilerinde yaşandı. Asıl sorun da oradaydı. Sonuçta emeği bastırabilirsin, ama girdi maliyetini yönetemezsin.

Emeğin maliyeti arttığı halde, buna tezat emek daha yoğun bir geçim savaşı veriyor. Birkaç yıl önce, artık ortalama ücret haline gelen asgari ücret 200 doların altındayken, şimdi 650 dolar civarında dolaşıyor. Ancak emeğin tükettiği mallar, bundan çok daha hızlı artış gösterdi. Özellikle barınma maliyeti açık ara dünya rekoruna sahip bir artış oranında. Yani “tam ekonomik ilhak paradoksu”nun en önemli ögesi kendini gösterdi. Nominal-SAGP uçurumu kapandı. Şimdi içeride satılan pek çok mal, Londra'nın en büyük semtlerinden bile daha pahalı. Amasya'da bir daire, Miami-Malibu sahilindeki bir malikânenin fiyatına denk. Sadece emek için değil, mali sermaye için de bir kâbus senaryosu bu.

Mali sermaye tam ekonomik ilhak ilişkilerinde, birinci planda emeğin hangi ölçülerde (%600’e varsa dahi) sömürüldüğüne bakmaz. Onu ilgilendiren, iki kâr biçiminin garantiye alınmasıdır: Ekstra tekel kârı ve verilen borcun faizi. İşte yüksek sömürüye rağmen Türk tekelci kapitalizminin üretmekte zorlandığı, yer yer değişik iş kollarında artık üretemediği kâr bunlardır.

Aşırı şişen üretim maliyetleri, sanayinin toplamında karları sıfır noktasına yaklaştırdı. Aşırı ucuz emeğin aşırı sömürüsü bile bu düşüşü önleyemedi. Çünkü emek dışı girdilerin maliyet artış hızı, sömürü oranını arttırma olanaklarından daha hızlıydı. Basitleştirirsek: Eskiden 100 birim maliyetin 10 birimi emek gücü harcaması idiyse, şimdi 100 birimin 2’si emeğe gidiyor; ama bu durum da, sömürüyü eskisinin 5 katına çıkarmak bile kârı arttırmaya yetmiyor. Aslında şu an iş birlikçi konumları nedeniyle tekellerin yaşadığı açmaz, bu basit ve kafa karıştırıcı hesapta gayet açık görünüyor. Sonuçta sömürü oranı azami sınırına çekilebilse dahi, Türk tekelci sermayesi ne borçlarını azaltabiliyor ne de bu borcun faizini ödeyebiliyor. Doğallığında hafif ve taşınabilir tezgahlara sahip tekstilciler Mısır'a göç ederken, mali sermaye otomotiv üretimini daha yavaş tempoda Doğu Avrupa'ya kaydırıyor. Beyaz eşyacılar borç yükü altında eziliyor ve topluca işçi çıkarıyorlar. Yani sanayi çözülüp dağılıyor.

Önce Sri Lanka, sonra Bangladeş ve diğerleri, tam ekonomik ilhak paradoksu bağımlı ülkeleri sıraya dizmiş durumda. Büyük ayaklanmalar bizi bekliyor.

Umut Çakır

Yazı dizisinin birinci ve ikinci bölümlerini de buradan okuyabilirsiniz.

Arama